baska-yer-donna-harawayden-secme-yazilar-donna-harawayAmerikalı feminist düşünür Donna Haraway’in en önemli makalelerinden oluşan “Başka Yer” adlı derleme Davetsiz Misafir Dergisi yazarlarından Güçsal Pusar’ın çevirisiyle Metis Yayınları tarafından yayımlandı. 2005 yılında Davetsiz Misafir’de Haraway’in Türkçe’ye ilk çevirisi olarak yayımlanan “Siborg Manifestosu” çevirisinin de altında imzası bulunan Güçsal Pusar’ın beş yıllık yoğun ve özenli bir çalışma sonunda hazırladığı “Başka Yer: Donna Haraway’den Seçme Yazılar” isimli derlemede Haraway’in otuz yıllık düşünce serüvenine tanıklık etmek mümkün. Kitabın tanıtım yazısında da belirtildiği üzere bu kitapta insani olan ile insani olmayanı, organik olan ile teknolojik olanı, tarih ile miti, doğa ile kültürü beklenmedik şekillerde bir araya getiren, böylece türler arasındaki sınırları ve hijyenik mesafeleri sorunsallaştıran figürlerle karşılaşacaksınız: Siborglar, primatlar, yoldaş türler, mütevazı tanık, OnkoFare™, DişiAdam©… Bir yandan kimliklerin kısmiliğini, tarihin olumsallığını, anlatıların parçalılığını vurgulayan, diğer yandan sürekli nesnelliğin imkânlarını araştıran Haraway, her bilginin “konumlu bilgi” olduğunu hatırlatıyor. “Adalet olmadan doğa da olmaz” diyen Haraway, dünya üzerinde insan yaşamının sürebilmesinin koşullarını sorguluyor, yeni bir deneysel yaşam biçimine ihtiyacımız olduğu uyarısını yapıyor.
Derlemenin tam içeriği ise şöyle:

-sunuş: güçsal pusar

-siborg manifestosu: yirminci yüzyılın sonlarında bilim, teknoloji ve sosyalist feminizm

-konumlu bilgiler: feminizmde bilim meselesi ve kısmi perspektifin ayrıcalığı

-ucubelrin vaatleri:uygunsuz/laşmış ötekiler için bir yenilenme politikası

-düzende dönüşüm: esnek stratejiler, feminist bilim çalışmaları ve primat revizyonları

-siborglardan yoldaş türlere: teknobilimde akrabalığı yeniden şekillendirmek

-mutevazi_tanik@ikinci_binyil

-cenin: yeni dünya düzenindeki sanal spekulum

reederTürkiye’de kitap okur ve yazarlarının karşılaştığı sorunların başında dağıtım geliyor.
Özellikle büyükşehirler dışında yaşayan okurlar aradıkları kitaplara ulaşmakta büyük güçlükler yaşarken yazarlar ve çevirmenler de büyük yayınevleri ve dağıtımcıların oluşturduğu tekel karşısında eserlerini yayımlatmak ve dağıtmak için son derece düşük telif ücretlerini ve ağır sözleşme şartlarını kabul etmek zorunda bırakılıyor. Dağıtım tekelleriyle çalışmayan veya dağıtım tekellerinin yüksek komisyon ve aracılık ücretleri gibi beklentilerini karşılayamayan birçok orta ve küçük ölçekli kitabevi de son yıllarda bir bir kapanıyor. Bugünlerde Anadolu’da içinde hiçbir kitapçı bulunmayan şehir ve kasabaların sayısı her geçen gün biraz daha artmakta.
Türkiye’deki birçok yayınevi ve dağıtımcı, gerek yazar ve çevirmenlere son derece düşük telif ücretlerinin ödenmesini gerekse kitapçıların bir bir kapanmasını gerekçelendirmek için “Türkiye’de kimse okumuyor, kitap da satmıyor” ifadesini kullanırlar. Halbuki Türkiye’de kimsenin kitap okumadığı iddiası kesinlikle gerçekleri yansıtmıyor. Zannedilenin aksine yayıncılıkta büyük paralar dönüyor. Ve büyük sermaye destekli yayınevleri ve dağıtım tekellerinin oluşturduğu kartel, elde ettiği kârı paylaşmak istemediği bağımsız küçük yayınevleri ve kitapçıların varlığına tahammül edemiyor. Kısacası büyük yayınevleri ve dağıtımcılar her yeri geldiğinde kendilerini vatandaşa kültür hizmeti sunan fedakar kültür elçileri olarak tanıtırken aslında hem yazar ve çevirmenlerin emeklerini nasıl sömürdüklerini hem de para ve kâr hırsıyla bağımsız ve alternatif yayınevi ve kitapçıları ortadan kaldırmayı amaçladıklarını gizlemeye çalışıyorlar. İçinde bulunulan bu koşullar altında altında kitapların satış fiyatının yüzde 40’ı dağıtımcılara giderken, o esere hayat veren yazar ve çevirmenler yüzde 7 ila 10 arasında değişen telif ücretlerine razı olmak zorunda kalıyor.
Peki yayıncılık dünyasındaki bu haksız paylaşımı ortadan kaldırmak nasıl mümkün olabilir? Tam da bu noktada, Amerika ve Avrupa’da son birkaç yıl içinde satışları milyonlarla ifade edilen ve Türkiye’de de Ideefixe tarafından 2010′un Nisan ayı ortasında duyurusu yapılan e-kitap, yazar ve okurların uzun yıllardır yaşadığı haksızlıkları ve dağıtım sorununu çözme konusunda umut vaad ediyor. Zira e-kitap, eserlerin internet aracılığıyla satışı ve dağıtımını gerçekleştirerek okur ve yazar arasına adeta bir asalak gibi yerleşen ve daha çok kâr etmek için bir yandan yazar teliflerini düşürüp bir yandan da okuyucu için kitap maliyetlerini artıran dağıtım kartelleri ve yayıncılık tekellerini aradan çıkarıyor. Ayrıca Kindle e-kitap okuyucusu ile yalnızca kendi sitesinden satılan kitapların okunmasına izin veren ve bu konuda yeni bir tekel olmaya soyunan Amerika’daki Amazon şirketinin aksine Türkiye’de satılan e-kitap okuyucularıyla her türlü mecradan edinilen tüm e-kitaplar okunabiliyor, zaten ideefixe de bu konuda bir tekel oluşturmak gibi bir niyeti olmadığını ifade ediyor.
E-kitap sayesinde kitap maliyetleri ve dolayısıyla satış bedelleri düşeceği gibi, bugüne kadar kârlı olmadığı için büyükşehirler dışında dağıtımı yapılmayan eserlerin Türkiye’nin her yerindeki okurlarla buluşması mümkün olacak. Türkiye’deki ilk e-kitabın, kârlı olmadığı gerekçesiyle sözde kültür elçisi büyük yayın ve dağıtım tekellerinin bugüne değin hiç uğramadığı Van ilinde yaşayan bir okur tarafından satın alınmış olması hem manidar hem de umut verici.
Şüphesiz e-kitap’a geçiş kolay olmayacak. Muhafazakar ve gerici yayınevleri ve büyük sermaye destekli yayın ve dağıtım tekelleri bugüne kadar oluşturdukları tahakküm ağını muhafaza etmek için yoğun bir propaganda çalışması başlatmışlar bile. Sözde ilerici ve solcu olduğunu iddia eden birtakım yayınevlerinin başını çektiği ve Türkiye Yayıncılar Birliği’ni e-kitap projesine karşı ikna etmeye çalışan bu gerici propaganda ile başa çıkmak epey bir vakit alacak gibi gözüküyor. Ne var ki, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kitap ve yayın dünyasının yönü edebiyatın, sanat eserlerinin ve farklı fikirlerin paylaşılmasını kolaylaştıracak ve yazarlar ve okurlar arasındaki aracıları mümkün olduğunca ortadan kaldıracak teknolojilere dönmüş durumda. Bu dönüşümün farkına varmış 40′tan fazla yayınevi bugün itibariyle e-kitap projesine katılmış bulunuyor. Ama her zamanki gibi bu dönüşümü en çok arzulayanlar o hep “kitap almıyor” ve “okumuyor” diye yaftalanan Türkiye’nin dört bir köşesinden sıradan vatandaşlar. Henüz elektronik ortama uyarlanan kitapların sayısı 300ü bulmadığı halde e-kitap okuyucularına yönelik talep e-kitap sayısını katlamış durumda. Internetteki sansüre, sermayenin yayın ve dağıtım tekellerinin kitap fiyatlarını fahiş boyutlara vardıran kâr hırsına ve kendilerini cahil ve okumayan olarak damgalayan sözde ilerici ve solcu yayıncılara inat, yenilikçilikte, dünyadaki son gelişmeleri kovalamakta, bilgi ve düşünce paylaşımını hızlandıran ve kolaylaştıran teknolojileri takip etmekte öncü rolü her zaman olduğu gibi yine Türkiyeli okurlar oynuyor.
Bu arada “Başka Dünyalar Mümkün” ve “Türkiye’de İktidarı Yeniden Düşünmek” başlıklı kitaplarımızı yayımlayan Varlık Yayınları’nın da geçen hafta itibariyle e-kitap projesine dahil olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Pek yakın bir zamanda kitaplarımızı elektronik formatta edinmek ve okumak mümkün olacak.
E-kitap projesi hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek ve halihazırdaki e-kitapları görmek için www.idefix.com/ekitap/ adresi ziyaret edilebilir.

Türkiye Bilişim Derneği (TBD) Bilişim Dergisi tarafından ilki 1998 yılında düzenlenen Bilimkurgu Öykü Yarışması için başvurular başladı. Bu yıl yarışmanın konusu “kriz”.

Öyküler aracılığıyla krizlerin düşünülmesinin amaçlandığı yarışmada, yazarlar, bilimin “kötüye” kullanılmasından, doğal kaynakların ölçüsüzce tüketilmesinden, belki gelecekte insan, android, siborg ve robotlar arasındaki anlaşmazlıklardan ya da umulmadık bir anda yepyeni bir canlı türünün belirmesinden sonra çıkabilecek krizleri ele alabilecekleri gibi dilerlerse kendi kurgularına göre geliştirdikleri krizleri de yazabilecekler.

Son başvuru tarihi 17 Temmuz 2009 olan TBD Bilişim Dergisi Bilimkurgu Öykü Yarışması’nın sonuçları 2 Kasım 2009 tarihinde açıklanacak. Herkesin katılabileceği yarışmada birinci gelecek yarışmacıya dizüstü bilgisayar verilecek. Dereceye giren öyküler TBD web sitesinde, Bilişim Dergisi’nde yayınlanacak ve kitap olarak bir öykü seçkisinde yeralacak. Yarışmanın seçici kurulu Hikmet Temel Akarsu, Bülent Akkoç, Semih Gümüş, Talat S.Halman, Necdet Kesmez, Mustafa Kutlay, Mustafa Küpüşoğlu ve Buket Uzuner’den oluşuyor.

Yarışmaya ilişkin ayrıntılı bilgi ve başvuru için: www.tbd.org.tr

kitapBilgisayar oyunu denilen şey nedir, size göre? Yeni kuşak gençliğin uyuşturucusu, çocuklarımızın içine düştüğü bir para tuzağı mı? Yoksa gerçek hayatın sınırlarını aştığımız bir alan, ya da tersine kendi boşluğuna insanları sürükleyen saf vakit kaybının girdabı mı? Oyunların bizim için olan anlamı durduğumuz yere göre değişebilir; onları yaşadığımız sorunların kaynağı, ya da daha temel başka sorunların bir sonucu olarak görebiliriz, ama onları görmezden gelemeyiz.

Kapalı gişe oynayan sinema filmleri gibi, kimi oyunlar milyonlarca oyuncuya ulaşabiliyor. Dijital oyun, artık sinema gibi büyük bir kültür endüstrisi oldu. Sinema kadar olgunlaşmamış, henüz genç bir sektör; ama hem toplumsal etkisi, hem de ekonomik hacmi açısından sinemadan hiç de geri kalmıyor. Oyun sektörünün Holywood gelirlerini aştığı, sözgelimi Blizzard’ın sadece World of Warcraft’tan milyar dolarlar kazandığı bir süredir yazılıp çiziliyor. Oyun diğer medyaların yerini almaya başladı. Başkalarının bizim yerimize oynadığı bir filmi izlemektense başrolü olduğumuz bir çevrimdışı oyunu tercih edebiliyoruz. Terör olayları, aile sorunları ve bakım ürünlerinin iç içe girdiği televizyon ekranındaki boğucu karmaşada yol aramaktan vazgeçerek, bir kitlesel çevrimiçi oyunun (MMORPG) ferah, ilkel ve iyi tanımlanmış dünyasının vatandaşlığına yazılabiliyoruz. İnternetin haber kaynağı ve eğlence aracı işlevlerini televizyondan kısmen devralması gibi, dijital oyunlar da giderek zamanımızın daha büyük bir kısmını geçirdiğimiz bir medyaya dönüşmekte.

Oyunların hep birbirine benzediği çok söylense de üreticiler çeşitlidir. Bazı oyun stüdyoları yeni pazarlar kurmak için özgün ürünler yaratırken, bazıları ise varolan pazar rekabetinin sonucu olarak birçok klişe ürün çıkarır. Aynı bir ekosistem gibi, yenilikçi bir oyun (Doom) çok tutulursa onun taklitleri üretilir, böylece yeni bir oyun türü (First Person Shooter) doğmuş olur. Daha sonra bu oyun türü kendi içinde farklılaşmış alt türlere ayrılır ve evrim böylece sürer. Öte yandan, unutmamak gerekir ki bu yapı kapitalizm koşullarında gelişmektedir ve dijital oyun her şeyden önce bir metadır.
(devamı…)

disliler
Scientific American’ın bir haberine göre
Charles Babbage tarafından 150 yıl önce tasarlanan mekanik aksamlı bilgisayar Difference Engine (Fark Motoru) inşa edildi, Bilgisayar Tarihi Müzesi‘nde sevenlerini bekliyor.

Konudan ve bu bilgisayardan bahseden bir çeviri makalemiz:
Prigogine: Kaos ve Çağdaş Bilimkurgu buradadır.

joanne_russ2.jpgYazan: Joanna Russ
Çeviren: Elif Çopuroğlu

-Bilimkurgu, edebiyat mıdır?
-Evet.
-Öyleyse yerleşik edebiyat ölçütleriyle değerlendirilebilir mi?
-Hayır.

Böylesi bir iddia, yalnızca gerekçe değil, detaylı bir açıklama da gerektirir. Yazılı bilimkurgu, elbette ki, edebiyattır, oysa kendine diğer medyaları (film, tiyatro, hatta belki de resim ve heykel) seçen bilimkurgu kelimeler dünyasına uygulanandan başka ölçütlerle değerlendirilmelidir (1). Bilimkurguya edebiyat olarak ve öncelikle de nesir kurgu olarak odaklanan bu denemenin amacı, eleştirmenlerin geleneksel edebiyat eleştirisini bilimkurguya uygulamaya çalıştıklarında karşılaştıkları sınırlamaların bir kısmına işaret etmek. Özetle, son yıllarda akademinin bilimkurguyla ilgilenmeye başlaması ciddi zorlukları beraberinde getirdi. Akademik eleştirmenlerin bu türe yönelik alışıldık (ve temelsiz) bir hor görüyle kuşatılmaları bir yana, bu eleştirmenlerin ellerindeki araçlar da ne kadar bilenmiş olursa olsun, realist ya da doğalcı olan yirminci yüzyıl kurgusuyla arasındaki yüzeysel benzerliğe karşın edebiyat sanatından temelde çok farklı olan bu yapıt grubuna uygulanabilir değil.
(devamı…)

baskak1.jpgYazan: Hikmet Temel Akarsu

12 Ekim tarihinde Radikal Kitap ekinde “Başka Dünyalar Mümkün” kitabımız hakkında yazdığı aşağıdaki bu yazı için Hikmet Temel Akarsu’ya teşekkür ederiz.

Davetsiz geldiler ve uğurlamasız gittiler. Ama iz bırakmayı bildiler. Davetsiz Misafir adlı, 2000′li yılların hemen başlarında kültür ortamlarında tebaruz etmiş dergiden söz etmekteyiz. On sayı yayımlanan dergi, okurumuzun derin bir ilgisizliğiyle yüz yüze kaldıysa da bunu uzun yapmadı. Edebiyatta ve sanatta gerçekten öncü olanın, avangard olanın kaderinin böyle olduğunu bilebilecek, iyi yetişmiş gençlerdi onlar. Seçtikleri alan bilimkurgu idi. Bunun böyle olmasını doğal karşıladılar ve dergi kapanmış olmasına rağmen yollarına devam etmesini bildiler. Nasıl mı? Bilimkurgu kavramının şanına yaraşır bir tarzda, davetsizmisafir.org adresinde güncel yazılarını bulabilirsiniz.
Davetsiz Misafir tayfası, kelamı sanal ortamlara yıkarak, böylece topu taca atıp iç huzuruna erecek modellerden oluşmuyor. Malumaliniz Z Kuşağı bunlar. Zero yılından vizyona girmenin böyle bir şanı var. Söz konusu tayfa kuşağının şanına yaraşır bir iş yapmış; son derecede başarılı bir kitap çıkarmış: Başka Dünyalar Mümkün.
Kitabın adına takılıp 90′lı yıllardan itibaren dünya muhalif hareketinin sloganı olmuş bu klişeden yola çıkarak tekdüze siyasi kitaplardan bir tane daha çıktı diye düşünmeyiniz. Başka Dünyalar Mümkün dört dörtlük bir derleme. Bilimkurgu, siberpunk ve siyaset konularına odaklanmış kitap birçok yönden incelemeye, dikkatle okumaya değer, son dercede nitelikli denemelerden mürekkep.
(devamı…)

baskak1.jpgBilimkurgu edebiyatı ve düşüncesine dair eleştirel yazılardan oluşturduğumuz bu seçki ne bilimkurgunun nihai tanımını yapmak ne de bilimkurgunun bir tarihçesini çıkarmak iddiasındadır. Meselemiz, daha ziyade bugün içinde yaşadığımız dünyaya eleştirel bir gözle bakarken bilimkurgunun bize hangi kapıları araladığını, ne gibi olanaklar sunduğunu, işimize nasıl yaradığını soruşturmaktır. Bilimkurgu, en azından bilimkurgunun belli bir kolu, yaşadığımız dünya üzerinde mutlak, zorunlu ve değişmez gözüken yapıları yıkmayı ve bu yıkımın hemen ardından farklı olana, değişen, dönüşen, yeni düşünce ve eylemlere kapı aralamayı amaç edinir. Elinizde tuttuğunuz bu seçki, işte bu niyetin altını çizerek bilimkurgunun siyasi işlevinin ve felsefi yansımalarının bir analizini sunma iddiasındadır. Dolayısıyla bu kitabı hazırlayan bizler, bilimkurgunun şu an içinde yaşadığımız dünyaya dair ne söylediğinin, siyasi ufkumuzu nasıl genişletebileceğinin ve bizler için farklı ve yeni dünyalara dair hangi imkânları açabileceğinin izini sürmeye çalıştık.

Farklı olana, farklı düşünene, farklı bir dil konuşana, farklı bir inanca sahip olana, kendi özerk alanında farklılığıyla var olmaya çalışana karşı hoşgörüsüzlüğün had safhaya ulaştığı, herkesin tek devlet, tek millet, tek bayrak sloganının hükmü altında aynılığa tabi kılındığı, ırkçılığın bu denli yaygınlaştığı, Orwell’in 1984′ü gibi distopyaların ‘yadırgatıcı bir edebiyat ürünü’ olmaktan çıkıp tam da gerçekten daha gerçek olduğu bir dünyada ve ülkede, bilimkurgunun bu çoktan çevremizi kuşatmış kara ütopyayı ifşa eden bir karşı strateji, farklılıklarla bir arada yaşamaya dair tahayyüllerin geliştirildiği bir mecra ve başka dünyalar, başka Türkiyeler düşlemek için bir imkân olarak değerlendirilebileceği kanaatindeyiz. Daha çok kişinin bilimkurgudan haberdar olduğu, daha çok bilimkurgu okunduğu, izlendiği, düşlendiği, hayal güçlerinin silahlı ve paralı güçlere baskın çıktığı bir dünyada, ırkçılığın, tahakkümün ve tâbiyetin yerini barışın, kardeşliğin ve özerkliğin alması işten bile değildir. Bilimkurgu ilk olarak her gün sorgulamaksızın sürdürdüğümüz alışkanlıklarımızı, boyun eğdiğimiz kurumları, tabi olduğumuz söylemleri, burnumuzun ucunda olup da bir türlü göremediklerimizi uzaklara, bambaşka dünyalara taşıyıp görünür kılarak başlar işe. O romanların Cesur Yeni Dünya’sında, 1984 yılında yaşayan ve kitapları Fahrenheit 451 derecede yakanların aslında uzak gelecekteki yabancılar değil tam da şu anki Biz’ler olduğumuzu fark ettiğimizde varlığımızı ve yaşantımızı yadırgamaya başlarız. Bilimkurgu, uzak ve olasılık dışı dünyaların değil tam da içinde yaşadığımız dünyanın adeta bir büyüteç merceğinden yansımış halini sunar bizlere. Gözümüzün fazlaca önünde olduğu için göremediklerimizi alıp bizlerden uzaklaştırır, büyütür ve görünür kılar. Sürdürdüğümüz yaşamlarımıza, alışkanlarımıza, değerlerimize böyle bir mesafeden tekrar baktığımızda, halihazırda olanın, devam edenin, süregidenin, hiç de zorunlu tek seçenek, olması gereken tek durum, sürdürülmesi gereken tek yaşantı olmadığı ortaya çıkacaktır. Yaşadığımız dünya aslında çok boyutlu, çok yönlü, çok çeşitlidir. Sorunlarımız çok daha karmaşıktır aslında. Ama medyanın, siyasi partilerin, devletlerin filtresinden geçerek bizlere ulaşan bu çeşitlilik tekliğe, yaşantılar tekdüzeliğe, sorunlar basitliğe indirgenir. Böylesi koşullar altında, bilimkurgunun işlevi, zaten var olan ancak bastırılan bir dolu çeşitliliğin, farklılığın ve karmaşıklığın yeniden görünür olduğu ve söze döküldüğü, sorunların farklı bakış açış açılarından çok boyutlu olarak yeniden sorulduğu bir alan açmasıdır. Dolayısıyla bilimkurgu, aydınlatıcı bir bilinçlendirme veya eğitme aracından ziyade, tam da böylesi bir anlayışın karşısında konumlanan ve verilen eğitimin, öğretilen alışkanlıkların ve ezberletilen söylemlerin indirgediği, bastırdığı, susturduğu çeşitliliği ve karmaşıklığı yeniden gözler önüne seren bir yaklaşım olarak iş görür.
(devamı…)

Sonraki Sayfa »