İçindekiler / Naverok

-Şark, Ya Da Doğu ‘Ora’ Kadınlarının Evi – Evrim Alataş
-Savunma Uzmanlarının Rasyonel Dünyasında Cinsiyet ve Ölüm – Carol Cohn
-Doğu-Batı İkileminde Cinsiyete Dayalı Kimlik Politikaları – Lêlav Zorîp
-Nedir Gerçekten Anarkafeminizm?
-Önderliğin Feminizmle İmtihanı – Zozan Özgökçe
-8 Mart Üzerine Düşünceler – Emine Özkaya
-Kesintili Degil Sürekli Praksis – Serpil Odabaşı
-İki Yüzlülük Karnemizde Orospu / Û – Rû-Spî – Leyla Sara
-Herstory! – Reni Perker
-Kewgirî û dengbêj Emê Gozê – Nali Piroz
-Dişi Kaplumbağa Kuşun İlk Uçuş Denemesi – Zelal Özgökçe
-Bu Sayı Bir Lütuf Mu – R&Z
-Kutsal Melek Anne ve Hain Şeytan Orospu Arasında Bıkkın Salınım – Gülkan Ahıska
-Cinsiyetçiliğe Kardeş Geldi Ahlakçılık – Aylin Çelik
-Godot Gelmişti Şimdi Sıra Barbarlarda – Xezal N. Karaağar
-Düşünüyorum – Ulviye Mevlan
-Tarihten Bugüne Kürt Giysileri – Nevin Güngör Reşan
-Orada Bir Yerden Bahset Bana – Deniz İlgin
-Nehirdaşlar – Girê Bêmırazan
-Bu Adalet Kimin? – Lale Çuyrak
-Eril İktidarın Çatlaklarından Sızan Özgürlük – Ramazan Kaya
-Devlet Baba ve Arketip Baba – Hemail Miran
-Alçaklığın Modern Tarihi – Tarık Aygün
-Leyla Qasim – Hüseyin Kaytan
-Anarşist Öznellikler ve Modern Öznellik – Daniel Colson
-Doğal Yaşam, Başkaldırı ve Anarşi – Ednan Şur
-Arap Dev-R-eformlarının Paradoksları – Asef Bayat
-Beden, Direniş ve Sanat – Mehmet Oruç
-Yürek Lal – Burcu Ezgi Açıkgöz
-Nêrgizname – Dilek Akkuş
-Holywood’dan Paradigmanın İflasına Bir Ayna: Kimliksiz – Rawin Sterk
-Press Filmi Üzerine – Adnan Çelik
-Feminist Kitaplık

Qijika Reş dergisinin Ocak-Şubat 2011 tarihli 3.sayısında yayımlanmıştır

“İnsanlar savaşır ve kaybeder; uğruna savaştıkları şey yenilmelerine rağmen gerçekleşir, ama ortaya çıkan düşündüklerinden başka bir şeydir, başka insanlar başka bir adla onların davası için savaşmak zorunda kalır”
[William Morris]

Siyasetin, toplumsal özgürleşme vaadiyle, radikal eşitlik ufkuyla göbek bağını kopardığı ketum zamanlardayız. Siyaset, artık belli cemaatlerin veya politik grupların çıkarlarının akıllıca idare edilmesine, ekonomik olarak karlı ve toplumsal olarak kabul edilebilir dengelerin hesaplanmasına dönüşmüştür. Her derde deva liberal demokrasinin, farklı cemaatlerin çıkarları arasındaki mutabakat oyunundan, çokluk’u uyumlulaştırma rejiminden öte bir şey olmadığını bütün bir yeryüzü deneyimledi. Jacques Ranciére göre, içinde yaşadığımız çağda “ütopya adalarına yapılan kaçamak yolculuk olarak siyaset sona eriyordu. Siyaset artık gemiyi idare etmek ve dalgaya uyum sağlamak sanatıyla büyümenin doğal ve barışçıl hareketiyle özdeşleşiyordu”(1). Her türlü sosyal ve politik deneyimi söylem tarzlarına indirgeyerek, hayatın sosyo-ekonomik boyutunu askıya alan sahte bir hakikat rejimi tarafından kuşatılmış durumdayız. Liberal siyasetin sarp kıyılarında; radikal muhalifler, rekabet edilmesi gereken hasımlar olarak görülmemekte, aksine iktidar tarafından şeytanlaştırılan, yok edilmesi gereken düşmanlar olarak kodlanmaktadır. Chantal Mouffe’un haklı vurgusuyla, siyaseti ahlakileştirme, dolaysıyla siyasetten uzaklaşma riskini de beraberinde getirmektedir. “Bugün olmakta olan, siyasalın ahlaki dil dizgesinde tüketilmesidir. Başka bir deyişle, siyasal hala bir biz/onlar ayrımına bağlı; fakat biz/onlar ayrımı, siyasal kategorilerle değil, ahlaki terimlerle ifade ediliyor”(2). Kimlik ve farklılık söyleminin özgürlük politikalarının şiarı haline geldiği günümüzde, sınıf temelli radikal bir eşitlik siyasetinin yerini tekil mücadele deneyimlerinin sınırları pekiştiren politikasına bıraktığını söyleyebiliriz.
(devamı…)

İsyan ve yaşam arzusuyla yüklü tüm topraklara ve tüm direniş öznelerine merhaba…

Dünyanın farklı topraklarında iktidara, kapitalizme, savaşa, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe karşı süren direniş dalgalarının soğuk kış mevsimini ısıttığı, geleceğe yeni umut kapıları açtığı bir zamandan geçiyoruz. İngiltere’de öğrencilerin başlattığı isyan, Tunus’ta bir halk devriminin ayak seslerine dönüşen başkaldırı, Ankara Üniversitesi SBF’deki yumurtalı eylem, Kürt hareketinin ‘demokratik özerklik’ projesiyle Kürdistan’da otonomunu yaratma hamleleri, İmparatorluk’un pürüzsüz iktidarına, sürtünmesiz kapitalizme meydan okuyan hareketlerin gün geçtikçe artacağının coşkulu müjdesidir.

Qijika Reş Dergisinin, ‘örgütlü kötülük dünyası’na karşı radikal bir isyan çağrısıyla başlattığı özgürlük yürüyüşü üçüncü yokuşu da geride bırakarak devam etmektedir. Qijika Reş Dergisinin ilk iki sayısıyla neleri politik ifade alanının kıyısına ittiğini, vaat ettiklerinin ne kadarını başarabildiğini kuşkusuz ilerleyen sayılarda daha iyi göreceğiz. Her politik söylemin kendi özerk taleplerini dayattığı bir çizgide olmak yerine, farklı radikal söylem alanları arasında bir tartışma platformu olma konumumuzu ısrarla sürdürmeye devam edeceğiz. Yani Qijika Reş Dergisi, kanatlarını önyargısız dünyalar üzerinde açmaya ve her isyan mekânına uğramaya devam edecektir. Soluğumuzu güçlendiren itki, Qijikin ehlileşmeye uygun olmayan doğasından gelmektedir. Derginin siyasal tezahürlerinin yarattığı beklentiler daha nitelikli, daha ufuk açıcı bir içerikte olmasını sağlama çabamızı da kuşkusuz yoğunlaştırmaktadır. Derginin mutfağında doğrudan yer almayan, uzak kentlerde yaşayan özel dostların görünmez emekleri, derginin varoluşunda, dağıtımında, derginin sesinin ses bulmasında belirleyici bir rol oynamaktadır. Bu özel yoldaşlara yoğun emeklerinden ötürü müteşekkiriz.

Qijika Reş Dergisinin bu kapsamlı sayısında, devrim denilen çağlayana farklı toprakları dolanarak dökülen karşı-söylemleri duyulur kılmaya ve anarşist-radikal bir politikanın bu topraklardaki potansiyeli, sınırları üzerinden sözü eğip bükmeden konuşmaya, tartışmaya çalıştık. Radikal bir özgürlük politikasının yaşadığımız topraklarda karşılık bulabilmesinin imkânlarını değerlendirdiğimiz bu sayıda özellikle güncel önemini koruyan özerklik konusunda eteklerimizdeki bütün taşları döktük diyebiliriz. Otonom siyasetin tarihsel deneyimleri ışığında otonomu mümkün kılan koşulların nasıl yaratılacağı ve Ulus temelli modern egemenlik projesinin araç ve yöntemleriyle, devletsiz bir otonom politika arasındaki kaçınılmaz çatışma ve çelişkilere heybemizdeki düşler, düş(ünüşler) doğrultusunda dikkat çekmeye çalıştık. Ayrıca Kürt siyasetinde son dönemde komünalist, anarşist düşünce okumalarının tekabül ettiği siyasal algının eleştirel bir analizini yaparak bu konuda olmasını umduğumuz verimli bir tartışmayı kışkırtmaya çalıştık. Cumhuriyetin inşa sürecinde milliyetçi rüzgârdan nasibini alan bazı Türk kadın figürlerinin yeniden ürettikleri resmi feminist politikanın, Türk ve Müslüman olmayan kadınların emek ve örgütlenmelerini nasılda görünmez kılmaya çalıştığını, ayrımcı siyasetin feminizme sirayet eden tarihsel pratiklerin ve söylemlerin soykütüğünü çıkarmaya uğraştık. Kürt Vicdani Red hareketiyle başlayan vicdani red ve anti-militarizm bağlamında farklı bir pencereden bakarak, etkisiz klişelere dönüşen söz ekonomisinden tasarruf ettik. Yine dil ve kimlik hakları için yürütülen politikaların iktidarla olan pazarlık açmazlarına ve bu konuda alternatif yol ve yordamın ne olduğu konusundaki tartışmalara, muhalif söylemlere bu sayıda da sayfalarımızı açmaya devam ettik. Gelecek Mart sayısını feminist bir dosya olarak sadece kadın yoldaşların hazırlayacağını ve bu sayıda sözüne ve kalemine güvenen her kadının katkılarını ve bizimle dayanışmasını beklediğimizi belirtmek isteriz.

“Kürdistan’da Anarşist bir devrime olan inancımız ve özgürlük rüyamız bu topraklardaki bütün toplumsal mücadelelerin nihai yenilgisinde bile son bulmayacaktır. Herkesin eşit ve özgür olduğu bir geleceğe yönelik arzumuza, dünyanın sonundan başka hiçbir şey son veremez. Devrimin ‘gelecekteki şimdi’sini kurma mücadelemiz, iktidara talip tüm siyasi hareketlerden ve öznelerden bağımsız olarak devam edecektir. Ya özgürlüğü birlikte yaratacağız ya da toplumsal bedenden kopmuş ayrı politik organlar olarak kendi otonomumuzu inşa etme yolculuğumuzu birkaç düşperestin yalnız serüveni şeklinde de olsa sürdüreceğiz. Devrim, tarihin aşkın öznelerini beklemeden, Derrida’nın tanımıyla “tarihin olağan akışında, olanaksızı gerçekleştirme, mevcut düzeni programlanamaz olaylar temelinde sekteye uğratma amaçlı bir kesinti, radikal bir durak”tır. Belki de kaybettiğimizi sandığımız şey, hiç sahip olamadığımızı keşfettiğimiz anda saklıdır”.

İçindekiler / Naverok

-Komünalist Proje – Murray Bookchin
-Kürdistan’da Radikal Bir Politikanın İmkânları Üzerine – Ramazan Kaya
-Devrim – Felix Guattari
-‘Öcalan Anarşizmi’ne Anarşik Bir İtiraz – Sami Görendağ
-Demokratik Özerklik ya da Bardağın Dolu Tarafı – Gazi Bertal
-Gustav Landuer’in Komüniter Anarşizmi – Larry Gambone
-Politikayı Yeniden Tanımlarken – Işık Ergüden
-Anarşizm ve Kimlik Politikaları – Alişan Şahin
-Wêjeya Honaka Zanistî û Ûtopyaya Kurdî – Mîran Janbar
-Tohum ve Mermi – Atalay Göçer
-Sessizleştirilmiş “İsyan-ı Nisvan” – Zozan Özgökçe
-Dilin Siyaseti – Cengiz Apaydın
-Dil, Sözcük ve Eylemler – Batur Özdinç
-Düşünülmeyeni Düşünmek Üzerine Düşünmek – Eren Barış
-Bir Devletsizlik Örneği: Alevilik ve Dersim38 – Ferhat Berkpınar
-Özgürlüğün Pedagojisini Yaratmak – Zînê Damasco
-Çıplak Hayatın Sınır İhlali: Bedenin Tarihi – Sami Görendağ & Hüseyin Kaytan
-Her Amerikan Filminde Bulunan Metal Okul Dolapları – Leyla Saral & Kawa Nemir
-Gönüllü Kulluk ve “Belki”ler – Ufuk Ahıska
-Bir Vicdani Red Örneği: Molokanlar – Sidar Yumlu
-Li Ser Berzika Destavêjekî! – İsmail Yıldız
-Bir Stran Bir Ömür – F. Tekin Düz
-Requiemek Ji Bo Azad Ronakbar – Kawa Nemir
-Kahramanın Karşı Konulmaz Çekiciliği ya da İnsansız Sinema – Mehmet Şarman
-Ayrı Diller Ortak Acılar – K. Murat Güney
-Çalışmamanın Erdemi Üzerine – Birahîmê Qijik
-Güçsüz Devlet Adamları, Daha Güçsüz İnsanlar! – Gustav Landauer
-Ji Dengbêjiyê Heta Nivîskerriyê – Birahîmê Qijik
-Devrimci Paradigmada Geçiş Dönemi: Özgürleşme Olarak Siyaset – Kürşad Kızıltuğ
-Bi Epîloga Hesenê Metê Re Dîyalogek – Ömer Faruk Baran
-Pirtûkxane / Kütüphane – Qijika Reş

qijika_res_kapakBu coğrafyada anti-otoriter, heterodoks bir özgürlük politikasının patikası olmayı amaçlayan Qijika Reş Dergisi yayın hayatına başladı. Derginin duyuru yazısı şöyle:

Sınırsız ve sonsuz mavi semalarda yoldaşlık bulutuna tutunmuş, özgürlüğe kanat çırpan Qijika Reş kafilesinden herkese merhaba.

Qijika Reş dergisini doğuran en keskin sancı ertelenmiş bir randevunun durmadan yankılanan özgürlük çağrısına icabet etmekti. Qijika Reş dergisi, düşü kurulmuş, duyurusu yapılmış ancak gerek tem…bellik uykusunun tatlı cazibesi gerekse etrafımızda yaratamadığımız kolektif enerji yoksunluğu dolaysıyla gecikerek vücut bulmuş bir projedir. Kusursuz ve verimli bir toplum bahçesi yaratmaya çalışan modern iktidarın siyaset dünyasına uzak, arafta kalmış ancak özgürlük rüyası görmeye devam eden öznelerin yana yana soluyacağı bir bahçe yaratmak arzusuyla yola çıkmıştık. Temel derdimiz kusurlu, dikenli, yabanıl, ayrık otlarının buluştuğu doğal bir bahçeydi. Geçen zaman, soluğumuzun değdiği mekânlarda özgürlük türküsünü farklı notalarla okuyan bir dizi yoldaşın varlığıyla tanıştırdı bizi. Emekleme aşamasının bittiği, kervanın yolu koyulduğu zaman gelip çatmıştı artık. Kervan yolda dizilir düsturundan hareketle, amatör ruhumuzun ve sarsak politik heyecanlarımızın sindiği bir parça kusurlu bir içerikle bu ilk sayıyı çıkarmaya karar kıldık.
(devamı…)

baska-yer-donna-harawayden-secme-yazilar-donna-harawayAmerikalı feminist düşünür Donna Haraway’in en önemli makalelerinden oluşan “Başka Yer” adlı derleme Davetsiz Misafir Dergisi yazarlarından Güçsal Pusar’ın çevirisiyle Metis Yayınları tarafından yayımlandı. 2005 yılında Davetsiz Misafir’de Haraway’in Türkçe’ye ilk çevirisi olarak yayımlanan “Siborg Manifestosu” çevirisinin de altında imzası bulunan Güçsal Pusar’ın beş yıllık yoğun ve özenli bir çalışma sonunda hazırladığı “Başka Yer: Donna Haraway’den Seçme Yazılar” isimli derlemede Haraway’in otuz yıllık düşünce serüvenine tanıklık etmek mümkün. Kitabın tanıtım yazısında da belirtildiği üzere bu kitapta insani olan ile insani olmayanı, organik olan ile teknolojik olanı, tarih ile miti, doğa ile kültürü beklenmedik şekillerde bir araya getiren, böylece türler arasındaki sınırları ve hijyenik mesafeleri sorunsallaştıran figürlerle karşılaşacaksınız: Siborglar, primatlar, yoldaş türler, mütevazı tanık, OnkoFare™, DişiAdam©… Bir yandan kimliklerin kısmiliğini, tarihin olumsallığını, anlatıların parçalılığını vurgulayan, diğer yandan sürekli nesnelliğin imkânlarını araştıran Haraway, her bilginin “konumlu bilgi” olduğunu hatırlatıyor. “Adalet olmadan doğa da olmaz” diyen Haraway, dünya üzerinde insan yaşamının sürebilmesinin koşullarını sorguluyor, yeni bir deneysel yaşam biçimine ihtiyacımız olduğu uyarısını yapıyor.
Derlemenin tam içeriği ise şöyle:

-sunuş: güçsal pusar

-siborg manifestosu: yirminci yüzyılın sonlarında bilim, teknoloji ve sosyalist feminizm

-konumlu bilgiler: feminizmde bilim meselesi ve kısmi perspektifin ayrıcalığı

-ucubelrin vaatleri:uygunsuz/laşmış ötekiler için bir yenilenme politikası

-düzende dönüşüm: esnek stratejiler, feminist bilim çalışmaları ve primat revizyonları

-siborglardan yoldaş türlere: teknobilimde akrabalığı yeniden şekillendirmek

-mutevazi_tanik@ikinci_binyil

-cenin: yeni dünya düzenindeki sanal spekulum

tekel_genel_grev_direnisAnti-otoriter haber, yorum ve tartışma portalı InternationalAforum sitesinden…

Hükümetle Türk-iş arasında yapılan görüşmelerin sonucu gösterdi ki, sermaye sınıfı kendi çıkarlarını korumak için yüzbinlerce insanı işsiz ve aç bırakmakta hiçbir tereddütte bulunmuyor. 50 gündür ülkenin dört bir yanından gelip kış koşullarında sokaklarda kalan TEKEL işçilerinin kararlı direnişi bile sermayenin kendi sırtının sağlam olduğunu düşünmesine herhangi bir etkide bulunmamış görünüyor. Sermaye ve patronlar hayatın her alanına nüfuz edecek kadar örgütlü ya bizler…? Bu hayatı emekleriyle ve alınterleriyle ellerinde tutanlar biz sıradan insanlarken, bir avuç imtiyazlı azınlık hayatın asıl yaratıcılarıymış gibi davranmaktan çekinmiyor, alışılageldik örgütsüz, tüm iş kollarına ve hayatın her alanına yayılmayan direnişler karşısında da geri adım atmak şöyle dursun, tehdit ediyor ve polisin eliyle devlet terörünü hayata geçiriyor. Şimdiden sermayenin hükümet sözcüsü Erdoğan, TEKEL işçilerini kriminalize etmeye ve tehditler savurmaya başladı bile. TEKEL işçilerinin kararlı mücadelesi sürdüğü ölçüde önümüzdeki günler TEKEL direnişinin ilk günlerinde yaşanan polis terörünün yarattığı travmalara gebedir. Hükümetin sözcülüğünde sermaye bu tehditlerini 3 milyon işsizi adres göstererek ezilen ve sömürülen kesimleri birbirine düşürmeye çalışmakta ve sermayeyi sorgulanamaz kılarak bir ilüzyon politikası uygulayıp sürdürmektedir.

Sermaye sistemi polis ve zor yoluyla tehdit ve baskısını arttırırken, tıpkı tüm yeryüzünde olduğu gibi ülkenin dört bir yanında da direniş çığlıkları bir bir yükselmeye devam etmektedir. Ezilen sınıfların yerel mücadeleleri genelleşen direnişlere dönüşmeye meyletmeye başlamıştır. TEKEL’den Marmaray işçilerine, Çemen Tekstil’den Metal işçilerine, Sağlık çalışanlarından demiryolu çalışanlarına, belediye çalışanlarından neredeyse tüm iş kollarına küçük ölçekli direnişler halen sermaye sisteminin nihai yıkımı için birikmeye ve genelleşmeye devam etmektedir. Çalışan sınıfın direnişlerinin yanı sıra birçok sosyal hareket kapitalist sistemin sömürü çarkına karşı direnişlerini sürdürmektedir.

Karadeniz ve Anadolu’nun birçok bölgesi yapılmak istenen baraj, termik, HES (Hidro-elektrik Santraller), nükleer santrallere karşı kaynamaya başlamış ve bir fırtına gibi patlamaya hazır bulunmaktadır. Ezilenler doğayı ve insan sağlığını tehdit eden teknolojilerin farkına varmakta ve yerel ölçekte direnişler sergilemektedir.

Kürt illerinde süregiden devlet terörü 2009′un son aylarından bu yana trajik bir hal alarak hapishanelerin siyasi mahkumlarla dolup taşmasına neden olmuş, polis ve devlet terörü kronikleşmeye başlamıştır. Hiçbir suçu olmayan yüzlerce çocuk sadece Kürt oldukları için hapishanelere kapatılmaktadır. Cezaevlerindeki baskılar artmakta, birçok cezaevinde kazanılmş haklar da bir bir geri alınmaktadır. Devrimci kişi veya gruplar sürekli soruşturma, gözaltı ve tutuklama terörüne maruz bırakılmakta, polis işkence ve infazlarına devam etmektedir.
(devamı…)

anarsi_kurdBirikim Dergisi’nin Ekim 2009 sayısında yayımlanmıştır

“Evsizlik dünyanın kaderi olmaya doğru gidiyor”
[Martin Heidegger]

Erken öten galya horozuyduk, anti-sömürgeci direnişin kurtuluşu ve özgürlüğü vaat ettiği bir şafakta. Devletlû olma duygusunu doyasıya hiçbir zaman yaşayamamış bir halkın gövdesinden kopmuş birkaç “delinin” otoritenin kuyusuna, devletsiz bir dünyadan yana taşlar atması anlaşılır gibi değildi doğrusu. Kâh Kürtlerin kafası bulanmış haylaz çocukları olarak geçiştirildik, kâh devrimin ilk olarak yiyeceği “lanetli” çocuklar olarak damgalandık, kimi zamanda yerel otoritelerin siyasal öfkesini kabartan “vatan hainleri” olarak susturulmaya çalışıldık. Ya politik koroya dâhil olacaktık, ya da sesi kıstırılmış marjinaller olarak toplumun tenha kıyılarında yaşamaya razı olacaktık. Nede olsa devrime giden yolda, saf dışı kalanların kaderi devrimin postalı altında kalmaktan geçiyordu. Üçüncü bir taraf olmak, sömürgeci güçlerin oyununa gelmekti! Her politik eğilime devrim sonrası kurtarılmış o “özgür ülke”de yer vardı ancak. Oysa bizim için sorun tam da verili politik hedefler ve araçların o meşum özgürlüğü herkes için sağlayamayacağı iddiasıydı. Tüm eşitsizlik ve baskı türlerinin üstünü örten ulus denilen “hayali cemaat”in ağır paltosu altında soluksuz kalmıştık. Tikel yalnızlığımızı dillendirecek bir ses, toplum denilen tahakkümcü birlikteliğin ruhumuzda açtığı yara bereleri saracağımız bir koyak arıyorduk. ‘Kara’ bahtımıza, karamsar ruhumuza, kara düşlerimize zaten aşina, karamı kara Anarşizm çıkmıştı. Peki, biz anarşizmin özgür çağlayanına hangi suları, hangi sarp yolları dolanarak varmıştık? Aydınlanma çağının mesihvari kurtuluş ilkeleriyle beslenmiş siyasal geleneklerin zembereğinden fışkırmış Marksist Solun dizi dibinde büyümüş çocuklardık. Kabul görmemiz gereken hatta dayatılan politik menzil belliydi: “Ya toptan kurtulacaktık ya da toptan yok olacaktık”. Sömürgeci iktidarlarca kuşatılmış bir coğrafyada, bütün toplumsal ve bireysel eşitsizliklerin bir tek müsebbibi vardı: sömürgeci devletler. “Devrim” denilen heyula Kürdistan dağlarının üzerinde dolaşıyordu bu kez, kahramanların ve ütopyaların öldüğünün muştulandığı bir çağda. Özgürlük rüyamız “kimliğin” renklerine boyanmıştı artık. “Biz” ile “Onların” kesişmeyen noktaları üzerine inşa edilmiş bir politik tahayyülün militanları olmalıydık. Dehşetin dokunulabilir olduğu, dile getirilemez acıların devlet karanlığına gömüldüğü o “yitik ülke”de kimliksiz ve mülkiyetsiz çocukların düşlerine “tarih meleği” olmak, kartopunun kısa sürede bir çığa dönüşmesini beraberinde getirmişti. Bir tarihimiz ve sınırları çizilmiş bir vatanımız yoktu görünürde. Oysa geçmiş zamanı adlandırmak, hükme bağlamak gerekiyordu şimdiki zamanı diriltmek için.
(devamı…)

Türkiye’de iktidarın kuruluş ve işleyiş dinamiklerini yeniden düşünmeyi öneren bu kitap, sosyal bilimler alanında düşünce üreten akademisyenlerin, doktora ve yüksek lisans öğrencilerinin kolektif çabasıyla hazırlanmıştır. Amacımız, Türkiye’de bugüne kadar hep dolaylı olarak incelenen ama kendisi tek başına tam olarak sorunsallaştırılmayan iktidarı sorunsallaştırmak, iktidarın işleyiş biçimlerini analiz edip görünür kılmaya çalışmaktır. Bunu yaparken, iktidarı sadece merkezi devlet yapısı ve bürokrasisi olarak değil, gündelik hayatlara yayılmış türlü söylem ve eylemlerde karşımıza çıkan dağınık ve karmaşık bir ilişkiler ağı olarak değerlendiriyoruz. Böylece, sadece devletle karşı karşıya geldiğimiz zamanlarda değil, kendi aramızda kurduğumuz gündelik ilişkilerimizde de kendisini yeniden üreten ırkçılık, ayrımcılık, cinsiyetçilik, militarizm gibi tahakküm ilişkilerini ifşa etmeyi ve bu tahakküm ilişkilerine karşı daha keskin bir muhalefeti nasıl örebileceğimizi el birliğiyle düşünmeyi amaçlıyoruz.

Genel olarak Türkiye’de iktidar meselesine, özel olarak da 1980 sonrası dönemde yaşanan siyasal ve toplumsal dönüşümlere odaklanan makalelerden oluşan böylesi bir kitabı hazırlama düşüncesinin bir diğer gerekçesi de Türkiye’nin akademik ve entelektüel çevrelerinde sıklıkla karşımıza çıkan bir tıkanmışlık ve kendi kendini tekrardan öteye gitmeyen bir tutuculuk karşısında duyduğumuz tepki. Türkiye’deki akademik ve entelektüel çevrelerin en başta gelen sorunlarından biri, kalıplaşmış anlayışları yerinden eden radikal görüşleri ve yeni düşünce akımlarını, bir açılım ve dönüşümün kaynağı olarak görmek yerine, çoğunlukla, kendi küçük iktidar alanlarını tehdit eden tehlikeli oluşumlar olarak algılamaları. Elinizde tuttuğunuz kitap, işte tam da bu noktada, bir yandan genel olarak Türkiye’de iktidarın işleyiş mekanizmalarını sorgularken bir yandan da kendi özel konumlarını sarsacağı gerekçesiyle yeni düşünce ve eleştirilere kendisini kapatmış muhafazakâr bir akademik ve entelektüel zümrenin iktidarının altını oymayı amaçlamakta.

Kitapta karşınıza çıkacak makaleler boyunca Türkiye’nin sosyoloji, siyaset bilimi ve tarih alanında önde gelen akademisyenlerinin görüşlerinin esaslı ve kapsamlı eleştirileri ile karşılaşacaksınız. Kısacası niyetimiz, Türkiye’de iktidar meselesini yeniden düşünmeyi öneren makaleler içeren bu eserin ortaya koyduğu fikirler ile bir yandan da akademik iktidar odaklarını kendilerini dönüştürmeye zorlamaktır. Şüphesiz, Türkiye’deki akademik ve entelektüel hayatın zenginleşmesi ve çeşitlenmesi bu ve bunun gibi müdahalelerle mümkün olacaktır.

Kitabımızın bir diğer özelliği, başta da belirttiğim gibi kolektif bir çalışmanın ürünü olmasıdır. Her biri kendi alanlarında yoğun düşünsel emek sarf etmiş araştırmacıların makalelerinden oluşan bu kitap, zaman zaman birbiriyle çatışan farklı görüşleri, hocalar ve öğrenciler arasında herhangi bir akademik hiyerarşi gözetmeksizin bir araya getirmektedir. Bu makaleleri aynı kitap içerisinde buluşturan ortak etmen ise her bir makalenin, konusu ister edebiyat ister sivil toplum isterse hukuk olsun, Türkiye’de iktidarın işleyişine dair yeni sorular ortaya atması ve ilgili konuya dair kapsamlı bir araştırmanın sonucunda kaleme alınmış olmasıdır. Kitabımızda makaleleri yer alan yazarları buluşturan bir diğer ortak nokta da her birinin yeni düşünce akımlarına açık olmaları ve özellikle 1980’lerden sonra dünya akademisinde daha geniş biçimde kabul görmeye başlayan post-yapısalcı yeni analiz araçlarını ve eleştirel perspektifleri ilk defa Türkiye özelinde tartışmaya açmalarıdır. Sadece içerik açısından değil aynı zamanda hem hazırlanış süreci hem de tekil bir anlatıyı dayatmaktan ziyade incelenen konuların karmaşıklığını ortaya koyan çoğul ve çekişmeli bir tartışmayı yansıtmayı tercih etmesi itibariyle de bu kitabın post-yapısalcı eleştiriden beslenmiş olduğunu söyleyebiliriz. Bu anlamda, hem içeriksel hem de biçimsel olarak bu çalışma, içinde yaşadığımız zaman ve mekânın karmaşıklığını ve kapsamını ortaya koyabilmek için ortaklığı ve işbirliğini bir yöntem olarak benimseyen kolektif çalışmanın öneminin altını bir kez daha çizmektedir.
(devamı…)

Sonraki Sayfa »