Per 22 Eki 2009
Toplum ve Kuram Dergisinin İkinci Sayısı Çıktı!
Yazan: K. Murat Güney | Kategori: Duyuru , Kürt Sorunu , Siyasi - Türkiye1 Yorum
Türkiye’de sosyal bilimler alanında yapılan çalışmalarda Kürtlerin ve Kürt Meselesi’nin hakkaniyetle yer almamasına bir tepki olarak yayın hayatına başlayan Toplum ve Kuram dergisinin ikinci sayısı çıktı.
Toplum ve Kuram dergisi Kürt gerçekliğine ilişkin resmi devlet söyleminin akademide yaratmış olduğu çeperin dışında durma gayretiyle, Kürt çalışmalarına alternatif bir tartışma zemini yaratmayı hedefliyor. Bu motivasyonla yola çıkan Toplum ve Kuram dergisi Kürt toplumu hakkında araştırma ve çalışmalar yapan sosyal bilimcileri de bu zeminde bir araya getirmeyi amaçlıyor. Sosyal bilimler dergisi Toplum ve Kuram’ın bu sayısının dosya başlığı: Taşları Yerinden Oynatanlar: Kürt Çocukları ve Siyaset.
Derginin giriş yazısında dosya konusuna dair şu ifadelere yer verilmekte: “Özellikle 12 Eylül darbesinin ardından artan bir biçimde ‘iç düşman’, ‘dış düşman’, ‘bölücü’, ‘hain’ gibi değişkenler üzerinden milli güvenlik hedeflerine göre düzenlenen Türkiye devleti bu değişkenler doğrultusunda işleyen güvenlik söylemine içkin bir meşruiyet mantığını izlemekte. Güvenlik devleti merkezli egemenlik pratiklerine dayanan bu meşruiyet mantığı, Weber’in ‘meşru şiddet tekelini elinde tutan kurum’ şeklindeki devlet tanımından taşarak gayri meşru devlet sınırlarına dayanmakta. Güvenlik devletinin değişmeyen ‘iç düşman’ değişkeni olarak Kürtlerin durmadan çarpıp durdukları bu sınırlarda şimdilerde Kürt çocukları dolaşmakta. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 2006 baharındaki ‘kadınlar ve çocuklar dâhil’ buyruğunun ardından Türkiye’de çocukluk yaşı değişirken (!) halihazırda, yüzlercesine binlerce yıl hapis cezası verilen ve bedenleri askeri roketle parçalanan Kürt çocuklarının öfkesinin izini sürdüğümüz günlerden geçiyoruz. Devletin şiddete matuf meşruiyet algısının Kürt çocuklarının siyaseti ile çakıştığı bu izlekte ikinci sayımızın dosya başlığını: Taşları Yerinden Oynatanlar: Kürt Çocukları ve Siyaset olarak belirledik.”
İkinci sayıda yer alan çalışmaların başlıkları şunlar:
-Dâra Elhüseyni: Cezaevi: Değişen ve Görünmeyen Yüzler
-Haydar Darıcı: Şiddet ve Özgürlük: Kürt Çocuklarının Siyaseti
-Delal Aydın: “Tinercilerin” Bir Korku Nesnesi Olarak Temsili
-Rapor: İHD 2008 Yılı Kanunla İhtilafa Düşen Çocuklar Raporu
-Ruşen Mahmutoğlu: Yasama, Yürütme, Yargı Kıskacında Taş Atan Çocuklar
-K.Murat Güney: TESEV’in Zorunlu Göç Araştırması’nın Söylemedikleri ve Kürt Sorununda Çözüme Dair Liberal Projenin Açmazları
-Harun Ercan: Şeş û Yek: Kürt Meselesi, Gülen Cemaati ve Bir Karşı-Propaganda Girişimi Olarak “Tek Türkiye” Dizisi
-Zeki Gürür: Polîtîkayên Dewleta Tirk Ya Çandkujî û Zimankujiya Kurd û Dengbêjî
-Namık Kemal Dinç: Kadim Anavatandan Bir İnkar Coğrafyasına KÜRDİSTAN
-Ayhan Işık: Sözlü Tarih ve Kürtlerde Sözlü Tarih Çalışma Örnekleri
-Welat Zeydanlıoğlu: Beyaz Türk’ün Yükü: Oryantalizm, Kemalizm ve Türkiye’de Kürtler
-Joost Jongerden: Yer Siyaseti: Türkiye Kürdistanı’nda Devlet ve Toplumun Mekânsal Düzenlenişi
-Handan Çağlayan ile Söyleşi: Politik Katılım-Özgürleşme Geriliminde Kürt Kadınları
-Belge: DDKO Dava Dosyası
-Kitap Eleştirileri: Yeni-Sömürgecilik Tekniklerinin Göç Olgusu Üzerinden İzini Sürmek – “Dağ Çiçekleri”ni Vatandaş Yapmak!
Direnişin ve muhalifliğin anlamı ve pratikleri, Türkiye’nin tarihsel döngüsü içinde bugün konumlandırılmak istendiğinde, herhalde ilk bakılması gereken Kürt hareketi ve bu hareketin gelişimidir. Kürt hareketini anlamak için ise en başta Kürtlüğün ve Kürt olanın nasıl tanımlandığına dair süregiden tartışmaya bakmak, bu tanıma dair gerek hareketin gerekse devletin ortaklaşan veya çatışan yaklaşımlarını incelemek gerekiyor.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) yedi senedir Türkiye meclisindeki çoğunluğu elinde bulundurması; cumhurbaşkanlığından milli eğitime, emniyetten merkez bankasına, belediyelerden medya kuruluşlarına kadar birçok farklı yapı içinde etkin biçimde örgütlenmesi; ve son yıllarda gerçekleşen hemen tüm seçimlerde oldukça yüksek oy oranlarına ulaşması, birçoklarının Türkiye’de siyasi iktidarın biçiminin ve işleyişinin bu defa artık geri döndürülemez bir biçimde değiştiğinden dem vurmasına neden oldu. Cumhuriyetin başından beri süregiden “halk için halka rağmen” anlayışının tepeden inmeci siyasi yaklaşımı, yerini “halk için halkla birlikte” anlayışından hareket eden, merkezden değil yerelden yönetme kaygısı taşıyan, iktidarın hedefi olan farklı nüfus gruplarının sağlık, eğitim, maddi ve gündelik farklı ihtiyaçlarına yönelik özel politikalar üreten bir yaklaşıma bırakıyordu. Böylece merkezde, yani Ankara’da tasarlanan, düzenlenen, yasalaşan bir idealin, bir normun, bir kuralın yurt sathına empoze edilmeye çalışılması biçiminde işleyen eski disipline edici iktidar mekanizmasının yanında idealin, normun, kuralın ne olduğunu halkın ihtiyaç ve beklentilerinden yola çıkarak tespit eden daha yaygın ve karmaşık bir iktidar ağı da oluşmaya başlıyordu. Eski iktidar, yasalaştırdığı kuralı, içini boş ve sıfırdan yazılabilir varsaydığı zihinlere ve coğrafyalara dayatmaya çalışırken, yeni iktidar, hitap ettiği halk topluluklarının geçmişten getirdikleri anlayışlarını, zihniyet farklılaşmalarını, yerel sorunlarını tüm karmaşıklıklarıyla beraber göz önünde bulunduruyor, verili tarihsel-toplumsal koşullara göre siyaset üretiyordu.
Türkiye’de iktidarın kuruluş ve işleyiş dinamiklerini yeniden düşünmeyi öneren bu kitap, sosyal bilimler alanında düşünce üreten akademisyenlerin, doktora ve yüksek lisans öğrencilerinin kolektif çabasıyla hazırlanmıştır. Amacımız, Türkiye’de bugüne kadar hep dolaylı olarak incelenen ama kendisi tek başına tam olarak sorunsallaştırılmayan iktidarı sorunsallaştırmak, iktidarın işleyiş biçimlerini analiz edip görünür kılmaya çalışmaktır. Bunu yaparken, iktidarı sadece merkezi devlet yapısı ve bürokrasisi olarak değil, gündelik hayatlara yayılmış türlü söylem ve eylemlerde karşımıza çıkan dağınık ve karmaşık bir ilişkiler ağı olarak değerlendiriyoruz. Böylece, sadece devletle karşı karşıya geldiğimiz zamanlarda değil, kendi aramızda kurduğumuz gündelik ilişkilerimizde de kendisini yeniden üreten ırkçılık, ayrımcılık, cinsiyetçilik, militarizm gibi tahakküm ilişkilerini ifşa etmeyi ve bu tahakküm ilişkilerine karşı daha keskin bir muhalefeti nasıl örebileceğimizi el birliğiyle düşünmeyi amaçlıyoruz.
Kitabımız “Türkiye’de İktidarı Yeniden Düşünmek” Varlık Yayınları’ndan çıktı !
Gün geçmiyor ki, devletin eski bir mensubu, eski bir polisi, eski bir bakanı, itiraflarıyla gündemi sarssın, devletin iç yüzünü bir kez daha ortaya döksün. Daha geçenlerde dönemin İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı Adnan Erkmen’den işitiyoruz ki, 1996’daki Güçlükonak katliamını PKK değil, devlet gerçekleştirmiş. 13 yıl boyunca nedense gıkı çıkmayan vicdanının artık bu yükü kaldıramadığını söyleyen eski bakan Adnan Ekmen, Ergenekon davasının Fırat’ın ötesine geçmesi gerektiğini söylüyor ve PKK’nin ilan ettiği ateşkes sürerken Güçlükonak’ta 11 köylünün kurşunlanıp yakılmasının PKK’nin değil JİTEM’in işi olduğunu itiraf ediyor. Katliamda yakılanların kimliklerinin askerden çıktığını açıklayan Ekmen, “Araştırınca arkasından devlet çıktı. Tanıklar korkunca, biz de üzerine gidemedik. Ergenekon Savcısı’na anlatırım” diyor. Tam da aynı günlerde bu sefer eski Turizm ve Tanıtma Bakanı Orhan Birgit, 1955 yılının 6-7 Eylül günlerinde İstanbul’daki Rum azınlığa yönelik linç olaylarının fitilini ateşleyen süreçte olayların organizatörü olduğunu itiraf ediyor. Birgit, Mustafa Kemal’in Selanik’teki evine yönelik bombalı saldırının ise MİT tarafından gerçekleştirildiğini söylüyor.
Kürtler evrensel bir hakikate yaslanmadan da meydan okumanın mümkün olduğunu keşfedecek bir tarihsel uğraktan geçiyor. Temsil ettiği veya ettirildiği bütün politik referans noktalarının ve hareketin bileşimlerinin iktidara hızla eklemlendiği bir konjonktürde yeni bir siyasal eksene ihtiyaç duyulduğu her Kürt için artık aşikâr. Tarih kimileri adına bir siyasal yanlışlar toplamıdır ne de olsa. Geçmişin ve örgütlenme biçiminin köklü bir sorgulanışından doğacak alternatif bir radikal politik ufka yelken açmanın toplumsal zemini şimdilik mevcut. İktidara yöneliş her şeye rağmen iktidar dışında kalmayı doğuruyorsa, umutsuzluğun girdabından tekil özgürlükler ırmaklarına küçük kulaçlar atmanın tam zamanıdır. Türkiye tarihinin en politikleşmiş siyasal öznesi olan bir halkın içkin anarşik coşkusuyla bu yorgun topraklarda özgürlüğün ve devrimin kara bayrağına dönüşmesi “aleyhistanda güçlü bir lehçe” yaratabilir. Örgüt ve partilerin katı hiyerarşik atmosferinde hiçleşmiş militan benliklerin ertelenmiş sosyallikleriyle buluşarak, devrim ilişkilerini gündelik hayatlarının hücrelerine yedirerek oluşturacakları bir siyasal kalkışmadan anlamlı sonuçlar beklemek kuvvetle muhtemel. Feodal ilişki ağının hükümranlarından kurtulmadan Marksist önder ve öncü kadroların mutlak otoritesini içselleştirmek zorunda kalmak, özgürleşme mücadelesine kalkışan Kürt bireyinin yaşadığı en büyük talihsizlikti belki de. “Efendiler kültü”nün, çağdaş tiranlıkların hiç eksik olmadığı bir tarihsel mirası devralmak bütün kaçış çizgilerinin daha baştan kaybedildiği bir direnişe gönüllü mağlup olarak razı olmak demekti. Her türlü stratejik ve taktik politikanın önceden belirlendiği, anlam ve yaratıcılık potansiyellerinin dondurulduğu, iktidarın dil ve davranış kodlarının örgüt disiplini adı altında yeniden üretildiği bir politik iklimden çıkmış bezgin ve savruk kimliklerin, özgür öznelere dönüşmesi elbette kolay değil. Ancak yaşanan deneyimlerin neyin istenmediği konusunda kalıcı -yaşanan- bir bellek ve bilinç yaratmış olması potansiyel bir kazanım olarak görülebilir. Kürt siyasal hareketinin içinde debelendiği bütün açmazlara karşın, hareketin yıllarca temsil ettiği sosyalist seküler kültürün daha özgürlükçü temellerde yeniden inşa edilmesi ve dönüştürülmesi tahmin edildiği kadar zor gözükmemekte. Politik söylemin “demokratik cumhuriyet veya demokratik konfederalizm” gibi argümanlarla iyice bulanıklaştırılması, hoşnutsuzlukların veya ikircikli ruh hallerinin gittikçe siyasal bir şizofreniye dönüşmesi kendi mecrasında dipten gelen özgürlükçü ve anti-otoriter akıntılar yaratmaya gebe. Ulusal Sorun ekseninden uzaklaşarak, tekil ve ötelenmiş sorunların analizine dayalı taleplerin dillendirilmesi ve çoğaltılması tarihi öneme sahip sonuçları da beraberinde getirecektir. Devletsiz, sınıfsız, cinsiyetçi ataerkil kültür kalıntılarının eritildiği, ekolojik yaşamla dengeli bir siyasal organizma her muhalif Kürdün yaşattığı bir ütopya olmasına karşın, toplumsal ve bireysel karşıtlıkların örgüt ve parti pratikleri aracılığıyla totalleştirilmesi, farklı inisiyatif ve temsiliyetlerin bastırılması – ötekileştirilmesi yaşanan krizin ana temelini oluşturmakta.
Yunanistan’daki isyana katılan Türkiyeli bir anarşistin notlarıdır…