Per 4 Şub 2010
Genel Grev, Genel Direniş! 4 Şubat’ta Hayat Duracak… Sokakta Akacak!
Yazan: K. Murat Güney | Kategori: Anarşi , Duyuru , Kürt Sorunu , Siyasi - TürkiyeYorum yapılmamış
Anti-otoriter haber, yorum ve tartışma portalı InternationalAforum sitesinden…
Hükümetle Türk-iş arasında yapılan görüşmelerin sonucu gösterdi ki, sermaye sınıfı kendi çıkarlarını korumak için yüzbinlerce insanı işsiz ve aç bırakmakta hiçbir tereddütte bulunmuyor. 50 gündür ülkenin dört bir yanından gelip kış koşullarında sokaklarda kalan TEKEL işçilerinin kararlı direnişi bile sermayenin kendi sırtının sağlam olduğunu düşünmesine herhangi bir etkide bulunmamış görünüyor. Sermaye ve patronlar hayatın her alanına nüfuz edecek kadar örgütlü ya bizler…? Bu hayatı emekleriyle ve alınterleriyle ellerinde tutanlar biz sıradan insanlarken, bir avuç imtiyazlı azınlık hayatın asıl yaratıcılarıymış gibi davranmaktan çekinmiyor, alışılageldik örgütsüz, tüm iş kollarına ve hayatın her alanına yayılmayan direnişler karşısında da geri adım atmak şöyle dursun, tehdit ediyor ve polisin eliyle devlet terörünü hayata geçiriyor. Şimdiden sermayenin hükümet sözcüsü Erdoğan, TEKEL işçilerini kriminalize etmeye ve tehditler savurmaya başladı bile. TEKEL işçilerinin kararlı mücadelesi sürdüğü ölçüde önümüzdeki günler TEKEL direnişinin ilk günlerinde yaşanan polis terörünün yarattığı travmalara gebedir. Hükümetin sözcülüğünde sermaye bu tehditlerini 3 milyon işsizi adres göstererek ezilen ve sömürülen kesimleri birbirine düşürmeye çalışmakta ve sermayeyi sorgulanamaz kılarak bir ilüzyon politikası uygulayıp sürdürmektedir.
Sermaye sistemi polis ve zor yoluyla tehdit ve baskısını arttırırken, tıpkı tüm yeryüzünde olduğu gibi ülkenin dört bir yanında da direniş çığlıkları bir bir yükselmeye devam etmektedir. Ezilen sınıfların yerel mücadeleleri genelleşen direnişlere dönüşmeye meyletmeye başlamıştır. TEKEL’den Marmaray işçilerine, Çemen Tekstil’den Metal işçilerine, Sağlık çalışanlarından demiryolu çalışanlarına, belediye çalışanlarından neredeyse tüm iş kollarına küçük ölçekli direnişler halen sermaye sisteminin nihai yıkımı için birikmeye ve genelleşmeye devam etmektedir. Çalışan sınıfın direnişlerinin yanı sıra birçok sosyal hareket kapitalist sistemin sömürü çarkına karşı direnişlerini sürdürmektedir.
Karadeniz ve Anadolu’nun birçok bölgesi yapılmak istenen baraj, termik, HES (Hidro-elektrik Santraller), nükleer santrallere karşı kaynamaya başlamış ve bir fırtına gibi patlamaya hazır bulunmaktadır. Ezilenler doğayı ve insan sağlığını tehdit eden teknolojilerin farkına varmakta ve yerel ölçekte direnişler sergilemektedir.
Kürt illerinde süregiden devlet terörü 2009′un son aylarından bu yana trajik bir hal alarak hapishanelerin siyasi mahkumlarla dolup taşmasına neden olmuş, polis ve devlet terörü kronikleşmeye başlamıştır. Hiçbir suçu olmayan yüzlerce çocuk sadece Kürt oldukları için hapishanelere kapatılmaktadır. Cezaevlerindeki baskılar artmakta, birçok cezaevinde kazanılmş haklar da bir bir geri alınmaktadır. Devrimci kişi veya gruplar sürekli soruşturma, gözaltı ve tutuklama terörüne maruz bırakılmakta, polis işkence ve infazlarına devam etmektedir.
(devamı…)
Birikim Dergisi’nin Ekim 2009 sayısında yayımlanmıştır
Türkiye’de sosyal bilimler alanında yapılan çalışmalarda Kürtlerin ve Kürt Meselesi’nin hakkaniyetle yer almamasına bir tepki olarak yayın hayatına başlayan Toplum ve Kuram dergisinin ikinci sayısı çıktı.
Kürt Çalışmaları alanında güncel akademik çalışmaları bir araya getirmek hedefiyle yola çıkan ve bu konudaki önemli bir boşluğu doldurmayı amaçlayan Toplum ve Kuram dergisi yayın hayatına başladı. Aşağıda dergi yayın kurulunun basın duyurusunu ve ilk sayı içeriğinin kısa bir özetini bulabilirsiniz.
Türkiye’de iktidarın kuruluş ve işleyiş dinamiklerini yeniden düşünmeyi öneren bu kitap, sosyal bilimler alanında düşünce üreten akademisyenlerin, doktora ve yüksek lisans öğrencilerinin kolektif çabasıyla hazırlanmıştır. Amacımız, Türkiye’de bugüne kadar hep dolaylı olarak incelenen ama kendisi tek başına tam olarak sorunsallaştırılmayan iktidarı sorunsallaştırmak, iktidarın işleyiş biçimlerini analiz edip görünür kılmaya çalışmaktır. Bunu yaparken, iktidarı sadece merkezi devlet yapısı ve bürokrasisi olarak değil, gündelik hayatlara yayılmış türlü söylem ve eylemlerde karşımıza çıkan dağınık ve karmaşık bir ilişkiler ağı olarak değerlendiriyoruz. Böylece, sadece devletle karşı karşıya geldiğimiz zamanlarda değil, kendi aramızda kurduğumuz gündelik ilişkilerimizde de kendisini yeniden üreten ırkçılık, ayrımcılık, cinsiyetçilik, militarizm gibi tahakküm ilişkilerini ifşa etmeyi ve bu tahakküm ilişkilerine karşı daha keskin bir muhalefeti nasıl örebileceğimizi el birliğiyle düşünmeyi amaçlıyoruz.
Kitabımız “Türkiye’de İktidarı Yeniden Düşünmek” Varlık Yayınları’ndan çıktı !
Gün geçmiyor ki, devletin eski bir mensubu, eski bir polisi, eski bir bakanı, itiraflarıyla gündemi sarssın, devletin iç yüzünü bir kez daha ortaya döksün. Daha geçenlerde dönemin İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı Adnan Erkmen’den işitiyoruz ki, 1996’daki Güçlükonak katliamını PKK değil, devlet gerçekleştirmiş. 13 yıl boyunca nedense gıkı çıkmayan vicdanının artık bu yükü kaldıramadığını söyleyen eski bakan Adnan Ekmen, Ergenekon davasının Fırat’ın ötesine geçmesi gerektiğini söylüyor ve PKK’nin ilan ettiği ateşkes sürerken Güçlükonak’ta 11 köylünün kurşunlanıp yakılmasının PKK’nin değil JİTEM’in işi olduğunu itiraf ediyor. Katliamda yakılanların kimliklerinin askerden çıktığını açıklayan Ekmen, “Araştırınca arkasından devlet çıktı. Tanıklar korkunca, biz de üzerine gidemedik. Ergenekon Savcısı’na anlatırım” diyor. Tam da aynı günlerde bu sefer eski Turizm ve Tanıtma Bakanı Orhan Birgit, 1955 yılının 6-7 Eylül günlerinde İstanbul’daki Rum azınlığa yönelik linç olaylarının fitilini ateşleyen süreçte olayların organizatörü olduğunu itiraf ediyor. Birgit, Mustafa Kemal’in Selanik’teki evine yönelik bombalı saldırının ise MİT tarafından gerçekleştirildiğini söylüyor.
Kürtler evrensel bir hakikate yaslanmadan da meydan okumanın mümkün olduğunu keşfedecek bir tarihsel uğraktan geçiyor. Temsil ettiği veya ettirildiği bütün politik referans noktalarının ve hareketin bileşimlerinin iktidara hızla eklemlendiği bir konjonktürde yeni bir siyasal eksene ihtiyaç duyulduğu her Kürt için artık aşikâr. Tarih kimileri adına bir siyasal yanlışlar toplamıdır ne de olsa. Geçmişin ve örgütlenme biçiminin köklü bir sorgulanışından doğacak alternatif bir radikal politik ufka yelken açmanın toplumsal zemini şimdilik mevcut. İktidara yöneliş her şeye rağmen iktidar dışında kalmayı doğuruyorsa, umutsuzluğun girdabından tekil özgürlükler ırmaklarına küçük kulaçlar atmanın tam zamanıdır. Türkiye tarihinin en politikleşmiş siyasal öznesi olan bir halkın içkin anarşik coşkusuyla bu yorgun topraklarda özgürlüğün ve devrimin kara bayrağına dönüşmesi “aleyhistanda güçlü bir lehçe” yaratabilir. Örgüt ve partilerin katı hiyerarşik atmosferinde hiçleşmiş militan benliklerin ertelenmiş sosyallikleriyle buluşarak, devrim ilişkilerini gündelik hayatlarının hücrelerine yedirerek oluşturacakları bir siyasal kalkışmadan anlamlı sonuçlar beklemek kuvvetle muhtemel. Feodal ilişki ağının hükümranlarından kurtulmadan Marksist önder ve öncü kadroların mutlak otoritesini içselleştirmek zorunda kalmak, özgürleşme mücadelesine kalkışan Kürt bireyinin yaşadığı en büyük talihsizlikti belki de. “Efendiler kültü”nün, çağdaş tiranlıkların hiç eksik olmadığı bir tarihsel mirası devralmak bütün kaçış çizgilerinin daha baştan kaybedildiği bir direnişe gönüllü mağlup olarak razı olmak demekti. Her türlü stratejik ve taktik politikanın önceden belirlendiği, anlam ve yaratıcılık potansiyellerinin dondurulduğu, iktidarın dil ve davranış kodlarının örgüt disiplini adı altında yeniden üretildiği bir politik iklimden çıkmış bezgin ve savruk kimliklerin, özgür öznelere dönüşmesi elbette kolay değil. Ancak yaşanan deneyimlerin neyin istenmediği konusunda kalıcı -yaşanan- bir bellek ve bilinç yaratmış olması potansiyel bir kazanım olarak görülebilir. Kürt siyasal hareketinin içinde debelendiği bütün açmazlara karşın, hareketin yıllarca temsil ettiği sosyalist seküler kültürün daha özgürlükçü temellerde yeniden inşa edilmesi ve dönüştürülmesi tahmin edildiği kadar zor gözükmemekte. Politik söylemin “demokratik cumhuriyet veya demokratik konfederalizm” gibi argümanlarla iyice bulanıklaştırılması, hoşnutsuzlukların veya ikircikli ruh hallerinin gittikçe siyasal bir şizofreniye dönüşmesi kendi mecrasında dipten gelen özgürlükçü ve anti-otoriter akıntılar yaratmaya gebe. Ulusal Sorun ekseninden uzaklaşarak, tekil ve ötelenmiş sorunların analizine dayalı taleplerin dillendirilmesi ve çoğaltılması tarihi öneme sahip sonuçları da beraberinde getirecektir. Devletsiz, sınıfsız, cinsiyetçi ataerkil kültür kalıntılarının eritildiği, ekolojik yaşamla dengeli bir siyasal organizma her muhalif Kürdün yaşattığı bir ütopya olmasına karşın, toplumsal ve bireysel karşıtlıkların örgüt ve parti pratikleri aracılığıyla totalleştirilmesi, farklı inisiyatif ve temsiliyetlerin bastırılması – ötekileştirilmesi yaşanan krizin ana temelini oluşturmakta.