<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	>

<channel>
	<title>Davetsiz Misafir</title>
	<atom:link href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.davetsizmisafir.org</link>
	<description></description>
	<pubDate>Fri, 05 Mar 2010 02:21:59 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.7</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>TESEV&#8217;in Zorunlu Göç Araştırmasının Söylemedikleri ve  Kürt Sorununda Çözüme Dair Liberal Projenin Açmazları</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2010/03/05/tesevin-zorunlu-goc-arastirmasinin-soylemedikleri-ve-kurt-sorununda-cozume-dair-liberal-projenin-acmazlari/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2010/03/05/tesevin-zorunlu-goc-arastirmasinin-soylemedikleri-ve-kurt-sorununda-cozume-dair-liberal-projenin-acmazlari/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Mar 2010 00:38:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>K. Murat Güney</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kürt Sorunu]]></category>

		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Siyasi - Türkiye]]></category>

		<category><![CDATA[foucault]]></category>

		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/?p=625</guid>
		<description><![CDATA[Toplum ve Kuram Dergisi&#8217;nin 2. sayısında yayımlanmıştır&#8230;
Bu makale Türkiye’de liberal akımın önde gelen yazar ve düşünürlerinin ve bu liberal görüşlerden beslenerek öneri ve projeler geliştiren sivil toplum kuruluşlarının genel olarak Kürt meselesine özel olarak da zorunlu göçe &#8216;maruz kalan&#8217; (1) Kürt nüfusunun sorunlarına dair algılarını, yaklaşım biçimlerini ve çözüm önerilerini eleştirel bir biçimde incelemeyi amaçlamaktadır. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2010/03/zorunlu_goc_kurtler2.jpg" alt="zorunlu_goc_tutuklanan_kurtler" height="400" align="right"/><strong><em>Toplum ve Kuram Dergisi&#8217;nin 2. sayısında yayımlanmıştır&#8230;</em></strong></p>
<p>Bu makale Türkiye’de liberal akımın önde gelen yazar ve düşünürlerinin ve bu liberal görüşlerden beslenerek öneri ve projeler geliştiren sivil toplum kuruluşlarının genel olarak Kürt meselesine özel olarak da zorunlu göçe &#8216;maruz kalan&#8217; (1) Kürt nüfusunun sorunlarına dair algılarını, yaklaşım biçimlerini ve çözüm önerilerini eleştirel bir biçimde incelemeyi amaçlamaktadır. Bu yazıda, zorunlu göçe maruz kalan Kürt nüfusun toplumsal konumuna dair liberal yaklaşıma odaklanırken Kürtlerin liberal tahayyülün sınırları içinde nasıl da her daim ‘problemli’ bir nüfus grubu olarak üretildiğini ve Kürtlüğe dair bu problemin nasıl da liberal çoğulcu/çokkültürcü ideolojinin öngördüğü ‘kültürel ve hukuki haklar’ söyleminin sınırları içine hapsedildiğini gözler önüne sermeye çalışacağım. Bu noktada, bir yandan liberal düşüncenin sınırlarını ve yetersizliklerini ifşa ederken bir yandan da liberal çoğulcu projenin ve önerilerin adalete ve toplumsal uzlaşıya dair birçok başka siyasal ve toplumsal proje ve tahayyülü nasıl görünmez kıldığını göstermeye çalışacağım. Tüm bu eleştirilerin, Kürt sorununa yönelik yeni açılımların tartışıldığı bugünlerde sorunun nasıl algılandığına dair farklılıkların ve bu farklı algılar çerçevesinde üretilen çözüm önerileri arasındaki gerilimlerin anlaşılması ve sorunun çözümünü tartışan taraflar arasındaki sınırların/farklılıkların daha belirgin bir biçimde görünür kılınmasına yardımcı olacağını umuyorum.</p>
<p>Bu noktada, Türkiye’deki devlet elitleri ve askeri yetkililerin Kürt sorununa yaklaşımları ve bu soruna dair ürettikleri söylemler ile özellikle 2000’li yıllardan itibaren muhalif bir eleştiri görünümünde yükselmeye başlayan ve Kürtlerin sosyal ve kültürel haklarının tanınması talebiyle yola çıkan liberal söylemler arasındaki farklılıklarla birlikte benzerliklerin de gözler önüne serilmesinin son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Zira özellikle zorunlu göç konusunda çalışan ve doğrudan doğruya Kürt hareketi içinde yer almayan birtakım liberal sivil toplum kuruluşları (STK), yayın çevreleri, gazeteciler ve akademisyenler tarafından Kürtlerin bir kültürel azınlık olarak tanımlanıp tanınmasının devletin resmi söylemi karşısında bir meydan okumaymış gibi gözükmesine karşın, aslında liberal projenin Kürt meselesinin ardındaki yapısal siyasi ve toplumsal nedenleri görmek ve göstermek konusunda yetersiz, çekingen ve hatta inkârcı olduğu kanısındayım. Zorunlu göç üzerine çalışan, zorunlu göçe maruz kalanların yaşadığı yoksulluk, işsizlik, büyükşehir yaşamıyla uyum gibi hayati sorunlar üzerine projeler üretip bizzat uygulamaya koyan veya hükümetleri bu konuda adım atmaya çağıran birçok sivil toplum kuruluşu, zorunlu göçün yalnızca sonuçlarına odaklanıp zorunlu göçe yol açan ve birçoğu maalesef hala sürmekte olan nedenleri yer yer bilinçli bir çabayla yer yerse bilinçsiz bir ihmalkârlıkla gündeme getirmemektedir. Hiç şüphesiz yüz binlerce insanın yerlerinden yurtlarından edilmesine yol açan zorunlu göçün başlıca nedeni bölgede hüküm süren silahlı çatışma ortamı ve Kürt sorununu bir güvenlik meselesine indirgeyen militarist anlayış ve uygulamalardı. Bu anlayışın uzantıları olarak Kürt dilinin kamusal alanda kullanılması üzerinde halen sürmekte olan yasak ile beraber Kürt olmanın ve bunu siyasi platformlarda ifade etmenin halen kişilerin potansiyel suçlu ve ‘terörist’ olarak damgalanmasına yol açabildiği bir ortamda toplumsal uzlaşıyı sağlamak Kürt oldukları için köyleri yakılıp göç yollarına sürülen yüz binlerin siyasal mücadeleleri tanınmadan ve Kürtlükleri ile barışılmadan pek mümkün gözükmüyor.<br />
<span id="more-625"></span><br />
Meseleye dair liberal ve hümanist birçok proje ve önerinin göremediği veya görmezden geldiği bir başka nokta da zorunlu göçün kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve gençler gibi farklı gruplar üzerinde farklı etkileri olduğu gerçeği. Zira bu proje ve önerilerin büyük çoğunluğu, toplumsal farklılıkları görünmez kılan ve zorunlu göçe maruz kalanları homojen bir grup olarak varsayan istatistiki verilere dayanıyor ve bu noktada liberal yazarların radikallikleri yerinden edilen kişilerin ‘gerçek’ sayısının ne kadar olduğu üzerine yapılan ‘keskin’ analizlerden öteye geçemiyor. Hâlbuki resmi kurumlarla etkileşime geçerken veya son kertede zorunlu askerlik görevi sırasında Türkçeyi öğrenmek mecburiyetinde kalan Kürt erkeklerin aksine, göçle geldikleri büyükşehirlere ulaşmadan önceki hayatlarında Türk dili ile hiçbir ilişkisi olmamış Kürt kadınların zorunlu göç deneyimleri ve göç sonrası yaşadıkları sorunlar erkeklerden ciddi farklılıklar arz ediyor. Zorunlu göç olgusu tarafından şekillendirilen büyükşehirlerin şu anki dokusunda, Kürt kadınlar belki de en çok susturulan, bastırılan ve ayrımcılığa maruz kalan toplumsal grup olarak karşımıza çıkıyor. Benzeri şekilde gençler ve yaşlıların, geldikleri büyükşehirlerde evvelce akraba ve tanıdıkları olanlarla olmayanların, bölgedeki büyük kentlere göç edenlerle İstanbul, Ankara, İzmir gibi daha batıdaki metropol kentlerine göç edenlerin deneyimleri, sorunu algılayışları ve çözüm önerileri arasında büyük farklılıklar var. Bu farklılıkların altını çizen ve özellikle zorunlu göçe maruz kalan Kürt kadınların yaşadıkları ve liberal çoğulcu ‘haklar’ söyleminin algı, anlayış ve çözüm sınırının ötesinde yer alan sorunları bu çalışmanın önemli bir bölümünü oluşturuyor.</p>
<p>Bu makale boyunca, özellikle Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nın (TESEV) zorunlu göç üzerine çalışması ve bu çalışmanın sonucunda ortaya çıkan kitap üzerinde duracağım. Bu örnekten yola çıkarak Türk devleti ve yerinden edilmiş Kürt topluluklar arasında bir uzlaşma sağlamak üzere geliştirilen liberal proje önerilerinin soruna dair hangi yeni kapıları açtığını ve hangi başka kapıları kapadığını analiz etmeye çalışacağım. Zannedildiğinin aksine, liberal projenin bakış açısının ve temel varsayımlarının Türk devletinin Kürtlere yönelik ayrımcı söylemleriyle ve Kürtleri bu egemen söyleme tabi kılmaya çalışan bakış açısıyla çelişmediği kanaatindeyim. O zaman bu yazı boyunca ve sonrasında sormamız gereken sorular şunlar olmalıdır: Toplumsal, siyasal, ekonomik ve tarihsel eşitsizlikleri liberal hak ve hukuk söyleminin ötesinde nasıl yeniden düşünebilir ve analiz edebiliriz? Bu eşitsizliklerin giderilmesine ve adaletin tesis edilmesine dair hangi başka tahayyüller ve projeler söz konusu olabilir? Türkiye’de yaşayan Türk ve Kürt nüfuslar arasındaki bu yapısal eşitsizliklerin üstesinden gelmek için liberal projenin öngördüğünden başka hangi yollar tasavvur edilebilir?</p>
<p>TESEV’in zorunlu göç konusunda yaptığı çalışmanın detaylı olarak incelenmesine geçmeden önce önemle altı çizilmelidir ki, TESEV’in yerinden edilenlerin uğradığı zararların tazmin edilmesi ve Türk devleti ile yerinden edilen Kürt topluluklarının arasında barış ve uzlaşının tesis edilmesine dair proje önerileri halen tartışılan ve çekişmelere konu olan tasarılardır. Bu tasarıların bir kısmı hayata geçse de büyük çoğunluğu henüz kâğıt üzerindeki temennilerden ibarettir ve henüz uygulamaya konmamıştır. Örneğin, TESEV’in raporunda geçen yerinden edilmiş kişilerin uğradığı maddi zararların tazmin edilmesi gerekliliğine dair öneriler 5233 sayılı ‘Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun’ adı altında yürürlükte olan bir yasanın etkin biçimde uygulanmasına yöneliktir. Ne var ki, bu yasanın uygulanma sürecinin oldukça yavaş ve yetersiz bir biçimde gelişmesi bir yana, resmi söylemde hala Kürtlük bir siyasi ve etnik kimlik olarak tanınmamakta, yerinden edilme sorunu da Kürt sorununun bir parçası olarak görülmemektedir. Yine de Türk devleti TESEV’in çalışmasını ciddiye almış ve TESEV’in yerinden edilme sorunu üzerine hazırlığı kitabı bir yol gösterici kaynak olarak bölgedeki hemen tüm vali ve kaymakamlıklar ile kamu görevlilerine dağıtmıştır (2).  Ben ise bu çalışmada, yerinden edilmiş topluluklara dair bu liberal analiz ve önerileri yalnızca kısmen hayata geçirilmiş bir idari proje olarak değil aynı zamanda bir liberal ideal ve ütopya olarak inceleyeceğim. Burada sormak istediğim soru, tüm bu liberal ideal en kusursuz biçimde ve su götürmez bir iyi niyetle hayata geçirilse bile, bu liberal projenin Kürt hareketinin 80’li yılların başından beri verdiği siyasi mücadelenin gerekçelerini ortadan kaldırıp toplumsal adaleti tesis edip edemeyeceğidir. İşte bu noktada liberal düşüncenin pratikte uygulanmasına dair sorunlar bir yana, liberal hümanizmin ideal ve kuramsal anlamda da neo-liberal kapitalizm, ulus-devlet sistemi ve onun uzantısı olan militarist zihniyet tarafından sınırlandırılmış olduğunu düşünüyorum. Zira kapitalist sermaye ilişkileri, ulus-devletin ve bu devlete ait şiddet tekelinin yani ordunun varlığı liberal tahayyül ve eleştiri gücünün sınırlarının ötesinde sorgulanmadan duruyor ve tam da hiç sorgulanıp sorunsallaştırılmadığı için tekrar tekrar üretilerek varlığını sürdürüyor. Liberal hümanizmin insancıllığının, yardımseverliğinin ve hoşgörüsünün sınırlarını yine ve yeniden para ve kan çiziyor. Peki, anti-kapitalist, sınırsız ve savaşsız bir dünya, başka başka adalet tasarıları, yapısal eşitsizliklerin giderilmesi için türlü değişik projeler tahayyül edilemez mi? Bu soruyu aklımızın bir kenarında her zaman tutalım. Ama dilerseniz önce Amerikalı antropolog ve eleştirel düşünür Elizabeth Povinelli’nin oldukça ironik bir dille ‘Sevgi İmparatorluğu’ olarak tasvir ettiği çağdaş liberal hümanist söylem ve pratikleri ve bunların Türkiye’deki izdüşümlerini daha yakından inceleyelim. Bakalım sevgi imparatorluğunun sevgisinin sınırları ne, iyi niyeti ne kadar iyi?</p>
<p><strong>1) Yerinden Edilmiş Kişilerin Bir ‘Sorun’ Olarak Ortaya Çıkması</strong><br />
Türk devletinin bölgede PKK ile devam eden çatışmaları ve güvenlik kaygılarını bahane ederek köylerini zorla boşalttığı, yaktığı ve yaşanmaz kıldığı yerinden edilmiş yüz binlerce insanın toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel sorunları birbirini izleyen hükümetler tarafından uzun süre boyunca görmezden gelindi. Bugün, çeşitli istatistiki araştırmalara göre sayıları bir milyonu bulan (3) ancak kimilerine göre aslında iki-üç milyonu geçen Kürt nüfusu, zorunlu göçler sonucunda gerek Diyarbakır, Van, Batman, Siirt, Hakkari gibi bölge il merkezlerine gerekse İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin gibi batıdaki büyük metropollere yerleşmek durumunda kaldı. Yaşadıkları yerlerden zorla göç ettirilenler yeni geldikleri bu şehirlerde yoksulluk, işsizlik, büyükşehir yaşamına uyum zorlukları, kendilerini anadilleri olan Kürtçeyle ifade etmek konusunda karşılaştıkları siyasal ve toplumsal baskılar, siyasi ve kültürel haklarının tanınmaması ve geçmişte örgüte destek oldukları iddiasıyla bir türlü bitmeyen polis soruşturma ve baskıları ile gittikleri yere onlarla beraber gelen suç dosyaları gibi yaşamsal sorunlarla baş başa kaldılar. Daha önce de belirttiğim gibi zorunlu göçe maruz kalanlar gerek geldikleri yerler, cinsiyetleri, yaşları ve ekonomik durumları arasındaki farklılıklar gerekse yeni yerleştikleri yerlerin nüfusu, siyasal ve kültürel geçmişi arasındaki önemli farklılıklar dolayısıyla yukarıda bahsi geçen tüm bu sorunları farklı biçimlerde deneyimlediler. Dolayısıyla Diyarbakır’ın bir köyünden çoğunluğun konuştuğu dil yine Kürtçe olan Diyarbakır il merkezine göç etmek zorunda kalan bir kişiyle nüfusun büyük çoğunluğunun anadili Türkçe olan İzmir gibi bir büyükşehre yerleşmek durumunda kalanların zorunlu göç deneyimleri ve karşılaştıkları sıkıntılar birbirlerinden birçok açıdan farklılık gösterdi. Keza, yine Türkçeyle tanışmamış olmak dolayısıyla Kürt kadınların göç deneyimi Kürt erkeklerden daha farklı oldu.</p>
<p>Şüphesiz, zorunlu göçe maruz kalanların bu çok çeşitli sorunlarının nasıl tanımlanması gerektiğine ve bu tanımlardan hareketle yaşanan sorun ve sıkıntıların nasıl giderilip toplumsal barış ve uzlaşının nasıl sağlanabileceğine dair birçok rapor, öneri ve proje hazırlandı. Göç-Der, İnsan Hakları Derneği (İHD), Demokratik Toplum Partisi (DTP) gibi STK’lar ve siyasal partiler zorunlu göçe maruz kalan Kürtlerin sorunlarını birçok defa ve bir kısmı TESEV’in konuyla ilgili çalışması yayımlanmadan çok daha önce çeşitli vesilelerle gündeme getirmeye ve tartışmaya açmaya çalıştılar (4). Kürt hareketinin aktif bileşenleri olan bu kurumların ortak görüşü, Türkiye’deki yerinden edilmiş kişiler sorununun her şeyden önce Kürtlerin varlığını ve etnik ve siyasi kimliğini mütemadiyen inkâr eden, Kürt dili ve kültürü üzerindeki yasakları sürdüren, şiddeti ve sansürü bir strateji olarak benimseyen Türk devletinin çarpık bakış açısından kaynaklanan siyasal bir sorun olduğu yönündeydi. Dolayısıyla, Göç-Der, İHD ve DTP için Kürt sorunu ne devletin resmi söyleminin öngördüğü gibi bir güvenlik sorunu ne de birtakım liberal aydınların öne sürdüğü gibi sadece bir kültürel hakların tanınması sorunuydu. Sorun, Türk devletinin kuruluşu ve anayasasından kaynaklanan yapısal bir siyasal sorundu. Bu kaygılardan yola çıkarak, Kürt hareketi ve hareketin dinamikleriyle oluşturulan Türkiye Barış Meclisi, Ocak 2007’de düzenledikleri “Türkiye Barışını Arıyor” konferansında Türkiye’de toplumsal uzlaşı ve barışın tesis edilmesi için yapılması gerekenlere dair bir bildirge sundu. Bildirgede sorunun çözümü için Kürtçenin kamusal alanda Türkçeyle beraber eğitim-öğretim dili olarak benimsenmesi, yeni demokratik bir anayasa hazırlanıp Kürtlerin Türklerle beraber eşit kurucu güç olarak tanınması ve Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları yerlerle beraber tüm Türkiye’de yerel yönetimlere daha fazla özerklik verilmesi gibi öneriler yer alıyordu (5). Şüphesiz tüm bunlar, Kürt hareketinin hedefinin herkesle eşit temel vatandaşlık haklarına tabi kılınmak, birtakım kültürel hakların tanınması ve geçmiş mağduriyetlerin giderilmesinin ötesine geçen ve egemenlik paylaşımını ve özerk yerel idareler aracılığıyla kendi kendini yönetme arzusunu dillendiren siyasal bir dönüşüm olduğunu gösteriyor. </p>
<p>Ne var ki, Kürt hareketinin gerek genel anlamda Kürt sorunu gerekse zorunlu göçe maruz kalan Kürtlerin yaşadıkları sorunlara dair yukarıda bahsi geçen bu görüş ve yaklaşımları ne Türk devleti, kamuoyu ve Türkiye’deki diğer sivil toplum kuruluşları ne de uluslararası kamuoyu üzerinde belirleyici bir etki yaratabildi. Bunun elbette çeşitli nedenleri vardır. Bunlardan biri Türk devletinin demokratik ve sivil Kürt hareketinin içinde yer alan Göç-Der, İHD ve DTP gibi kurum ve kuruluşları yasadışı ilan ettiği PKK’nin işbirlikçisi, destekçisi ve yasal alandaki uzantısı olarak görüp öyle lanse etmesidir. Böylece devlet, yıllardır benimsediği strateji uyarınca ‘terörist-sapkın’ Kürt ve ‘korucu-sadık’ Kürt ayrımını devamlı surette yeniden üreterek sivil Kürt siyasetinin meşruiyet zeminin altını oymayı amaçlamış ve bu amacını gerçekleştirmekte de bir yere kadar başarılı olmuştur. Devletin meseleye bu şekildeki yaklaşımının bir sonucu olarak örneğin Göç-Der’in birçok defalar polisçe basıldığını, derneğin üyeleri hakkında sayısız soruşturma açıldığını hatırlamakta fayda var. Göç-Der’e kapatma istemiyle de birçok defalar dava açıldı. Sadece Göç-Der’in yöneticilerinden Şefika Gürbüz hakkında halen mahkemelerde sürmekte olan 20’den fazla dava bulunuyor ve bu davaların yine büyük bir bölümü derneğin PKK’ye destek verdiği iddiasına dayanıyor (6).</p>
<p>Kürt hareketinin içinde yer alan STK’ların ve siyasi partinin zorunlu göç mağdurlarına yönelik algılarının ve çözüm önerilerinin uluslararası kamuoyunda ses getirmekte ve etkili olmakta yetersiz kalmasının bir diğer nedeni de hareketin bileşenlerinin uluslararası insani yardım alanında lobicilik faaliyetleri yürütmekte ve insani yardım fonları sağlayan kurumlara erişmekte yeterli bilgi, tecrübe ve teknik kapasiteden yoksun olmasıdır. İngilizce’yi yeterince bilmemek ve kullanamamak da Kürt hareketinin iddia ve önerilerini çeviriler yaparak uluslararası kamuoyuna iletmek noktasındaki yetersizliklere tuz biber ekmekte. Tam da bu noktada Amerikalı antropolog Sally Merry demokrasi ve insan haklarına dair normlar belirlenirken ve uluslararası alanda uzlaşma sağlanmaya çalışılırken katılımcılar arasındaki teknik kapasite ve finansal güç açısından süregitmekte olan büyük eşitsizliklerin son derece belirleyici olduğunun altını çiziyor. Bu da, bir devlet veya sivil toplum kuruluşu uluslararası kamuoyuna erişmek noktasında gereken maddi varlıklar ile bilgi ve tecrübe birikimine (know-how) sahip olmasını sağlayacak zenginlik ve kapasiteye ne kadar çok sahip ise o devletin ve sivil toplum kuruluşunun uluslararası karar alma mercilerinde o kadar güçlü, etkili ve belirleyici olduğu anlamına gelmekte (7).  Dolayısıyla finansal kaynaklar ve bilgi-tecrübe birikimi alanındaki eksiklikler uluslararası kamuoyunda eşit bir biçimde temsil edilme imkânını ortadan kaldırmaktadır.</p>
<p>Bu durumun Türkiye’de sözünü ettiğimiz zorunlu göç meselesinin tartışılması konusunda da geçerli olduğu söylenebilir. Kürt hareketine dâhil STK’lar ve siyasi partinin çaba ve girişimleri ulusal ve uluslararası hükümet ve hükümet dışı kurum ve kuruluşları etkilemek, ikna etmek ve harekete geçirmek, böylece sorunun Kürt hareketi tarafından algılanışı ve tanımlanışına uygun biçimde çözüm önerilerinin geliştirilmesini sağlamakta etkisiz kaldı. Ne var ki, Haziran 2006’da, uluslararası para spekülatörü George Soros’un Open Society (Açık Toplum) kuruluşu tarafından da desteklendiği iddia edilen yarı akademik, liberal-hümanist düşünce kuruluşu (think-tank) TESEV, <em>Türkiye’de ‘Zorunlu Göç’ İle Yüzleşmek: Türkiye’de Yerinden Edilme Sonrası Vatandaşlığın İnşası başlıklı kitabı </em>(8)  ve onun ek raporu (9) <em>Güvensizlik Mirasının Aşılması: Devlet ve Yerinden Edilmiş Kişiler Arasında Toplumsal Mutabakata Doğru</em> Türkçe ve İngilizce olarak yayımladığında yerinden edilmiş Kürt topluluklarına dair sorunlar kamuoyunda hararetle tartışılmaya ve Türkiye’nin belli başlı sorunlarından biri olarak kabul edilmeye başlandı.</p>
<p>TESEV, 1994 yılında “bilimsel araştırmalara dayalı bulgular ile politika kararları arasında bağ kurulması için araştırmalar yürütmek” (10) iddiasıyla bir sivil düşünce kuruluşu olarak kuruldu. Yukarıda sözü geçen kitap da TESEV’in azınlık hakları, çokkültürcülük ve yerinden edilmiş kişilerle ilgili çalışmalar yürüten demokratikleşme programı tarafından hazırlandı. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne giriş süreci ile açıkça ilişkili olan bu program, amacını, demokratik bir toplum ve devletin oluşumu üzerindeki engelleri ortadan kaldırmaya hizmet edecek araştırmalar yürütmek ve bu yönde çözüm önerileri hazırlamak olarak açıklıyor (11). </p>
<p>Kısacası, Kürt hareketinin değil de TESEV’in zorunlu göç çalışmasının büyük yankı uyandırmasında ve yaygın bir biçimde tartışılıp kabul görmesinde sadece Türk ordusu ve PKK arasındaki çatışmaya yaklaşırken kurumun görünüşteki tarafsız imajının değil aynı zamanda Avrupa Birliği’ne ve çeşitli uluslararası lobicilik ve fon kaynaklarına erişim konusunda Açık Toplum örgütü ve sair vesilelerle hâlihazırda kurmuş olduğu bağlantıların da etkili olduğu söylenebilir. Dahası TESEV’in sivil toplumculuk alanındaki bilgi ve tecrübe birikimi (know-how) ve ürettikleri bilgiyi yayımlama, başka dillere tercüme etme ve dolaşıma sokma kapasitesinin de TESEV’in çalışmalarının yaygın biçimde tanıtılmasında etkili olduğu şüphesizdir.</p>
<p>TESEV’in kitabındaki veriler, yerinden edilmiş kişilerle ilgili Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler gibi kurumlarca hazırlanmış uluslararası düzenlemelerin ışığında 1984 ila 2005 yılları arasında köylerinden göçe zorlanan Kürtlerle yapılmış saha çalışmalarına dayanıyor. Çalışma binlerce insanın yerlerinden edilmelerinin en temel gerekçesinin güvenlik tehdidi ve ‘terörle mücadele’ adı altında bölgede yoğun bir biçimde varlığını sürdüren Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) baskısı olduğunu ortaya koyuyor. Sonuç bildirgesinde ise raporu hazırlayanlar sorunun çözümüne dair ‘mağdurlara’ yönelik rehabilitasyon ve psikolojik yardım programlarının hazırlanmasına, zorunlu göç sonrası geldikleri yerlerde iş imkânı bulamayanlara istihdam yaratılması ve yapılacak ekonomik ve kültürel yatırımlar aracılığıyla ‘mağdurların’ zararlarının tazmin edilmesine dair proje önerileri geliştiriyor. TESEV’in çalışmasında vurgulanan temel niyet ise devlet ile yerinden edilmiş kişiler arasında bir uzlaşı ortamının tesis edilmesi ve böylece toplumsal alandan dışlanan bu kesimlerin yeniden toplumsal ve ekonomik hayata katılımının sağlanması (12). </p>
<p><strong>2) TESEV’in Devletin Resmi Söylemine Yönelik Eleştirileri</strong><br />
TESEV’in çalışması Kürt topluluklarının bölgedeki çatışmalı dönem sırasında büyük kitleler halinde yerlerinden edilmesi meselesini sorunsallaştırırken ilk bakışta devletin resmi söyleminin tam karşısında yer alıyormuş gibi gözüken yeni bir hikâye ile karşımıza çıktı. Zira devletin resmi söylemine göre bölgedeki köylüler ya yaşadıkları güvenlik kaygıları ve ekonomik sorunlar dolayısıyla kendi rızaları ile köylerini terk etmişlerdi; yahut ortada eğer bir zorlama varsa bu PKK tarafından gelmiş, köylüler PKK’nin baskıları sonucunda köylerini terk etmek durumunda kalmışlardı. Sorunu bu şekilde tasvir eden Türk devleti, yerinden edilmiş kişiler konusundaki sorumluluğunu kabul etmeye hiçbir zaman yanaşmadı. Hatta köylerini terk etmek ve yeni bölgelere göç edip yerleşmek durumunda kalan topluluklar devletin resmi söyleminde ‘yerinden olmuş’ kişiler olarak tanımlandı, böylece bir anlamda göçün ‘kendiliğinden’ ve ‘edilgen’ bir biçimde gerçekleştiği varsayıldı. TESEV’in çalışmasının hazırlayıcılarından Deniz Yükseker ve bu çalışma üzerine fikir yürütenlerden Bilgin Ayata’nın ifade ettikleri gibi “Türk yetkililer Avrupa Birliği’ne giriş sürecinden kaynaklanan uluslararası baskılardan dolayı yerlerinden edilmiş kişiler sorununu tanımak zorunda kalsalar da Türkiye’deki hükümetler hiçbir zaman açıkça köylerin güvenlik kuvvetleri tarafından boşaltıldığını kabul etmemiştir.” (13) Soruna değinen resmi yetkililer ‘yerinden edilme’ ve ‘zorunlu göç’ gibi tabirler yerine ‘yerinden olmuş kişiler’den bahsetmekle kalmamış bir yandan da bu kişilerin etnik ve siyasal kimlikleri olan Kürtlüklerinden söz etmekten ısrarla kaçınmıştır. Bunun yerine yerinden edilmiş kişiler resmi söylemde sosyo-ekonomik kategoriler olan ‘yoksul’ ve ‘işsiz’ gibi tabirle sınıflandırılmıştır.</p>
<p>Söylemsel alandaki tüm bu dayatmalar karşısında TESEV’in çalışması özellikle iki noktada devletin resmi söylemine yönelik şiddetli bir eleştiri gibi gözüküyor. Bunlardan ilki sorunun ‘yerinden olma’ değil ‘zorunlu göç’ olarak tanımlanması, ikincisi ise zorunlu göçe maruz kalanların ‘Kürt’ olduklarının vurgulanmasıdır.</p>
<p><strong>2.a) ‘Zorunlu Göç’ten Bahsetmek</strong><br />
TESEV yerinden olma/edilme meselesinin yeni tanımı olarak ‘zorunlu göç’ tabirini gündeme taşıyarak ve böylece devleti bu göçe zorlayan baskıcı gücün hazırlayıcısı ve faili olmakla suçlayarak meseleyi yeni bir söylemsel alana taşımaya çalıştı. Bunu yaparken yerinden edilmiş kişilerin ifadelerini kanıt olarak gösterdi. Zira görüşülen yerinden edilmiş kişiler yerlerinden edilmeden önce “asker ve jandarma tarafından köylerini (birkaç saatle birkaç gün arasında değişen) kısa bir zaman içerisinde boşaltmaları için uyarıldıklarını” beyan ediyorlardı. Yine görüşülen kişiler köylerinin boşaltılmasının gerekçesini korucu olmayı reddetmeleri veya askerler tarafından PKK’ye destek vermekle suçlanmaları olarak belirtiyorlardı. Türkiye’de köy boşaltmalarının yoğunlaştığı 1991-1995 dönemine dair birçok üst düzey askeri yetkilinin beyanları da aslında yerlerinden edilmiş kişilerin bu açıklamalarını doğrular nitelikteydi. TSK’nin önde gelen komutanları 90’lı yılların başından itibaren artık sadece dağdaki savaş ile bitirilemeyeceğini anladıkları PKK’nin destek ve tedarik yollarını ortadan kaldırmayı örgütü yok etmek için başlıca strateji olarak benimsediklerini açıkça ifade ediyorlar (14). Hiç şüphesiz TSK’nin strateji değişikliğine gittiği ve bir yandan yeni helikopterler ve ekipmanla silahlanıp özel timler kurduğu ve operasyonları sınır ötesine kaydırdığı bu yıllar sadece köy boşaltmalarıyla değil aynı zamanda bölgede yaşanan ve sayıları binlerle ifade edilen ‘faili meçhul’ cinayetlerle, kanlı biçimde bastırılmaya çalışılan ve Serhildanlara dönüşen Newrozlar ve gerillaların ve Kürt aydınların cenaze törenleriyle hafızalara kazınmıştı. Köy boşaltmaları işte tam da bu dönemlerde önce dağlardan köylere, sonra da kasaba ve şehirlere yayılan ve sınırların ötesine taşan TSK’nin yeni kapsamlı savaş stratejisinin bir parçası olarak uygulandı. TESEV’in liberal akademisyenleri zorunlu göçün yoğun olarak uygulandığı dönemdeki bu birbiriyle örtüşen tarihsel süreçlere çok vurgu yapmasalar da gerek yerinden edilmiş kişilerin gerekse dönemin askeri yetkililerinin beyanlarını köy boşaltmalarının arkasında yatan gerçeklerin kanıtı olarak değerlendirdi. Pek tabii, sorunun bundan böyle ‘yerinden olma’ değil ‘zorunlu göç’ olarak tanımlanması ve ele alınması köy boşaltmalarıyla ilgili herhangi bir sorumluluk üstlenmeyen ve olayların faili olarak PKK dışında herhangi bir göçe zorlayıcı güçten bahsetmeyen devletin resmi söylemine ve bu söylemi sahiplenen bürokratlar, askerler ve diğer yetkililere karşı radikal bir eleştiri olarak görüldü. Zira sorunla ilgili devletin resmi söylem ve yazışmalarında bölgedeki ‘boşalmış köyler’ ve ‘yerinden olmuş’ kişilerden bahsediliyor, ‘boşaltılmış köyler’ ve ‘yerinden edilmiş’ kişiler gibi tabirlerin kullanılmasından ısrarla kaçınılıyordu. TESEV’in çalışmasının geniş bir bölümü ise işte bu söylemsel ayrımı ele almıştı. TESEV konuyla ilgili hazırladığı kitap ve raporda kendilerinin ortaya attığı ve meselenin bundan böyle ‘boşaltılmış köyler’ ve ‘yerinden edilmiş’ kişiler tabirleri ile anlaşılması gerektiği vurgusunu sık sık tekrarlayarak bunu devletin resmi söylemine karşı en radikal eleştirilerinden biri olarak gösteriyordu.</p>
<p>Aslında TESEV’in burada yaptığı, meseleyi Birleşmiş Milletler’in “Ülke İçinde Yerinden Olma Sorunu Konusunda Yol Gösterici İlkeler” başlığı altında tanımladığı biçimde ele alıp Türkiye özeline uygulamaktan ibaretti. Birleşmiş Milletler’in bu bahsi geçen metninde yer alan Yol Gösterici İlkeler’in “Kapsam ve Amaç” bölümünde, ülke içinde yerinden olmuş kişiler; “zorla ya da zorunda kalarak evlerinden veya sürekli yaşamakta oldukları yerlerden, özellikle silahlı çatışmaların, yaygın şiddet hareketlerinin, insan hakları ihlallerinin veya doğal ya da insan kaynaklı felaketlerin sonucunda veya bunların etkilerinden kaçınmak için, uluslararası düzeyde kabul görmüş hiçbir devlet sınırını geçmeksizin kaçan ya da bu yerleri terk eden kişiler ya da kişi gruplarıdır” şeklinde tanımlanmıştır (BM, 2005) (15). Türk devleti ise bu tanımı kabul etmekle beraber Türkiye’deki ‘yerinden olma’ sorununu yorumlarken bu soruna yol açan ‘zorlama’ ve ‘zorunluluk’ vurgularını kaldırmıştır. Dolayısıyla TESEV’in BM’nin yaptığı tanım ışığında hazırladığı kitap ve rapor boyunca meseleyi ‘zorunlu göç’ veya ‘yerinden edilme’ meselesi olarak tanımlaması ve böylece devleti ‘yanlış ve yanıltıcı’ ifadeler kullanmakla itham etmesi devlet yetkilileri tarafından kabul edilemez bulunmuş ve resmi ve gayriresmi biçimlerde TESEV ‘gerçekleri çarpıtmak’ ve ‘vatan hainliği yapmak’ gibi suçlamalara maruz kalmıştır. Ne var ki, TESEV’in kendi çalışmasını AB ve BM gibi uluslararası yaptırım gücü olan kurumların sorunla ilgili tanım ve ilkelerine dayandırması çalışmanın etkili ve bağlayıcı olmasına yardımcı olmuştur. Öte yandan, daha ileride daha ayrıntılı değineceğim gibi TESEV’in BM’nin tanım ve ilkelerinin çerçevesi içinden konuşması, hazırlanan zorunlu göç çalışmasının hem gücü hem de zayıflığı ve eksikliği olmuştur. Zira arkasını BM’ye yaslaması bir yandan çalışmanın ses getirmesine yardımcı olurken bir yandan da Türkiye’nin özel tarihsel ve siyasal koşulları içinde şekillenen zorunlu göçlerin Kürt sorununa dair karmaşık ve özgün siyasal, tarihsel ve toplumsal gerçeklerle olan ilişkisini ortaya koymakta, Kürt hareketinin sıradan hak taleplerinin ötesine geçen siyasal varlığı ve etkinliğini yeterince görüp analiz etmekte ve BM’nin asla sorunsallaştırmadığı ulus-devlet sistemi ve neo-liberal kapitalist sermaye ilişkilerinin yarattığı eşitsizliklerin zorunlu göçe maruz kalanlar üzerindeki olumsuz etkilerini göstermekte eksik, yetersiz ve hatta inkârcı bir tutum sergilemesine yol açmıştır.</p>
<p><strong>2.b) Kürtlükten Etnik ve Kültürel Bir Kimlik Olarak Bahsetmek</strong><br />
TESEV’in zorunlu göç çalışmasının devlet söylemine yönelik ikinci eleştirisi, çalışmayı hazırlayanların zorunlu göçe maruz kalanları tanımlarken bu toplulukların etnik ve kültürel kimlik kategorilerine yani Kürtlüklerine vurgu yapmaları ve zorunlu göçle yerlerinden edilen nüfusun büyük bölümünün Kürt olduğunun altını çizmeleri oldu. Şüphesiz, TESEV burada Kürtleri meşru bir etnik kimlik olarak tanımlarken bir yandan onları zorunlu göçün ‘mağdurları’ olarak ortaya koyuyor ve böylece Kürtleri hükümet ve sivil toplum politikalarının meşru hedefi olan ‘sorunlu’ bir nüfus grubu olarak tasarlamış ve üretmiş oluyordu.</p>
<p>Elbette, TESEV gibi görünüşte ‘tarafsız’ bir kurum tarafından dillendirilen Kürtlük vurgusu devlet bürokratlarının ve ordu mensuplarının cumhuriyetin kurulduğu 1923’ten bu yana inkâr ettikleri Kürt olgusunu tanıması bakımından devlet söylemine karşı kapsamlı bir eleştiri olarak okunabilir. Zira yıllar boyunca devletin disipline edici ve normalleştirici söylemi uyarınca Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan herkes ‘Türk’ olarak tanımlanmış, kendilerini başka etnik, kültürel veya siyasal aidiyetlerle tanımlayanlar ‘Türklükten sapmış’, anormal ve düzeltilmesi gereken, düzeltilemiyor ise de yok edilmesi uygun düşen gruplar olarak değerlendirilmişti. Dolayısıyla Kürtlük ve Kürtlük üzerinden yürüyen siyaset Türk devleti tarafından her zaman devletin varlığı ve bekası için bir güvenlik tehdidi olarak algılanmıştı. TESEV’in Kürtlük vurgusunun devletin yaklaşımından ayrıldığı nokta Kürtlerin devletin ve milletin bekası için bir güvenlik tehdidi olarak algılanmaması yönündedir. Ne var ki, Kürtler TESEV’in raporunda yine de ‘sorunlu’ ve ‘düzeltilmesi gereken’ bir nüfus grubu olarak tanımlanmıştır. Ancak bu kez sorunun tanımı farklıdır. Sorun devletin yıllar boyunca ısrar ettiği gibi Kürtlüğün Türklükten bir sapma olması değil Kürtlerin devletin bu anlayışı yüzünden dışlanması, yoksul ve eğitimsiz kalması, sonuç olarak dağa çıkmak, köylerinden kovulmak ve psikolojik yıkım gibi durumlarla karşı karşıya kalmasıdır. Devlet tarafından‘asi’ olarak tanımlanan Kürtlük kategorisi bu kez liberal entelektüeller tarafından ‘mağdur’ olarak tanımlanmıştır. Bu ‘mağduriyetin’ giderilmesi için de zorunlu göç ‘mağdurlarının’ uğradıkları zararları tazmin edilmeli, ‘az gelişmiş’ olan bölgeye sosyal ve ekonomik yatırımlar yapılmalı, ‘travma’ yaşayanlar psikolojik tedavi görmelidir. Kürtlüğün yine adeta patalojik bir sorunla ilişkilendirilmesi ve Kürtlük kategorisinin bu kez giderilmesi gereken bir ‘mağduriyet’ üzerinden üretilmesi şüphesiz mağdur olanı mağdur edenin insafına ve anlayışına bağımlı kılan liberal anlayışın sınırlarını göstermesi açısından çarpıcıdır. TESEV’in çalışmasını hazırlayanların dağa çıkmış ancak ‘suç işlememiş’ PKK’lilerin affedilerek ‘topluma kazandırılması’ gerekliliğine dair beyanları herhalde bu anlayışın en çarpıcı tezahürüdür (16). Burada, dağa çıkan Kürtler suçun tanımını yapan Türk devletinin insafına ve affına muhtaç olarak resmedilmiştir, tıpkı zorunlu göçten ‘mağdur’ olan Kürtlerin onları göçe zorlayan devletin göstereceği şefkat uyarınca ödeyeceği tazminata muhtaç pasif aktörler olarak tahayyül edilmesi gibi. </p>
<p>Liberalizmin ‘iyilik’ anlayışının bu mağduru egemene tabi kılan zihniyetten muzdarip olmasına şaşmamalı. Zira liberal sivil toplumun ulus-devletin bütünlüğü ve sermayenin son derece eşitsiz bir gelir dağılımı pahasına serbestçe akışı ile alıp veremediği yoktur. Hatta liberalizmin çoğulcu görüntüsünün ardında daha sonra ayrıntılı bir biçimde ele alacağım ‘Türkiyelilik’ kimliği üzerinden tekçiliği yücelten bir milliyetçiliği ve şüphesiz kapitalist sermaye gücüyle kurduğu yakın bir işbirliği vardır. Zaten TESEV’in zorunlu göç çalışmasının sonuç kısmında ortaya koyduğu çözüm önerileri de bunun bir yansımasıdır. Ne TESEV ne de kendilerini Türkiye’nin en liberal aydınları olarak gören birtakım akademisyenler ve köşe yazarları asla Kürtlerin Türklerle birlikte devlet egemenliğini ve iktidarını paylaşmasından ve ayrıca yaşadıkları bölgelerde kendi kendilerini yönetme imkânlarına sahip olmalarından söz etmez. Onlara göre sorun bugüne kadar toplumsal ve ekonomik süreçlerden güvenlik tehdidi gerekçesiyle dışlanan Kürtlerin daha önce Türk devleti ve sermayesi tarafından oluşturulmuş toplumsal ve ekonomik sisteme ‘entegre’ edilmesi, iş gücü ve tüketici olarak kapitalist döngüye katılması ve ‘topluma kazandırılmasıdır’. Amaç bir güvenlik tehdidi olarak topluma ‘yük’ olan ve ‘sorun’ teşkil eden bir nüfusu alıp terbiye etmek ve hâlihazırdaki siyasal ve ekonomik düzen için verimli ve işe yarar hale getirmektir. Liberalizmin uzlaşmadan anladığı işte tam da budur: Mağdurların siyasi mücadeleden vazgeçip onları mağdur edenler lehine işlemekte olan hukuki, toplumsal ve ekonomik ilişkiler ağına ‘haklar ve ödevlerde eşitlik’ adı altında koşulsuz bir biçimde tabi olması. </p>
<p><strong>3) Devletin Söylemi ile TESEV’in ve Liberallerin Söyleminin Örtüştüğü Noktalar</strong><br />
Kısacası liberal proje özünde ulus-devlet milliyetçiliğini, ulus-devletin hukuk yapma ve şiddet tekeline sahip olma hakkını ve neo-liberal kapitalizmin siyasal ve sendikal örgütlenmenin önünü tıkayan, sosyal adalete yatırım yapmak yerine zengini daha zengin kılmayı gelişme modeli olarak benimseyen anlayışını sorgulamaz. Örneğin ileride zorunlu göçe maruz kalan kadınların deneyimlerinin daha yakından incelendiği bölümde de görüleceği üzere, yerinden edilerek tamamen mülksüzleştirilmiş bir kesimin her türlü sosyal güvenlik imkânından yoksun biçimde ve belki de karın tokluğuna emeğini ‘zorunlu’ olarak satmak durumunda kalmasına yol açan neo-liberal sermaye düzeni karşısında liberal demokratik projenin toplumsal adalete dair tahayyülü devletin zorunlu göç mağdurlarına tazminat ödemesi talebinden öteye geçmez. Bu anlamda liberal projenin toplumsal adalete dair eşitlikçi, sosyalist ya da anarşist, özgürlükçü, yerel otonomiye ve iktidar paylaşımına dayanan daha birçok başka projeyi aktif bir çabayla marjinalize ederek görünmez kıldığının altını çizmek gerekir. Zorunlu göç sorununu Kürt hareketinin siyasi mücadele tarihinden koparıp üstüne üstlük sorunun çözümünü de bir maddi tazminat, psikolojik rehabilitasyon ve toplumsal uzlaşı ve entegrasyona indirgeyen liberal hümanist projenin, aslına bakılırsa etkinliğini toplumun her kesimine yaymayı ve evvelce dışlanan nüfusları emek, üretim ve tüketim süreçlerine dâhil ederek güçlenmeyi amaç edinen çağdaş devlet mekanizmasıyla tam bir işbirliği içinde olduğu görülebilir. Bu anlamda TESEV’in zorunlu göç çalışmasının kabul görmesinin bir başka nedeninin de Türkiye’de devletin özellikle AB süreci ve AKP iktidarıyla beraber yaşadığı liberal dönüşümlere denk düşmesi olduğu söylenebilir. Zira çağdaş devlet, gücünü, artık koyduğu kurallara ve normlara uymayanları mutlak olarak ötekileştirip dışlamak ve cezalandırmaktan değil, normu bir miktar esneterek hem nüfusun tamamını hem de tek tek her bireyleri mümkün olduğunca ulus-devletin kontrol alanına ve sermaye düzenine dâhil edebilmekten almaktadır. </p>
<p>Şüphesiz, böylesi bir liberal dönüşüm süreci Türkiye için oldukça yenidir. Ve iktidara dair bu yeni tasarı beraberinde elden geçirilerek yenilenmiş bir tarih, kimlik ve idare anlayışını gerektirmektedir. İşte bu bölümde TESEV’in tam da bu ihtiyaçları karşılamak üzere desteklediği ‘yeni Türkiye tarihi’ anlayışını, yeniden gündeme taşıdığı ‘Türkiyeli’ kimliği tartışmasını ve bu liberal toplum tasarısının adalete ve eşitliğe dair başka siyasi proje ve çözümleri nasıl dışarıda bırakıp görünmez kıldığını eleştirel bir biçimde ele alacağım. </p>
<p><strong>3.a) Türkiyelilik Tartışması ve Yeni Türkiye Tarihi</strong><br />
TESEV, yerlerinden edilen nüfusu ‘Kürtler’ olarak tanımlayarak devleti sadece ‘Kürt gerçekliğini’ tanımamakla ve yerinden olma sorununu yanlış ve yanıltıcı bir biçimde aktarmakla eleştirmiyordu. TESEV’in zorunlu göç sorununa dair geliştirdiği karşı-anlatı aynı zamanda cumhuriyetin kuruluşundan beri varlıkları görmezden gelinen Kürtlerin Türkiye’deki tarihini baştan aşağı yeniden ele almak ve resmi tarihe karşı yeni bir Türkiye tarihi yazmak gerekliliğini de beraberinde getiriyordu. Zira Kürtlüğün bir etnik ve kültürel kategori olarak tanınması Türklüğün de yeniden gözden geçirilmesi anlamına geliyordu ve bu noktada TESEV ve liberal aydınlar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının yeni ve çoğulcu tanımı olarak ‘Türkiyelilik’ kimliğinin savunusunu yapıyordu. Bu yaklaşıma göre, Türkiyelilik kimliği, kültürel haklarının tanınması aracılığıyla Kürtlerin, Alevilerin, Zazaların, Çerkezlerin, Lazların ve diğer ‘azınlıkların’ ulusal kimliğe dâhil olmasını sağlayacaktı.</p>
<p>İşte tam bu noktada, Türkiye vatandaşlığının kendilerine göre daha ‘doğru’, ‘geniş kapsamlı’ ve ‘çoğulcu’ bir tanımını öneren liberal entelektüel ve yazarlar Türkleri, Türkiye tarihinin yegâne siyasi aktörü olarak gören resmi tarih anlayışına karşı çıkıyorlardı. Onlara göre Türkiye’de yaşayan ve Türklük ve Sünni İslam dışındaki etnik ve dini kimliklere mensup olanlar cumhuriyetin kuruluşundan beri yok sayılmış, bastırılmış ve susturulmuştu. Yeni ve liberal Türkiye tarihi ise resmi tarih anlayışını eleştiren ve ezilen, bastırılan azınlıkların tarihteki varlıklarını görünür kılan bir karşı-anlatı olarak ortaya atılıyordu. Liberal tarihçi ve entelektüellere göre Türkiye’nin farklı etnik ve dini kimliklerden oluşan çok kültürlü yapısını başından beri inkâr eden Kemalist cumhuriyet, bu çoğulcu ve kozmopolit yapıyı tahrip eden ‘başarısız bir proje’ olmuştu. Bu anlamda liberal tarihçi ve yazarlar kendilerini bazen zımnen bazen de açıkça devletin baskıcı ve hâkim tarih anlatısı karşısında halkın ve sıradan insanların ‘gerçeklerini’ ortaya koyan muhalif güçler olarak tanımlıyordu. Örneğin TESEV’in zorunlu göç çalışmasının hazırlayıcılarından Dilek Kurban kendisiyle konuyla ilgili yapılan bir röportajda şöyle diyordu: “Bugüne dek bize anlatılanlar, devletin ürettiği hikâyeler. Oysa bu kez mağdurlar konuştu, onların kendi sesleri, gerçek hikâyeleri yansıdı devletin yaptırdığı raporun bulgularına. Yerinden edilmişlerin anlatıları ilk kez resmi kayda geçti. Şimdi biz, o anlatıları devletin kendi raporundan okuma hakkımızı talep etmeliyiz” (17).</p>
<p>Görüldüğü gibi bu anlayışa göre Türkiye Cumhuriyeti’nin biri ‘doğru’ biri de ‘yanlış’ iki tarihi ve dolayısıyla Türkiye’nin ulusal kimliğine dair biri ‘doğru’ biri de ‘yanlış’ iki karşıt anlayış vardır. Ve bu noktada devlet yanlışını kabul edip doğru yolu bulmalıdır. Hâlbuki Foucault’nun da gösterdiği gibi tarihsel bilgi, içinde bulunulan siyasal ve toplumsal koşullara ve ihtiyaçlara göre bugünden geçmişe bakarak tekrar tekrar yeniden yazılan bir anlatıdır (18). Başka bir deyişle tarih bir bilgi kaynağı değil geçmişe dair bilginin siyasi ihtiyaçlara göre üretildiği bir mekanizmadır. Bu anlamda TESEV’in çalışmasının temsil ettiğini iddia ettiği ‘halkın gerçek hikâyeleri’ aslında tam da TESEV ve benzeri görüşteki liberal entelektüellerin zihinlerinde tasarladıkları geçmişteki suçlarından arınmış, yeni, saf ve temiz, liberal, çoğulcu, kozmopolit bir Türkiyelilik kimliğine dair fanteziyi desteklemeye hizmet edecek şekilde yansıtılmıştır. Kaldı ki, çalışmasının ‘bilimsel’ ve ‘objektif’ olduğunu yeri her geldiğinde vurgulayan ve bu bilimselliğine ve objektifliğine dayanak olarak ‘halkın gerçek hikâyelerini’ aktardığını iddia eden TESEV’in konuyla ilgili kitap ve raporu hazırlarken bu ‘gerçekler’den bazılarını yansıtmayı tercih edip bazılarını hasıraltı ettiği, görüşülen kişilerin bazı sorunlarını öne çıkarırken bazılarını yok saydığı ortadır. Hepsi de zorunlu göçe yol açan nedenler arasında yer alan ve sorun olmayı sürdüren kamusal alanda Kürtçe konuşma ve Kürtçe eğitim-öğretim yapma üzerindeki yasaklara ve silahlı çatışmanın devletin ‘af’ anlayışıyla çözülemeyeceğine dair Kürt hareketinin temel eleştirilerini dile getirmemiş olma ihtimali olmayan halkın -en azından belli bir kesimi- nedense TESEV’in ‘objektif’ ve ‘bilimsel’ çalışmasında sesini duyurma imkânı bulamamıştır. Yine neo-liberal kapitalizmin doğurduğu yapısal eşitsizliklere dair ‘gerçekleri’ eleştiren halk kesimlerine de TESEV’in çalışmalarında rastlanamamaktadır. Kısacası objektiflik ve bilimsellik iddiası vurgulandığının aksine siyaseten tarafsızlık anlamına gelmez. Tam tersine, objektiflik ve bilimsellik iddiası, üretilen bilginin söylemsel alandaki iktidarını pekiştirmek için başvurulan bir stratejidir. Bu anlamda, TESEV’in ‘objektif’ ve ‘bilimsel’ bir sivil toplum kuruluşu olmaktan ziyade dayandığı yeni tarihsellik anlayışı ve göstermeyi seçtiği ‘halkın gerçekleri’ aracılığıyla kendi siyasi programını ve çözüm önerilerini öne çıkarma mücadelesinde olan politik bir aktör olarak tanımlanması daha yerinde olacaktır. Peki nedir TESEV’in ve son yıllarda birçok liberal aydının öne çıkardığı bu siyasi proje?</p>
<p>Toplumsal uzlaşıyı, başka bir deyişle toplumsal adaleti tesis edebilmek için liberal aydınlar Türk vatandaşlığının kapsamının Kürtlüğün resmi bir kültürel azınlık olarak tanınması aracılığıyla genişletilmesini ve bu projenin sonucunda Türkiye üzerinde yaşayan halkların bundan böyle Türk değil Türkiyeli olarak tanımlanmasını öneriyor. Dolayısıyla bu öneriye göre Kürtler ancak bu genişletilmiş Türkiyelilik kimliğine tabi olmayı kabul etmeleri karşılığında devletçe resmen tanınacak bir nüfus grubu olarak görülüyor. Kuşkusuz, devletçe tanınmak uğruna bu genişletilmiş vatandaşlık tanımına tabi olmak şartı toplumsal uzlaşının ve adaletin sağlanmasına dair başka projeleri, örneğin Türkler ve Kürtlerin egemenlik paylaşımını veya Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde kendi kendilerini yönetme imkânını edinmesi gibi ihtimalleri perdeliyor ve görünmez kılıyor. Bu noktada, liberal projenin Kürtleri devletin kurucu unsuru ve devlet iktidarını paylaşan bir güç olarak tahayyül etmek yerine, Türk devletini ve Türk kimliğini çoğulcu ve kozmopolit yeni Türkiyelilik kimliği altında aklamayı ve Kürtleri de bu yeni çoğulcu kimlik kategorisine dâhil etmeyi amaçladığı söylenebilir.</p>
<p>Kuşkusuz, bu çoğulcu ve kozmopolit Türkiyelilik projesi liberallerin zamansallık algıları ile yakından ilişkilidir. Zira liberaller, bir yandan Türk devletini halkın çokkültürlü ve çoğulcu yapısını tarih boyunca gerek inkâr ederek gerekse şiddetle bastırarak sindirmeye çalışmakla suçlarken aslında gelecekteki Türkiye için aklanmış, saf ve temiz bir başlangıç tasarlamaktalar. TESEV’in çalışmasını hazırlayan yazarlar gibi birçok liberal aydın da bölgede yüz binleri göçe zorlayan devletin geçmişte yaptıklarını bir ‘utanç’ ve ‘onur kırıcı bir davranış’ olarak tanımlayıp toplumsal uzlaşı için devletin toplum önünde resmen özür dilemesini talep ediyorlar. TESEV’in zorunlu göç kitabının çözüm önerileri bölümünde toplumsal uzlaşının gerçekleşebilmesi için “OHAL döneminde bölgede yaşanan köy boşaltmalarının anayasal hakların ihlali niteliğinde olduğunun hükümet tarafından açıkça kabul edilmesi ve yerinden edilme sürecinde meydana gelen ve devletin sorumlu olduğu insan hakları ihlallerinin yine hükümet tarafından kamuoyu önünde kabullenilmesi” (19) gerektiği açıkça dile getiriliyor. TESEV demokratikleşme programının başında yer alan Etyen Mahçupyan da zorunlu göç çalışması için kaleme aldığı önsöz yazısında Türk devletinin Kürt soruna dair çarpık yaklaşımının “dar ve devletçi bir milliyetçilik çerçevesinde oluşan resmi vatandaşlık kimliğinden” kaynaklandığının altını çizdikten sonra sorunları görünmez kılan bu anlayışın devlet siyasetini tıkadığını ifade ediyor. Mahçupyan sözlerini “zorunlu göçün beklenmedik bir doğal afet olmayıp, bizzat bizlerin, yani sivil toplumun, payının da olduğu onur kırıcı bir toplumsal başarısızlık olduğunun farkına varmakta yarar var” (20) diyerek sürdürüyor. Ona göre çözüm “Türkiye’de farklı kimlikler arasındaki manevi bağı oluşturacak güven ortamının sağlanmasından” geçiyor.</p>
<p>Tüm bu açıklamalarda ortak olan birkaç çarpıcı nokta var. Bunlardan ilki geçmişte yapılan yanlışların sorumluluğunun üstlenilmesine yapılan vurgu. Şüphesiz burada geçmişte işlenen suçların ve yapılan yanlışların sorumluluğunun üstlenilmesi ve özrün dilenmesine yüklenen siyasi bir misyon var: Geçmişte yaşanan zulüm ve acıların ağır yükünden ve sorumluluğundan kurtulmak ve içinde yaşadığımız şu anı, şimdiki zamanı ve ulusu bir bütün olarak aklamak. Zira devlet geçmişte yaptıklarının hesabını verip sorunlara dair sorumluluğunu üstlendiği takdirde tam da liberal aydınların arzu ettiği temiz ve aklanmış gelecek düşü için şimdi, şu anda beyaz bir sayfa açmak söz konusu olabilecek. Farklı kimliklerden gelen insanları aynı toprakları paylaşmak ve ortak çıkar üzerinden Türkiyeli olmak adı altında yeniden buluşturmak da ancak geçmişin yükünden kurtulduktan sonra açılacak bu ‘beyaz sayfa’ sayesinde mümkün olacak. </p>
<p>Muhtemelen liberal aydınlarımızın da esin kaynağı olan ve daha önce benzerleri Amerikalıların Kızılderililer ve Siyahlardan veya Avustralyalıların Aborjinlerden özür dilemesi örneklerinde görülen temiz bir gelecek için geçmiş mezalimlerden dolayı ayıbını kabul edip yola devam etme politikası kuşkusuz geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ilişkiye dair ideolojik bir anlayışa dayanıyor. Elizabeth Povinelli’nin işaret ettiği gibi liberal zaman algısı, geçmişin şu an ve gelecek üzerindeki sürekli etkisini göz ardı ederek geçmişi, şimdiyi ve geleceği birbirleri üzerinde etkisi olmayan ayrı ve bağımsız birimlermiş gibi varsayıyor (21). Liberal ideolojinin bu çarpık zaman algısı da adeta bir özür ve bir tazminat yasası aracılığıyla geçmiş defterleri kapatmanın mümkün olduğu sanrısını yaratıyor. Amerika’nın eski dışişleri bakanı Condeleezza Rice, kendisine Amerika’daki siyahlara geçmişte yapılan ayrımcılıklar hakkındaki fikri sorulduğunda “geçmişteki acıları tekrar tekrar hatırlatmanın yararsız olduğunu; Amerika’nın geçmişin karanlığına değil geleceğin aydınlığına baktığını” söylemişti. Hâlbuki Amerika’daki Kızılderililerle Siyahların ve Avustralya’daki Aborjinlerin yaşamları ve tüm varlıkları sömürgeci güçler tarafından yüzyıllar boyunca gasp edildikten sonra gelen özür ve ödenen tazminat, çoktan mülksüzleştirilmiş ve yoksullaştırılmış Kızılderililerin Siyahların ve Aborjinlerin bugünkü yoksul, yardıma muhtaç ve oldukça kötü çalışma koşulları altında ve en düşük ücretler karşılığında emeklerini satmak zorunda bırakılan hallerini değiştirmemiştir. Zorunlu göç sonrası büyükşehirlere gelen Kürtler de benzeri bir durumla karşı karşıyadır. Evleri yakılıp ellerinden her şeyleri alınarak yollara sürülen bu insanlar mülksüzleştirilmiş, yoksullaştırılmış, önceden hiçbir toplumsal ve ailevi bağlantıları ve destek imkânları bulunmayan şehirlerde yaşamaya mecbur kalmışlardır. Zorunlu göçe maruz kalanlardan dilenecek özür ve onlara ödenecek tazminat, yerinden edilen bu insanların sürekli yoksulluk, sürekli yardıma ve dolayısıyla devlete ve yardım kuruluşlarına bağımlılık ve sürekli en kötü işlerde sorgusuz sualsiz çalışma mecburiyetinde olmakla geçen karanlık yaşamlarını değil ancak devletin ve pek duyarlı liberal aydınların vicdanını aydınlatıp rahatlatmaya yaramaktadır. Özür ve tazminat, hakiki anlamda toplumsal adaleti tesis etmeye değil yoksulluğu ve yoksunluğu süreklileştiren zorunlu göç sorununu unutturmaya, geçmişin hatırlanmak istenmeyen tozlu sayfalarına hapsetmeye hizmet eden stratejilerdir. </p>
<p>Toplumsal uzlaşı adı altında geçmişin unutturulmasının, sadece geçmişte yaşananlardan dolayı bugün sürmekte olan ve yapısal değişiklikler olmazsa gelecekte de sürecek sorunların üzerinin örtülmesine değil aynı zamanda Kürt hareketinin tüm bir mücadele tarihinin, geçmişten gelen talep ve beklentilerinin de yok sayılmasına hizmet ettiğini vurgulamak gerekir. Zira TESEV ve liberal aydınların birçoğuna göre Kürtlerin Türklerden farklı meşru bir kültürel ve etnik kimlik olarak tanınması yoluyla gerçekleşecek toplumsal uzlaşı ancak ve ancak Türk devletinin kanatları altında gerçekleşebilecek bir süreçtir. Bu da Kürt hareketinin kendisine yıllarca şiddet ve baskı uygulayan, köyleri boşaltıp evleri yakan, zorunlu göçlerle Kürtleri yerinden yurdundan eden Türk devletini tek şiddet tekeli, tek hukuk yapıcı kurum ve tek otorite olarak tanıması anlamına gelmektedir. Bu anlamda liberal projenin önerileri bir yandan Türk vatandaşlığına dair algı ve kapsamın genişletilmesinin gerekliliğini vurgularken bir yandan da üniter ulus-devleti normları ve hukuku belirleyen tek model olarak dayatmaktadır. Bu noktada devletin ve liberal çoğulculuk yanlısı aydınların ve sivil toplum kuruluşlarının son kertede aynı tekçi ulus-devlet anlayışında, aynı ulusal kimlik algısında ve ulusal çıkarları ve hayalleri paylaşmanın gerekliliğine dair aynı inançta buluştukları görülmektedir. Elizabeth Povinelli’nin de vurguladığı gibi “liberaller, azınlıkların farklılıklarını ve haklarını ancak bu farklılıkları yeni, aşkın ve tekçi bir ulus çatısı altında buluşturmak maksadıyla meşru olarak görür ve tanırlar. Dolayısıyla kimse liberal çoğulculuk söylemi ve fantezisinin kendine özgü bir ulus algısı ve bu algıyı besleyen bir milliyetçilik anlayışının olmadığını düşünmemelidir.” (22) </p>
<p>İşte böylesi bir liberal milliyetçiliğin tezahürü olarak TESEV’in çalışmasını hazırlayan yazarlar kitap boyunca toplumsal uzlaşının sağlanmasının devletin geçmişteki yanlışlarını kabul edip sorumluluk üstlenmesi kadar PKK üyelerinin koşulsuz bir biçimde silah bırakıp teslim olmasına bağlı olduğunu vurgulamışlardır. Daha önce de dile getirdiğim gibi TESEV’in çalışmasının sunduğu çözüm önerilerinden biri “PKK üyelerinin silahsızlandırıldıktan sonra bunların arasında <em>suç işlememiş</em> olanların topluma kazandırılmalarının önünün açılması için yasal düzenlemenin uygulanabilirliğinin incelenmesidir.” (23)</p>
<p>Şüphesiz burada neyin suç kimin suçlu olduğunun tanımını yapan güç Türk devleti olarak öngörülmüştür. Silahı bırakması ve operasyonlara son vermesi beklenen de Türk askeri değil tek taraflı olarak PKK üyesidir. Bu noktada dağdaki gerillanın yürüttüğü mücadelenin suç olduğuna kanaat getirip devletten af dilemesi beklenmektedir. Peki, eğer bu bir suç idiyse bunca mücadele niye verilmiştir? Dağdaki gerillayı buna ikna etmek zaten pek gerçekçi bir yaklaşım gibi gözükmemektedir. Kaldı ki, öncelikli mesele Kürt sorunundaki çözümsüzlüğün bir sonucu olarak ortaya çıkan PKK’nin silahsızlandırılıp silahsızlandırılmaması değildir. Öncelikle atılması gereken adım Kürt sorununun nedenlerinin ortadan kaldırılıp silahlı çatışmanın kendiliğinden gereksiz kılınmasıdır. Oysa liberal proje Kürt sorununun çözümünde önceliği PKK’nin silahsızlandırılmasına vererek bu karmaşık tarihsel ve siyasal sorunu bir af meselesine indirgemekte ve böylece yaşanan çatışmaların nedenlerine dokunmaksızın geçmişte olanları bir suç olarak tanımlayıp rafa kaldırmayı tasarlamaktadır. Bu noktada daha önce de bahsettiğim liberal uzlaşı politikalarının devletlere karşı yürütülen siyasi hareketlerin tüm bir mücadele tarihini yok sayan stratejisi daha da belirgin bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Liberal proje Kürt hareketinden bugüne kadarki tüm kazanımlarından vazgeçip son kertede devletin belirleyeceği koşulları kabul etmesi ve teslim olmasını ve geçmişten beri verilen ve halen sürmekte olan tüm mücadelesini bir kenara bırakmasını beklemektedir. Hâlbuki genelde Kürt sorununun özelde de zorunlu göçün bugün hem geniş halk kitleleri hem de liberal aydınlar tarafından bu kadar çok tartışılabilir olması bile her şeyden önce Kürt hareketinin bir kazanımıdır. Ancak bu kazanımlar sayesinde söz söyleyebilen liberal aydınlar ise Kürtlerden geçmişteki acılarını da geçmişteki mücadelelerini de unutup inkâr etmelerini ve onlar için öngördükleri ‘topluma kazandırma’ projesine dâhil olmalarını salık vermekteler. </p>
<p>Bu noktada liberal sivil toplumun kullandığı ‘topluma kazandırma’ tabirinin de tahakkümcü boyutlarına dikkat çekmek yerinde olacaktır. Zira şüphesiz ki, Kürtler toplumun hiç de dışında değildir. Kürtler, bir kısmı yoksul, bir kısmı işsiz, bir kısmı gerilla, bir kısmı zorunlu göçle gelinen şehirlerde vasıfsız işçi olarak ve daha birçok farklı konumda ve koşulda toplum içindeki varlıklarını ve mücadelelerini zaten sürdürmekteler. Burada liberallerin ‘topluma kazandırmak’tan kast ettikleri ise toplum içindeki varlıklarını ulus-devlet modeli ve neo-liberal sermaye düzeni ile bağdaşmayan biçimlerde sürdüren Kürtleri liberal tasarının öngördüğü bir topluma ve toplumsal projeye tabi kılmaktır. Bu liberal toplum tasarısında Kürtler’in yeri ucuz emek gücü ve yeni tüketiciler olarak belirlenmiştir. </p>
<p><strong>3.b) Liberal Çoğulcu Haklar Söyleminin ve Liberal Toplumsal Projenin Dışarıda Bıraktığı Sorunlar &#038; Adaletin ve Eşitliğin Sağlanmasına Dair Başka Siyasi Projelerin Görünmez Kılınması</strong><br />
Bu haliyle liberallerin Kürt sorununa yaklaşımı ve TESEV’in zorunlu göç sorununa dair çözüm önerileri birçok toplumsal problemi görünmez kılarken zorunlu göçe maruz kalan Kürtleri de devletin ve sivil toplumun yardımlarına ‘muhtaç’, yaralı ve zarar görmüş bir kurban ve mağdur kesim olarak değerlendirmektedir. Kendi projesini en ‘bilimsel’ ve ‘objektif’ proje olarak lanse edip kendisini adeta uluslar ve kurumlar üstü bir konumda tanımlayan TESEV’in zorunlu göç çalışması bu yaklaşımıyla da toplumsal adaletin sağlanmasına dair başka siyasal girişimleri marjinalleştirme ve hatta kriminalize etme sürecine destek vermiş olmaktadır. Örneğin toplumsal uzlaşı projesi kapsamında Kürtlerin kültürel haklarının tanınması talebini dile getiren TESEV’in çözüm önerileri arasında daha önce de bahsettiğim gibi Kürt hareketinin uzun zamandan beri dillendirdiği Kürtçe eğitim-öğretim imkânlarının isteyen herkese sağlanması veya Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde Kürtlere siyasi anlamda daha fazla özerklik verilmesi gibi görüşlere rastlanmamaktadır. </p>
<p>TESEV’in zorunlu göç çalışmasını hazırlayanlardan biri olan Dilek Kurban’la TESEV’de yaptığım kişisel bir görüşmede kendisine bu ve benzeri eleştirilerimi aktardığımda Kurban öncelikle kendisinin de Dersimli bir Kürt olduğunu dile getirdi; daha sonra TESEV’in çalışmasına yönelttiğim eleştirilerin birçoğuna katıldığını ve çalışma sonunda hazırlanan kitabın kendisine göre de aslında yetersiz olduğunu söyledi. Ne var ki, anadilde eğitim veya Kürtlere özerklik gibi devletin asla kabul etmeyeceği talepleri bu çalışmada dile getiremediklerini; çünkü eğer öyle yapsalardı marjinalize olacaklarını ve bu durumda devlet tarafından muhatap alınmayacaklarını bildiklerini de sözlerine ekledi. Kurban, amaçlarının devlet tarafından da ‘ciddiye alınan’ bir çalışma hazırlamak olduğunu vurguladı ve ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştıklarını ifade etti. Sonuç olarak TESEV’in, yayımladığı bu çalışma aracılığıyla her ne kadar tam anlamıyla yeterli olmasa da Kürt sorununa dair söylemsel alanı biraz olsun genişlettiğini vurguladı (24). </p>
<p>Ne var ki, herkes Dilek Kurban’ın bu görüşlerine katılmıyor. TESEV’in çalışmasına ve samimiyetine şüpheyle bakan birçok eleştirmen bu çalışmanın bu koşullar altında “elden gelen en iyi” çalışma olduğunu düşünmek bir yana TESEV’in meseleye yaklaşımının tam da Türk devletinin beklentileriyle örtüştüğünü ve devletin TESEV’i muhatap almasının Kürt hareketini marjinalleştirmek ve kriminalize etmek için başvurduğu bir strateji olduğunu iddia ediyor. Örneğin Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümünden Nazan Üstündağ kendisiyle yaptığım kişisel görüşmede TESEV’in Kürt hareketinin tüm çaba ve kazanımlarının altını oymaya niyetlendiğini ifade etmişti (25). Bu eleştiriyi dile getirenlere göre TESEV’in çalışması, tam da BM ve AB’nin baskısıyla zorunlu göçe maruz kalanların sorunlarını tanımaya mecbur kaldığı sırada devletin imdadına yetişmişti. Zira TESEV’in çalışması sayesinde devletin zorunlu göçe maruz kalanların temsilcisi olarak sorunla uzun süredir ilgilenen Kürt hareketinin bileşenleri Göç-Der, İHD, DTP gibi siyasal parti ve sivil toplum kuruluşlarını muhatap almasına gerek kalmamış oluyordu. Böylece devlet Kürt hareketini yine ‘marjinal’, ‘ideolojik’ ve ‘yasadışı’ olarak tanımlamayı sürdürüp TESEV’in ‘bilimsel’ ve ‘objektif’ çalışmasını zorunlu göçe dair sorunlarla ilgilendiğini göstermek için bölgedeki vali ve kaymakamlara dağıtabilecekti. </p>
<p>Öte yandan daha önce de değindiğim gibi TESEV’in çalışmasında devletin örgüt üyeleri ve yandaşları için kullandığı ‘suçlu’ tanımının ve ‘yasadışı’ kategorisinin aynen kabul edilmesi de bu tanımlara her zaman karşı çıkmış olan Kürt hareketinin bileşenlerinin tüm bir siyasal projesinin bir kez daha ‘suç’ kavramıyla anılmasına ve marjinalize edilmesine hizmet ediyordu. Hâlbuki aslında, yerlerinden edilen Kürtlerin devlet tarafından göçe zorlanmalarının başlıca gerekçesi de işte bu aynı ‘yasadışılık’ ve ‘suç’ tanımlarıydı. Köylüler ‘yasadışı’ bir örgüte yardım ettikleri ‘suçlamasıyla’ köylerini terk etmeye zorlanmışlardı. Yerlerinden edilen Kürtlerin birçoğunun geldikleri büyükşehirlerde hala potansiyel suçlu muamelesi görmelerinin, geçmişte örgüte yardım ettikleri iddiasıyla hala polis tarafından takibe alınıp zaman zaman da soruşturmalara uğramalarının, bunların hiçbiri olmasa bile toplumsal baskıya maruz kalma endişesiyle yerlerinden edilirken başlarına gelenleri hala özgürce ifade edememelerinin temel nedeni de devletin öngördüğü yasallık zemini ve yaptığı suç ve suçlu tanımıydı. Ne var ki, zorunlu göçün belki de en temel gerekçesi olan devletin Kürt hareketini ve PKK’yi suçlarken kullandığı yasal zeminin TESEV’in zorunlu göç çalışmasında sorgulanmak bir yana aynen kabul edildiği görülmektedir. Yani TESEV’e göre de PKK ‘yasadışı’ bir örgüttür; bu durumda PKK’ye yardım ettikleri için zorunlu göçe maruz kalanlar da ‘suçlularla işbirliği yapanlar’ olarak ortaya çıkmaktadır. Peki bu durumda TESEV’in konuya yaklaşımının zorunlu göçü Kürt köylülerinin suçlu ve işbirlikçi oldukları gerekçesine dayandıran devletten ne farkı kalmaktadır? İlginçtir ki, zorunlu göçten dolayı zarar görenlere destek olmak amacıyla yola çıktığını iddia eden TESEV, köyleri boşaltılan Kürtlerin suçlu ve işbirlikçi olmakla suçlanmasını yayımladığı çalışma boyunca sorgulamadan bırakmıştır. Belki de bu yaklaşımın bir sonucu olarak, devlet tarafından ‘yasadışı’ bir örgüte ve harekete yardım etmiş oldukları gerekçesiyle göçe zorlananların devletin nazarındaki ‘suçlu olma hallerinin’ göçle geldikleri yeni yerlerde de peşlerini bırakmaması ve süreklileşmesi sorunu TESEV’in çalışmasında büyük oranda es geçilmiştir. TESEV bunun yerine yine sadece meselenin sonuçlarına odaklanmayı tercih etmiş ve zorunlu göçle büyükşehirlere gelenleri yaşadıkları yoksulluk dolayısıyla hırsızlık, yankesicilik gibi suçlara eğilimliymiş gibi gösteren anlayışı eleştirmekle yetinmiştir.</p>
<p>Tüm bunlar aslında neden Göç-Der’in veya İHD’nin değil de TESEV’in zorunlu göç çalışmasının –görünüşteki bir takım itirazlara rağmen- devlet tarafından muhatap alındığını açıklamaktadır. Zira liberal uzlaşı tasarısına göre nihai egemen güç her zaman ulus-devlet ve sermaye düzeni olarak kabul edilmiştir. Bu tasarıda Kürtler, devletin özrünü alabilmek için işledikleri ‘suçlardan’ dolayı ‘af’ dilemek zorunda olan; sermayeden tazminat ve yardım alabilmek içinse ‘mağdur’, ‘zarara uğramış’ ve ‘yaralanmış’ olduklarını kanıtlamakla yükümlü kılınan, kısacası devlete ve sermaye güçlerine olan tabiyetleri ve bağımlılıkları süreklileştirilen bir kesim olarak resmedilmiştir. Liberal projeye göre nasıl ki, son kertede suçun ve suçlunun tanımını devlet ve sermaye yapıyorsa, kimin tazminat alabilmek için yeterince mağdur ve yoksun olduğu da devletin ve sermayenin kriterleri uyarınca belirlenecektir. Liberallerin önerisi özetle mağduriyetin ve mağdur olanların haklarının devlet tarafından tanınması talebine dayanmaktadır.</p>
<p>Hâlbuki, Amerikalı siyaset felsefecisi Wendy Brown’un da açıkça belirttiği gibi mağdurluktan ileri gelen hakların tanınması üzerinden kurulan kimlikler, bu kimlik kategorilerine dâhil olanları (yani bizim örneğimizdeki yerinden edilmiş Kürtleri) özgürleştirmek bir yana, tam tersine yaralı, zarar görmüş, acı çekmiş kurbanlar ve mağdurlar olarak devletin süreklileşen korumacılığının iktidarına tabi kılar (26). Peki mağduriyetin tanınması ve giderilmesine yönelik liberal tasarı toplumsal adalet ve uzlaşı için tek çözüm yolu mudur? Wendy Brown bir başka metninde bu soruya şöyle cevap vermektedir: “mağdur olmaktan kaynaklanan tazminatlar için yürütülen liberal aktivizm aslında bir ahlaki ve siyasi projedir ve tam da bu nedenle adaleti tesis etmeyi amaçlayan başka siyasi projelerle rekabet eder, onlara karşı çıkar ve hatta onları yerlerinden eder. Dolayısıyla kurbanların hakları için yürütülen liberal aktivizm yalnızca bir taktik değil aynı zamanda kendine özgü belli bir adalet anlayışına dayanan belli bir siyasi iktidar biçimidir” (27). Bu da liberal ve çoğulcu projelerin iddia edildiği gibi ‘evrensel’, ‘bilimsel’, ‘objektif’ ve dolayısıyla diğer tüm tasarı ve tahayyüllerin üstünde ‘aşkın’ bir anlayış değil, kendine özgü öncelikleri olan, öznel ve taraflı bir siyasi görüş olduğu anlamına gelmektedir. Ne var ki, liberaller kendi toplum tahayyüllerine atfettikleri ‘evrensellik’, ‘bilimsellik’, ‘objektiflik’ gibi sıfatları adalete dair başka anlayış ve projeleri sindirmek, bastırmak ve görünmez kılmak için ihtiyaç duydukları siyasi gücü perçinlemek için kullanmaktadır.</p>
<p><strong>4) Kadınların Hikâyeleri</strong><br />
Bu yazının başında da dile getirdiğim gibi, zorunlu göçlerle batıdaki büyükşehirlere gelip yerleşmeden önce zorunlu askerlik yapmadıkları için Türk diliyle hiç ilişkisi olmamış olan Kürt kadınlar, bugünkü büyükşehir yaşantısında belki de sesleri en az işitilen, yaşamları baskı altına alınan ve ayrımcılığa maruz kalan toplumsal kesimdir. Ne var ki, Kürt kadınların, dil bilmemeleri, kadın olmaları ve başka özel koşulları dolayısıyla yaşadıkları birçok problem, herkes için geçerli olacak ‘objektif’ ve ‘standart’ bir vatandaşlık ve ulus tahayyül eden liberal hakları yaygınlaştırma projesinin algı ve yaklaşım sınırlarının dışında kalmıştır.</p>
<p>Kuşkusuz, aralarında TESEV’inkinin de bulunduğu ve Türk devleti ile yerinden edilmiş Kürtleri uzlaştırmayı amaçlayan liberal projelerin amacı, farklı toplumsal kesimlerin özgün yapısal sorunlarını gidermek değil 1980’lerden beri bir güvenlik tehdidi olarak görülen Kürt nüfusunu ekonomiye iş gücü ve tüketici olarak katmaya yarayacak politikalar geliştirmektir. Dolayısıyla liberaller, yerinden edilmiş Kürtleri genellikle kendi içlerinde çeşitlilik göstermeyen homojen bir kategoriymiş gibi varsayıp farklı yapısal sorunlara değinmek yerine esasta bu nüfusun büyükşehirdeki yaşamının güvence altına alınıp böylece ekonomiye dâhil edilmesine dair projelere odaklanmışlardır. Ne var ki, Kürt sorununa böylesi bir yaklaşım yerinden edilmiş kişilerin geçmişte uğradıkları zararların bugün büyükşehirde verdikleri hayatta kalma mücadelesi üzerindeki halen devam etmekte olan etkilerini göz ardı etmektedir. </p>
<p>Sosyolog Nazan Üstündağ’ın da ifade ettiği gibi: “Zorunlu göçlere maruz kalan Kürtler, yetkililerin, sivil toplum kuruluşlarının ve akademisyenlerin nazarında Türkiye’deki üçüncü göç dalgası olarak değerlendiriliyor ve geçmişteki göçmenlerden yalnızca daha yoksul olmaları ve şehir yaşamına dair ‘cehaletleriyle’ farklılaştıkları vurgulanıyor. Şehir hayatına bir kere girdikten sonra, zorunlu göçle gelenler kalkınma ve dünya kapitalizmine dair daha büyük bir anlatının parçası haline geliyorlar; böylece maruz kaldıkları spesifik şiddet türleri ve ihlaller ve ‘göç etmelerine’ yol açan ana problemler görünmez hale geliyor ve kayda düşülmemiş olarak kalıyor. Yerinden edilmiş nüfuslara dair araştırmalarda da en çok üzerinde durulan noktalar daha ziyade bu insanların içindeki bulundukları yaşam koşulları, sorunları ve ilk etapta şehir yaşamında ayakta kalmalarının nasıl sağlanacağı oluyor” (28). </p>
<p>Peki, yerinden edilmiş kişilerin maruz kaldıkları spesifik şiddet türleri ve ihlallerinin ve ‘göç etmelerine’ yol açan ana problemlerin görünmez kılınması neye yol açıyor? Zorunlu göçe yol açan temel sorunların görünmez kılınması kuşkusuz her şeyden önce bu sorunların devam etmesine ve süreklileşmesine yol açıyor. Örneğin, sorunun Kürt dilinde eğitim yapmak ve kamusal alanda Kürtçe hizmet sağlamanın yasak olmasıyla ilgisi olduğuna değinilmemesi özellikle Kürt kadınların hem gündelik hayatta hem de kamu hizmetlerinden yararlanırken sürekli sıkıntı yaşadıkları gerçeğini görünmez kılıyor. Benzeri şekilde, TESEV’in zorunlu göç çalışmasında dile getirilen yerinden edilmiş kişilere devletin vermesi talep edilen tazminatlar, yerlerinden yurtlarından edilerek çoktan mülksüzleştirilmiş ve yoksulluğu süreklileştirilmiş Kürtlerin kötü çalışma koşulları altında düşük ücretler karşılığında ‘gönülsüzce’ emeklerini satmak zorunda kalmalarından dolayı uğradıkları zararları kapsamıyor. Oysa ne geçmişte uğranılan zararlar karşılığında maddi tazminat ödenmesi ne de psikolojik rehabilitasyon uygulanması zorunlu göçle büyükşehre gelenlerin süreklileşmiş alt sınıf olma halini de hayatta kalabilmek için sürekli ne iş olsa yapmak zorunda bırakılmaları durumunu da değiştirmeyecek. Hatta tazminat ve rehabilitasyon politikasının geçmişte yaşananların unutulması ve toplumsal uzlaşı sağlanması için yeterli görülmesinin, yoksulluğun ve emeğini satma zorunluluğunun süreklileşmesine doğrudan hizmet ettiği rahatlıkla söylenebilir. Bu anlamda TESEV’in zorunlu göç çalışmasının ortaya koyduğu çözüm önerilerinin neo-liberal kapitalizmin esnek fason üretim çarkını döndürebilmek için ihtiyaç duyduğu sosyal güvenlikten yoksun, sürekli hayatta kalma sınırında yaşayan ve en kötü koşullarda en düşük ücretlere çalışacak emek ihtiyacına yönelik beklentileri ile tamamen örtüştüğü görülmektedir.</p>
<p>Liberal bakış açısıyla devletin ve sermayenin bakış açılarının nasıl örtüştüğünü daha iyi görebilmek için herhalde zorunlu göçe maruz kalanların kendi deneyimlerine daha yakından bakmak yerinde olacaktır. Ben de makalenin bu son bölümünde, yazı boyunca dile getirdiğim görüş ve eleştirilerin gündelik hayattaki yansımalarını gözler önüne sermesi açısından zorunlu göçe maruz kalan üç kadınla daha önce gerçekleştirilmiş söyleşileri yeniden yorumlamaya çalıştım (29). Sabiha, Asiye ve Ayten (30) zorunlu göç sonrası İstanbul’a gelmişler ve burada etnik kimlikleri, cinsiyetleri ve sınıfsal konumları dolayısıyla birçok yapısal sorunla karşılaşmışlar. Sabiha, bir ‘terörist’ ve ‘suçlu’ olarak tanımlanmaktan korktuğu için göçe zorlanması sırasında yaşadığı olumsuz deneyimleri aktarmaktan her zaman kaçınmış. Asiye ise zorunlu göçle büyükşehirlere gelen birçok Kürt kadın gibi Türkçe konuşmasını bilmediği için sadece etnik kimliğinden değil cinsiyet konumundan dolayı da ayrımcılığa maruz kalmış. Ayten, köyleri askerler tarafından boşaltıldığı sırada her şeylerini yitiren ailesini İstanbul’da geçindirebilmek için emeğini enformel sektörlerde kötü ve güvencesiz çalışma koşullarında düşük ücretlere satmak zorunda kalmış. Ayten sadece alt sınıf olmaktan ve yoksulluğundan dolayı kapitalist sömürüye maruz kalmamış aynı zamanda genç bir kadın olarak iş yerinde sıklıkla uğradığı cinsel tacizlerle de baş etmesi gerekmiş.     </p>
<p><strong>4.a) Sabiha’nın Hikâyesi</strong><br />
Sabiha 34 yaşında dört çocuk annesi bir kadın. Van’da büyümüş. Köyü 1995’te Türk askerleri tarafından boşaltılıp yakılmış ve böylece kendisi de İstanbul’a gelmiş. Kendisine köyünün boşaltılması, İstanbul’a gelirken yaşadığı zorluklar ve İstanbul’a yerleştikten sonra başına gelenlere dair deneyimleri sorulduğunda bu anılarını sadece iyi tanıdığı ve güvendiği kişilerle paylaştığını söylüyor. Bir seferinde dışarıda otururken yaşadıkları yere çatışmalarda hayatını kaybetmiş bir Türk askerinin cenazesinin geldiğini, bu sırada komşularının onun da duyabileceği kadar yüksek sesle “Allah tüm Kürtlerin belasını versin” diye bağırdıklarını aktarıyor. O zaman kendisini çok kötü hissetmiş ve komşularına “neden böyle söylüyorsunuz?” diyerek kendisinin de üzgün olduğunu ama hepimizin insan olduğunu söyleme zorunluluğu hissetmiş. Sabiha’ya göre, komşuları her fırsatta onun ağzını yokluyorlar; çünkü onun bu sorulara ve çıkışlara nasıl karşılık vereceğini merak ediyorlar. Sabiha’nın söylediği belki de en çarpıcı şey İstanbul’a geldiklerinde haklarındaki dosyanın da onları takip ettiği. O yüzden yaşadıkları yerde kimseye buraya neden geldiklerini söylememiş. Soranlara, “kocam burada yeni bir iş buldu, o yüzden İstanbul’a geldik” demiş. Zaten gerçeği söylese de komşularının ona inanmayacaklarını, askerlerin köy yaktığını kabul etmeyeceklerini düşünüyor. Sabiha, bu anlamda devletin kendilerine hem eziyet ettiğini hem de bununla kalmayıp üstüne üstlük bir de suçladığını ifade ediyor.</p>
<p>Sabiha’nın hikâyesi, bir kişinin suçlanma, suçlu ve terörist damgası yeme kaygısıyla gerek geçmişte yaşadığı sıkıntıları gerek şu an içinde bulunduğu yoksunlukları aktaramamasının çarpıcı bir örneği. Burada zorunlu göçe maruz kalanların sesini bastırma ve susturma mekanizması örtülü bir toplumsal dışlanma tehdidi aracılığıyla geliyor. Kuşkusuz bu gerilim, İstanbul’a daha önce gelip yerleşen ve bölgede yaşanan çatışmaları devletin tek yanlı söylemleri aracılığıyla takip eden kesimlerle zorunlu göçle İstanbul’a yeni gelen Kürtler arasındaki aşılamamış güvensizlikten kaynaklanıyor. Halklar arasındaki bu güvensizlik devlet tarafından hemen her gün Kürtlerin ‘terörizm’ ve ‘yasadışılık’ ile ilişkilendirilmesinden besleniyor. Sabiha’nın bahsettiği gibi dosyaları da onlar nereye giderse onları takip ediyor. Burada dosyadan kast edilen belki sadece soruşturma dosyaları değil. Zira Kürtleri gittikleri her yerde bir yandan da ‘terörizmle savaş’ adı altında Kürt hareketine her gün lanetler yağdıran televizyonlar, gazeteler ve bu yayınların etkisi altındaki milliyetçi halk kitleleri takip ediyor. Sabiha’nın anlatımları bu anlamda sadece Kürtlerin sessizleştirilmesinin değil geçmişte yaşananlara gönderme yapılarak Kürtlerin suçluluk halinin süreklileştirilmesinin de çok çarpıcı bir örneği. İşte tam da bu noktada liberal aydınlarımızın suçun ve suçlunun tanımını yeniden yapmayı önermek yerine geçmişle hesaplaşmayı bir siyasal ‘af’ sorununa indirgemelerinin onları devletin söylemine yaklaştıran siyasi bir tercih olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. Böylece liberaller, devletin yıllardır siyasetini üzerine kurduğu iyi Kürt kötü Kürt ayrımını “suç işlememiş PKK militanlarına af uygulanıp bunların topluma kazandırılması için çalışmalar yapılmalıdır” önermesiyle yeniden üretiyorlar. Ve kuşkusuz Kürt sorununu bir siyasal af meselesi olarak görmek, Kürtlerin bu sürekleştirilen suçlu olma halini sadece biraz daha pekiştirmeye yarıyor.</p>
<p><strong>4.b) Asiye’nin Hikâyesi</strong><br />
Daha önce de değindiğim gibi zorunlu göç meselesiyle ilgilenirken dikkate alınması gereken bir diğer önemli nokta köy boşaltmalarını ve göçü yaşayan Kürt erkekler ve Kürt kadınların deneyimleri arasındaki farklılıklar. Türkçeyi zorunlu askerlik görevlerinde öğrenmek mecburiyetinde kalan Kürt erkeklerin aksine zorunlu göç mağduru Kürt kadınların birçoğu Türkçeyle ilk defa ancak göç sonrası geldikleri büyükşehirlerde karşılaşmışlar. Şüphesiz bu da Kürt kadınların şehir yaşamına ayak uydurmakta Kürt erkeklere göre daha büyük sorunlar yaşamasına yol açmakta. Bunların başında eğitim, adalet, sosyal güvenlik, sağlık gibi kamusal hizmetlere ulaşma konusunda yaşanan sorunlar gelmekte. Özellikle Kürt kadınlar kamu kurumlarına giderken onlara eşlik edecek Türkçe bilen bir tanıdık bulamadıkları (veya yalnız gitmeyi tercih ettiklerinde) bu sorun çok daha görünür olmakta. Türkçe bilmedikleri için mahkeme, hastane gibi kamu kuruluşlarında Kürt kadınlar sıklıkla hakarete ve aşağılanmaya maruz kalıp ayrımcı muamele görmekteler. Bunun sonucu olarak Kürt kadınların bir kısmı zorunlu olmadıkça kamu kurumlarına hiç gitmemeyi seçebilmektedir. Örneğin, Göç-Der’in yaptığı araştırmaya göre sağlık problemleri ve özellikle jinekolojik sorunlardan şikâyet eden Kürt kadınların hastaneye gitme oranı son derece düşüktür (31). Ayrıca Kürt kadınların Türkçeyle belki de hayatlarındaki ilk karşılaşmalarının köy boşaltma ve yakma anı olduğu da hatırlanmalıdır. Bu travmatik deneyim Kürt kadınları devletle her karşılaşmalarında ve kamu kurumlarına her gidişlerinde rahatsız etmektedir.</p>
<p>Asiye’nin hikâyesi de kamusal alanda kendisini ana dilinde ifade etme imkânından yoksun bırakılma deneyiminin çarpıcı bir örneği. Zorunlu göçlerle İstanbul’a gelen 55 yaşında bir Kürt kadın olan Asiye, köyleri Türk askerleri tarafından boşaltılmadan önce Türkçeyi bilmiyormuş. Şimdi, İstanbul’da bu kadar uzun süre kalmış olmasına karşın hala Türkçe öğrenmemek ve konuşmamak için direniyor. Çünkü Türk dilinin, onları sürgüne gönderen zalimlerin dili olduğunu düşünüyor. Ne var ki, Türkçe konuşmadığı için Asiye İstanbul’da birçok güçlükle karşılaşmış. 17 yaşındaki kızı Meryem ile yapılan söyleşide Meryem İstanbul’a geldikleri ilk yıl yaşadıkları deneyime dair bir anılarını anlatıyor. İlk yıl koca şehirde Kürtçe bilen bir yakınları olmamasından dolayı büyük sıkıntı çektiklerini dile getiriyor. Meryem, o yıl bir gün işi dolayısıyla annesini evde yalnız bırakmış. Akşam eve döndüğünde annesini korkudan deliye dönmüş halde bulduğunu söylüyor. Çünkü annesi kızının sesini işitemeyince ve o an derdini anlatabileceği hiç kimsesi olmadığını hissedince paniğe kapılmış. Sokağa çıkmış ve evin uzağında, Kürtçe bilen tek kişi olan Vanlı bir bakkala gitmiş. Sırf Kürtçe konuşabilmek, dilinin, söylediklerinin anlaşıldığını hissedebilmek için. Asiye sonra eve dönmüş, ama Meryem gelene kadar korkusu geçmemiş. Meryem eve geldiğinde annesinin hala titrediğini söylüyor.</p>
<p>Asiye bugün hala aynı sıkıntıları yaşamaya devam ediyor. Çünkü Kürtçenin kamusal alanda kullanımı ve eğitim dili olması yönündeki engeller devam ediyor. Liberal aydınlar ise bu insanların yerlerinden edilmelerinin zaten ana gerekçelerinden birinin onların Kürtçe konuşmaları olduğunu görmezden geliyor. Liberaller, zorunlu göçün nedenleri arasında yer alan Kürtçe üzerindeki yasakların bugün hala geçerli olduğu, yani zorunlu göçe yol açan koşulların hala ortadan kalkmadığı bir durumda zorunlu göçün gerekçelerini ortadan kaldırmak yerine yine sadece sorunun sonuçlarına bakmayı yeğliyorlar. Örneğin TESEV’in çalışmasında Türkçe bilmedikleri için sıkıntı yaşayanlar için önerilen çözümler onlara ‘rehabilitasyon’ uygulamak ve sağlık kuruluşlarında hastalara Türkçenin yanında Kürtçe bilgilendirmenin yapılmasından ibaret.</p>
<p><strong>4.c) Ayten’in Hikâyesi</strong><br />
Kuşkusuz yerinden edilmiş Kürt toplulukların geldikleri büyükşehirlerde karşı karşıya kaldıkları en hayati sorunların başında yoksulluk geliyor. Zira zorunlu göçler sonucunda büyükşehirlere gelen Kürtlerin büyük çoğunluğu, buraya vardıklarında hayatta kalabilmek için her türlü işi kabul edecek derecede mülksüzleştirilmiş ve yoksullaştırılmış durumda bulunuyorlar. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Araştırmaları Enstitüsü’nün bulgularına göre yerinden edilmiş Kürt kadınların %70’i enformel sektörlerde çalışıyor.</p>
<p>Ayten de onlardan biri. 19 yaşında. Köyleri boşlatıldığında henüz 6 yaşındaymış. Birçok kasaba ve şehirde geçici süreler kaldıktan sonra 9 yaşındayken ailesiyle beraber İstanbul’a gelip yerleşmişler. Ayten İstanbul’a geldiklerinin henüz ilk ayından itibaren çalışmaya başlamış. Çoğunlukla tekstil fabrikalarında oldukça kötü çalışma koşulları altında emeğini satmak zorunda kalmış. Hiçbir zaman sigortası yapılmamış ve birçok arkadaşı gibi o da aylar boyunca maaşını alamadığı gibi işten de kovulmuş. Ayten ayrıca birçok defalar işverenlerin kendisine yaptığı kötü ve yoz yaklaşımlardan dolayı işten ayrılmak zorunda kalmış. Ayten’in kötü ve yoz yaklaşımlardan ne kast ettiği ise kendi anlatımlarında daha da belirginleşiyor. Ayten haftanın 6 günü, günde 14 saat çalışmak zorunda olduğunu söylüyor. Eğer dikişte en ufak bir yanlış yaparsa parasını alamadığını; çünkü parça başına ödeme yapıldığını ve yanlış dikilen parçanın maaşından düşüldüğünü anlatıyor. Çalıştığı yerin havalandırması bozuk, ısıtması da yetersiz. İş yerinde Kürtçe müzik dinlemek ise işveren tarafından yasaklanmış. Ama onun için en rahatsız edici şey işverenlerin kadın işçilere karşı yoz ve bozuk davranışları.<br />
İşverenlerin yoz davranışlarından Ayten’in kast ettiği cinsel taciz ve Ayten bu nedenle birçok defalar işini bırakmak zorunda kalmış. Ne var ki, tüm bu olumsuz koşullara karşın Ayten çalışmaya devam etmek zorunda; çünkü başka seçeneği yok. Liberal aydınların toplumsal uzlaşı için öngördüğü ‘mağdurlara’ sağlanacak bir seferlik tazminat ve rehabilitasyon gibi yardımlar Ayten ve ailesinin süreklileştirilmiş yoksulluğunu ve bundan dolayı emeğini satma zorunluluğunu maalesef ortadan kaldırmıyor. </p>
<p>Aslında Türkiye’deki liberal aydınların yerinden edilmiş Kürtlerin geçmişte devletin yaptıkları dolayısıyla yoksulluklarının sürekleştirilmiş olduğunu görmezden gelen bakışı Amerika’daki kölelik karşıtı liberal aydınların siyahlara bakışını çağrıştırıyor. Amerikalı eleştirel feminist Saidiya Hartman Amerikan iç savaşının sonunda köleliğin kaldırılıp siyahların da tıpkı beyazlar gibi liberal düzenin herkesle eşit haklara sahip eşit vatandaşlar olarak tanınmasının siyahları özgürleştirmediğini, sadece köleliğin biçimini değiştirdiğini oldukça çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriyor. Zira yüzyıllarca süren kölelik döneminde büyük oranda yoksullaştırılmış ve mülksüzleştirilmiş olan siyahların haklar ve ödevlerde ‘eşit’ vatandaşlar olarak ortaya çıkması onların içinde bulundukları toplumsal ve ekonomik eşitsizlikleri görünmez kılmaya hizmet etmiş ve yoksul siyahları ‘özgür’ işçiler olarak emeklerini en kötü koşullarda satmak zorunda bırakarak kapitalist sömürü düzenine mahkûm etmiştir (32).  </p>
<p>Bu noktada liberallerin geçmişte köleleştirilen siyahlardan veya zorunlu göçlerle köyleri boşaltılan halklardan özür dilenmesi, onlara tazminat ödenmesi ve kültürel ve hukuki eşit haklardan yararlandırılması yönündeki ‘yardımsever’ çabalarının bedelinin ezilen halklar için oldukça ağır olduğu ortaya çıkmaktadır. Liberallerin dileyecekleri özür ve verecekleri tazminat karşılığında ezilen halklardan beklediği, hem şu anki yoksulluklarının geçmişte uğradıkları yıkımlardan kaynaklandığını hem de bugüne değin verdikleri toplumsal mücadeleyi de unutmaları, silmeleri ve yok saymalarıdır. Liberal bakış açısına göre toplumsal uzlaşı tam da bu noktada geçmişte zulüm uygulayanların zulümlerinin yok sayılması ve unutulması ama bu zulmün yol açtığı yapısal ekonomik ve toplumsal eşitsizliklerin sürdüğü bir düzenin zulme uğrayanlarca kabul edilmesiyle sağlanacaktır. Kısacası, liberallerin kültürel ve hukuki alanda eşitlik çağrıları aslında toplumsal ve ekonomik anlamdaki yapısal ve süreklileştirilmiş eşitsizliklerin görünmez kılınması çabasının parçasıdır. Bu noktada liberalizmin öngördüğü ‘insani’ yaklaşımın insana ve topluma dair sosyalist, anarşist, otonomcu, özerklik yanlısı daha birçok siyasal projeyi kasti olarak görünmez kılmaya çalıştığı açıkça görülmektedir.</p>
<p>Kürtlerin kültürel ve yasal haklarının Türklerle eşit bir biçimde tanınması çağrılarıyla dolu TESEV’in zorunlu göç çalışmasının çoktan mülksüzleştirilmiş ve yoksullaştırılmış Kürtlerin emeklerini hayatta kalabilmek için oldukça kötü koşullarda satmak zorunda kalması sorununa değinmemesine de şaşmamak gerekir. Zira, TESEV ve dünyadaki benzeri liberal düşünce kuruluşlarının ve insani yardım örgütlerinin neo-liberal kapitalizmin her türlü sosyal güvenlik hakkını emekçilerin ellerinden alan, emekçilerin örgütlenme imkânlarını ve yapısal değişiklik çabalarını bastıran anlayışını hiçbir zaman sorunsallaştırdığına rastlanmamıştır. Tam tersine, ‘tazminat’ ve ‘insani yardım’ gibi araçlar neo-liberal kapitalizmin esnek üretim mekanizmasının geçici ve düşük kar marjlı işler için ihtiyaç duyduğu rezerv işsizler ordusunu beslemek için geliştirilmiş tekniklerdir. Böylece nüfusun en yoksul geniş bir kesimi eğitim ve sağlık hizmetleri ve işsizlik maaşı gibi kapsamlı sosyal güvencelerden yoksun bırakılarak sürekli hayatta kalma sınırında ve her zaman yardıma muhtaç olarak tutulmakta, böylece bu geniş toplumsal kesim çok düşük bir maliyetle neo-liberal kapitalist ekonomi içindeki en zor, düşük ücretli ve güvencesiz işlerde çalışmayı kabul edecek hale getirilmektedir. Örneğin iş güvencesinden söz etmenin mümkün olmadığı Tuzla tersanelerinde çalışan en kalabalık gruplardan birinin zorunlu göçle gelen Kürtler olmasının nedenlerinden biri, işte bu anlayışın sonucu olarak ortaya çıkan hayatta kalmak için emeğini satmak zorunluluğudur. Bu ekonomik ve yapısal sorunları incelemek yerine görmezlikten gelen çağımızın liberal düşünce kuruluşları ile insani yardım dağıtan sivil toplum örgütleri aslında neo-liberal ekonominin sürdürülebilirliğini sağlayan, neo-liberal zihniyetin en çok ihtiyaç duyduğu yapılar olarak ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Halbuki, belki de gerçekten insani olan, yardım ve tazminat dağıtan bir insani maskenin ardında acımasız bir kapitalizm ve eşitsizlik savunusu yapmak değil herkesin eğitim, sağlık, adalet, sosyal güvenlik gibi hizmetlerden kapsamlı bir biçimde yararlandığı ve güvencesiz, sigortasız işlerde, cinsel tacize ve aşağılamalara maruz kaldığı halde sırf hayatta kalabilmek için kimsenin emeğini satmak zorunda kalmadığı bir düzendir. </p>
<p>Ne var ki, Ayten’in hikâyesinde apaçık bir biçimde ortada olduğu gibi, Ayten ve onun gibi zorunlu göç sonrası büyükşehirlere yerleşmiş olan Kürtler, sanki içinde bulundukları yoksulluk halinden köylerini boşaltıp evlerini yakan Türk askerleri ve bu savaşa destek veren Türk sermayesi değil de kendi kendileri sorumluymuş gibi varsayılmakta, dolayısıyla yoksullukları ve yoksunluklarının üstesinden gelmek noktasında ‘özgür’ vatandaşlar olarak görülmekteler. </p>
<p><strong>Sonuç:</strong><br />
Bu yazı boyunca çoğulcu liberal tasarı ve tahayyüllerin sınırlarını göstermeye çalıştım. Belki daha da önemlisi, çoğulcu liberal siyasi projenin toplumsal adalet ve uzlaşıya dair başka birçok tasarı ve tahayyülü susturup görünmez kılma aracı olarak iş görebileceğini gözler önüne sermeye çabaladım. Artık açık bir şekilde görüldüğü üzere liberal uzlaşı projesi yerinden edilmiş kişilerin maruz kaldığı ihlallerin ve şiddetin özel biçimlerini, bu şiddetin farklı toplumsal kesimler üzerindeki farklı etkilerini ve zorunlu göçe yol açan temel nedenleri teşhis edememekte/etmemektedir. Öte yandan, zorunlu göçe maruz kalan Kürtler hala geçmişte yaşadıkları acı ve sıkıntılardan bahsedememekte, kendilerini kamusal alanda Kürtçe olarak ifade edememekte ve anadillerinde eğitim alamamakta, son derece olumsuz şartlarda düşük ücretler karşılığında çalışmak zorunda kalmakta ve hala suçlu muamelesi görüp cezai takibata uğramaktadır.</p>
<p>Ne var ki, Kürt sorununun çözümüne yönelik liberal bakış açısı, Kürtlerin bugünkü yoksulluk, yoksunluk ve sıkıntılarının temel kaynağı olan geçmişte yaşadıkları baskı ve ayrımcılığın bugün hala sürmekte olan etkilerini yok sayarak gizlemektedir. Böylece liberal proje, geçmişte köyleri boşaltılarak mülksüzleştirilen ve yoksullaştırılan yerinden edilmiş Kürtlerin kapitalist emek sömürüsüne ve devlet ve STK yardımlarına bağımlılığının süreklileştiği bir düzeni onaylamaktadır. Dahası, liberal çoğulcu proje, Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde özerk bir biçimde kendi kendilerini yönetmeleri ve devlet yönetiminde egemenliği Türklerle paylaşmaları gibi toplumsal uzlaşıya dair başka siyasi projeleri ve sosyal adalete dair sosyalist, anarşist, özgürlükçü, otonomcu başka birçok tasarı ve tahayyülü geri plana iterek marjinalize ve kriminalize etmektedir. </p>
<p>TESEV bu anlayışın son bir örneğini 2006’da yayımlanan zorunlu göç çalışmasının ardından konuyla ilgili olarak 2008 Temmuz ayında yayımladığı <em>Zorunlu Göç Mağdurlarına Destek, Hizmet ve Yardım Veren Kurum ve Kuruluşlar İçin Yol Gösterici Kılavuz </em>adlı yeni broşürle vermiştir (33).  Bu kılavuz aracılığıyla TESEV kendisini zorunlu göç meselesiyle ilgilenen tüm diğer kurumların üzerinde yer alan adeta kurumlar üstü bir otoriteymiş gibi konumlandırmakta ve zorunlu göçle ilgilenmenin ‘kurallarını’, ‘doğru ve yanlışlarını’ konuya eğilen diğer STK’lara öğretme/dayatma çabasına soyunmaktadır. Her zamanki gibi ‘bilimsellik’ ve ‘objektiflik’ maskesi altına sığınan TESEV’in diğer STK’ları kendi normlarına tabi kılmaya yönelik bu girişiminin, zorunlu göçe maruz kalanları ‘mağdur’ değil direniş halindeki siyasi aktörler olarak kabul eden ve sorunun ‘destek’ ve ‘yardımlar’ ile değil Türkiye’nin anayasal ve siyasal alanda gerçekleştirmesi gereken yapısal dönüşümler ile çözülebileceğini vurgulayan birçok başka görüş, yaklaşım ve siyasal tasarının geri plana itilmesine ve etkisizleştirilmesine zemin hazırladığı açık bir gerçektir. </p>
<p>Sonuç olarak, zorunlu göçe maruz kalanları ‘mağdur’ olarak algılayan bir insani yardım ve liberal çoğulculuk zihniyetince gerçekleştirilecek her türlü müdahale, Kürtlerin maruz kaldığı ayrımcılık ve sömürülere karşı verdikleri mücadelenin tarihini yok yasayarak Kürtleri devamlı yoksun ve yoksul, dolayısıyla devletin korumacılığına ve sermayenin yardımına sürekli muhtaç bir kitle haline getirmeye hizmet edecektir. Bu anlamda liberal düşünce kuruluşları ve yoksullara ve mağdurlara ‘yardım’ amacıyla kurulan sivil toplum örgütleri, ulus-devlet sisteminin tekçi hukuk ve kimlik anlayışını onaylamakta ve neo-liberal kapitalist ekonomik modelin ihtiyaç duyduğu güvencesiz işgücünün sürekliliğini sağlamaya katkıda bulunmaktadır.</p>
<p>Peki, böylesi bir yaklaşım biçimine karşı koymak için ne yapmalıdır? Bu noktada belki de yapılması gereken ilk eylem toplumsal uzlaşı ve barışa dair liberal projenin aslında birçok başka proje ve çözüm önerisinden sadece biri olduğunu ifşa etmek ve toplumsal ve siyasal adalet ve eşitliğin sağlanmasına yönelik tüm diğer tasarı ve fikirleri yeniden hatırlamaktır. Anti-kapitalist, anti-militarist, ulus-devletin sınırlarıyla sınırlandırılmamış zihinlerin ürettiği toplum tasarılarının görünür kılınması, katılaşmış tahakküm ilişkilerinin, eşitsizliğin ve adaletsizliğin üstesinden gelmek yolunda kuşkusuz iyi bir başlangıç olacaktır. </p>
<p><strong>Notlar:</strong><br />
<em>1)  Burada TESEV’in raporunda ve konuyla ilgili birçok başka çalışmada kullanılan ‘zorunlu göç mağduru’ tabiri yerine ‘zorunlu göçe maruz kalan’ tabirini bilinçli olarak tercih ediyorum, zira ilk tabirde, tam da liberal insani yardım kuruluşlarının öngördüğü gibi sorun, bir mağduriyet ve o mağduriyetin giderilmesi üzerinden tanımlanıyor. Kuşkusuz böylesi bir yaklaşım da mağdur olanları, o mağduriyeti gidermesi beklenenlerin insafına tabi kılan bir ideolojiyi destekliyor. Oysa sorun bir mağduriyet ve o mağduriyetin giderilmesinden öte daha yapısal siyasal ve toplumsal boyutlara sahip. Ben burada, (siyasi tercihleri dolayısıyla) zorunlu göçe maruz kalanlar tabirini kullanarak hem soruna kaynaklık eden siyasi şiddetin altını bir kez daha çizmeye hem de zorla göç ettirilenlerin pasif bir mağduriyetin nesnesi değil aktif bir siyasal direnişin öznesi olduklarını vurgulamaya çalıştım. </p>
<p>2)  TESEV Demokratikleşme Programı sorumlusu Dilek Kurban ile kişisel görüşme, Haziran 2007</p>
<p>3)  HUNEE (Hacettepe Üniversitesi Nüfus Araştırmaları Enstitüsü) Raporu, Türkiye Göç ve Yerinden Olmuş Nüfus Araştırması, Aralık 2006, bkz: http://www.hips.hacettepe.edu.tr/tgyona/TGYONA_rapor.pdf</p>
<p>4)  Örneğin bkz: Mehmet Barut, Göç-Der: Zorunlu Göçe Maruz Kalan Kürt Kökenli T.C. Vatandaşlarının Göç Öncesi ve Göç Sonrası Sosyo-Ekonomik, Sosyo-Kültürel Durumları, Askeri Çatışma ve Gerginlik Politikaları Sonucu Meydana Gelen Göçün Ortaya Çıkardığı Sorunlar ve Göç Mağduru Ailelerin Geriye Dönüş Eğilimleri Araştırması ve Çözüm Önerileri, İstanbul, 2001</p>
<p>5)  Türkiye Barışını Arıyor Konferansı, Sonuç Bildirgesi, Haziran 2007. Konferans tebliğleri daha sonra Aram Yayıncılık tarafından Türkiye Barışını Arıyor: Ya Gerçek Demokrasi Ya Hiç adıyla kitaplaştırıldı.</p>
<p>6)  Veysel Eşsiz, Derya Demirler, “Zorunlu Göç Deneyimini Kadınlardan Dinlemek: Bir İmkân ve İmkânsızlık Olarak Dil”, Cinsiyet Halleri: Türkiye’de Toplumsal Cinsiyetin Kesişim Sınırları içinde, der. Nil Mutluer, Varlık Yayınları, 2008</p>
<p>7)  Sally Merry, Human Rights and Gender Violence: Translatin International Law into Local Justice, s. 224-227</p>
<p>8.)  Aker, A. Tamer; Çelik, Ayşe Betül; Kurban, Dilek; Ünalan, Turgay; Yükseker, Deniz, Haziran 2006, Zorunlu Göç ile Yüzlesmek: Türkiye’de Yerinden Edilme Sonrası Vatandaşlığın İnşası”, http://tesev.org.tr</p>
<p>9)  Çelik, Ayşe Betül; Kurban, Dilek; Yükseker, Deniz, Haziran 2006, TESEV Raporu: Güvensizlik Mirasının Aşılması: Devlet ve Yerinden Edilmiş Kişiler Arasında Toplumsal Mutabakata Doğru, http://tesev.org.tr</p>
<p>10)  “TESEV Hakkında”, www.tesev.org.tr,.</p>
<p>11) “Demokratikleşme Programı”, www.tesev.org.tr</p>
<p>12)  TESEV, Zorunlu Göç ile Yüzleşmek: Türkiye’de Yerinden Edilme Sonrası Vatandaşlığın İnşası”</p>
<p>13)  Bilgin Ayata, Deniz Yükseker, “A Belated Awakening: National and International Responses to the Internal Displacement of Kurds in Turkey”, New Perspectives on Turkey, Bahar 2005, No:32, s.16 (Yazarların bu konudaki Tükçe metni için ayrıca bkz: Bilgin Ayata ve Deniz Yükseker. “İnkar Siyasetinden ‘İdare’ Politikasına: Kürtlerin Zorunlu Göçü”. Birikim Dergisi. Sayı: 213, Ocak 2007)</p>
<p>14)  Hasan Cemal, Kürtler, Doğan Kitap, İstanbul, 2003</p>
<p>15)  “Birleşmiş Milletler Ülke İçinde Yerinden Olmuş Kişilerle İlgili Yol Gösterici İlkeler”, (United Nations Guiding Principles on Internally Displaced Persons), www.un.org &#038; http://ochaonline.un.org/webpage.asp?Page=660&#038;Lang=en</p>
<p>16)  TESEV, Zorunlu Göç ile Yüzleşmek: Türkiye’de Yerinden Edilme Sonrası Vatandaşlığın İnşası”, s. 277</p>
<p>17)  Dilek Kurban, (HÜNEE yerinden olmuş kişiler raporu üzerine) “Raporun Söylemedikleri”, Radikal 2 Gazetesi, 31 Aralık 2006 –vurgu benim tarafımdan eklenmiştir</p>
<p>18)  Michel Foucault, The Archeology of Knowledge, Pantheon Press, 1982, (Türkçesi: Bilginin Arkeolojisi, Birey Yayıncılık)</p>
<p>19)  TESEV, Zorunlu Göç ile Yüzlesmek: Türkiye’de Yerinden Edilme Sonrası Vatandaşlığın İnşası”, s.283</p>
<p>20)  TESEV, Zorunlu Göç ile Yüzlesmek: Türkiye’de Yerinden Edilme Sonrası Vatandaşlığın İnşası”, s.7</p>
<p>21)  Liberal çoğulcu söylemde geçmişin, şimdiden ve gelecekten ayrıştırılması meselesine dair ayrıntılı bir analiz için Elizabeth Povinelli’nin, çevirisini benim yaptığım ve Siyahi Dergisi’nin 9. sayısında yayımlanan “Utanmaksızın: Avustralya, Amerika Birleşik Devletleri ve ‘Yeni’ Kültürel Tek Yanlılık” başlıklı makalesine bakılabilir. Türkiye’deki Kürt sorunuyla da ilişkilendirilebilecek önemli tespitlerin bulunduğu bu makaleye aynı zamanda www.davetsizmisafir.org sitesinden de ulaşılabilir. Makalenin orjinali “Without Shame: Australia, the<br />
United States and the ‘New’ Cultural Unilateralism” başlığıyla The Australian Law Journal’ın Haziran 2005 sayısında yayımlanmıştır.</p>
<p>22)  Elizabeth Povinelli, “The State of Shame: Australian Multiculturalism and the Crisis of Indigenous Citizenship”, Critical Inquary 24. sayısı içinde, Kış 1998 </p>
<p>23)  TESEV, Zorunlu Göç ile Yüzlesmek: Türkiye’de Yerinden Edilme Sonrası Vatandaşlığın İnşası”, s. 277</p>
<p>24)  Dilek Kurban ile kişisel görüşme, TESEV, Karaköy, Haziran 2007</p>
<p>25)  Nazan Üstündağ ile kişisel görüşme, Boğaziçi Üniversitesi, Haziran 2007</p>
<p>26)  Wendy Brown, “Suffering the Paradoxes of Rights”, Left Legalism, Left Critique içinde, ed. Wendy Brown ve Janet Halley, 2002, s. 424</p>
<p>27)  Wendy Brown, “The Most We Can Hope For? Human Rights and The Politics of Fatalism”, The South Atlantic Quarterly içinde, 103:2/3, Bahar/Yaz 2004, s. 453</p>
<p>28)  Nazan Üstündağ, “The Construction of Witnessing Voices and the Representation of Violence and Loss”, Paris Kürt Enstitüsü tarafından organize edilen ‘The Stakes at Issues with Turkey’s Application for Membership of the European Union’ başlıklı sempozyumda sunulan makale. </p>
<p>29)  Burada değindiğin hikâyeler, yerinden edilmiş Kürt kadınlarla röportajlar gerçekleştirerek konuya dair akademik çalışmalar yapmış olan araştırma görevlileri Veysel Eşsiz’in ve maalesef çok genç yaşta bir trafik kazasında kaybettiğimiz Derya Demirler’in aktardıklarına dayanıyor. Bu vesileyle Derya’nın görüşlerini bir kez daha dile getirip yeniden yorumlamanın onun anısını yaşatmaya katkıda bulunacağına inanıyorum. Konuyla ilgili kaynak olarak yararlandığım ana makale Veysel Eşsiz ve Derya Demirler’in Varlık Yayınları’ndan çıkan ve Nil Mutluer tarafından derlenen Cinsiyet Halleri (2008) kitabında yer alan “Zorunlu Göç Deneyimini Kadınlardan Dinlemek: Bir İmkân ve İmkânsızlık Olarak Dil” başlıklı çalışmaları. </p>
<p>30)  Eşsiz ve Demirler, görüşülen kadınların isimlerinin onları herhangi bir tehlikeye düşürmemek için değiştirildiğini not olarak düşüyorlar.</p>
<p>31)  Mehmet Barut, Göç-Der: Zorunlu Göçe Maruz Kalan Kürt Kökenli T.C. Vatandaşlarının Göç Öncesi ve Göç Sonrası Sosyo-Ekonomik, Sosyo-Kültürel Durumları, Askeri Çatışma ve Gerginlik Politikaları Sonucu Meydana Gelen Göçün Ortaya Çıkardığı Sorunlar ve Göç Mağduru Ailelerin Geriye Dönüş Eğilimleri Araştırması ve Çözüm Önerileri, İstanbul, 2001</p>
<p>32)  Saidiya Hartman, Scenes of Subjection, Oxford University Press, 1997, s.120-121</p>
<p>33)  TESEV, Zorunlu Göç Mağdurlarına Destek, Hizmet ve Yardım Veren Kurum ve Kuruluşlar İçin Yol Gösterici Kılavuz, Temmuz 2008</em></p>
<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar</strong><br />
<em><strong>a) Türkçe Kaynaklar:</strong></em><br />
-Aker, A. Tamer; Çelik, Ayşe Betül; Kurban, Dilek; Ünalan, Turgay; Yükseker, Deniz, (Haziran 2006), Zorunlu Göç ile Yüzlesmek: Türkiye’de Yerinden Edilme Sonrası Vatandaşlığın İnşaası”, http://tesev.org.tr</p>
<p>-Aker, A. Tamer; Kurban Dilek; Mahçupyan, Etyen; Süren, Pınar Önen; (Temmuz 2008), Zorunlu Göç Mağdurlarına Destek, Hizmet ve Yardım Veren Kurum ve Kuruluşlar İçin Yol Gösterici Kılavuz, http://tesev.org.tr</p>
<p>-Ayata Bilgin, Yükseker, Deniz (Ocak 2007) “İnkar Siyasetinden ‘İdare’ Politikasına: Kürtlerin Zorunlu Göçü”. Birikim Dergisi. Sayı: 213</p>
<p>-Barut, Mehmet, Göç-Der, (2001), Zorunlu Göçe Maruz Kalan Kürt Kökenli T.C. Vatandaşlarının Göç Öncesi ve Göç Sonrası Sosyo-Ekonomik, Sosyo-Kültürel Durumları, Askeri Çatışma ve Gerginlik Politikaları Sonucu Meydana Gelen Göçün Ortaya Çıkardığı Sorunlar ve Göç Mağduru Ailelerin Geriye Dönüş Eğilimleri Araştırması ve Çözüm Önerileri, İstanbul</p>
<p>-Cemal, Hasan, (2003), Kürtler, Doğan Kitap, İstanbul, </p>
<p>-Çelik, Ayşe Betül; Kurban, Dilek; Yükseker, Deniz, (Haziran 2006), TESEV Raporu: Güvensizlik Mirasının Aşılması: Devlet ve Yerinden Edilmiş Kişiler Arasında Toplumsal Mutabakata Doğru, http://tesev.org.tr</p>
<p>-Demirler, Derya, (Ekim 2007), “İnsan Hakları ve Egemenlik Sarkacında Türkiye’de Yerinden Edilme ve Toplumsal Cinsiyet”, Feminist Yaklaşımlar Dergisi, Sayı:4</p>
<p>- HÜNEE (Hacettepe Üniversitesi Nüfus Araştırmaları Enstitüsü) Raporu, Türkiye Göç ve Yerinden Olmuş Nüfus Araştırması, Aralık 2006, bkz: http://www.hips.hacettepe.edu.tr/tgyona/TGYONA_rapor.pdf</p>
<p>-Kurban, Dilek, &#038; Aktan, Hamza, (15 Temmuz, 2006), “Dilek Kurbanla Söyleşi: İki Ayrı Dil Konuşuluyor”, Birgün Gazetesi</p>
<p>-Kurban,  Dilek, (31 Aralık 2006), “Raporun Söylemedikleri”, Radikal 2 Gazetesi </p>
<p>-Kurban, Dilek, (7 Ocak 2007), “Bir Vatandaşlık Hakkı Talebi”, Radikal 2 Gazetesi</p>
<p>-Mutluer, Nil, (2008), Cinsiyet Halleri: Türkiye’de Toplumsal Cinsiyetin Kesişim Sınırları, Varlık Yayınları, İstanbul </p>
<p>-Türkiye Barış Meclisi (Temmuz 2007), Türkiye Barışını Arıyor: Ya Gerçek Demokrasi Ya Hiç!, Aram Yayınları, İstanbul<br />
<em><strong><br />
b) İngilizce Kaynaklar</strong></em><br />
-Ayata, Bilgin, Yükseker Deniz, (Bahar 2005), “A Belated Awekening: National and International Responses to the Internal Displacement of Kurds in Turkey”, New Perspectives on Turkey, No:32, ss.5-43</p>
<p>-Brown, Wendy, (2002), “Suffering the Paradoxes of Rights” Left Legalism, Left Critique. içinde, ed. Wendy Brown ve Janet Halley, </p>
<p>-Brown, Wendy, (Bahar/Yaz 2004) “The Most We Can Hope For? Human Rights and The Politics of Fatalism”,  The South Atlantic Quarterly içinde, 103:2/3</p>
<p>-Foucault, Michel, (1982), The Archeology of Knowledge, Pantheon Press, 1982, (Türkçesi: Bilginin Arkeolojisi, Birey Yayıncılık)</p>
<p>-Gambetti, Zeynep, (Bahar 2005), “The Conflictual (Trans)formation of the Public Sphere in Urban Space: The Case of Turkey”, New Perspectives on Turkey, No: 32</p>
<p>-Hartman, Saidiya, (1997), Scenes of Subjection: Terror, Slavery, and Self-Making in Nineteenth-Century America, Oxford University Press</p>
<p>-Merry, Sally Engle, (2006), Human Rights and Gender Violence, University of Chicago Press</p>
<p>-Povinelli, Elizabeth A., (1998), The State of Shame: Australian Multiculturalism and the Crisis of Indigenous Citizenship, in Critical Inquary 24 (Winter 1998)</p>
<p>-Povinelli, Elizabeth A., (2002), The Cunning of Recognition: Indigenous Alterities and the Making of Australian Multiculturalism, University of Chicago Press.</p>
<p>-Povinelli, Elizabeth, (Haziran 2005), “Without Shame: Australia, the United States and the “New” Cultural Unilateralism”, The Australian Feminist Law Journal, (Türkçesi: “Utanmaksızın: Avustralya, Amerika Birleşik Devletleri ve ‘Yeni’ Kültürel Tek Yanlılık”, çev. K. Murat Güney, Siyahi Dergisi 9. sayısı içinde ve www.davetsizmisafir.org adresinde)</p>
<p>-Scalbert, Clémence –Le Ray, Yücel ve Marie, (2006) “Knowledge, ideology and power. Deconstructing Kurdish Studies”, European Journal of Turkish Studies, Thematic Issue No: 5</p>
<p>-“United Nations Guiding Principles on Internally Displaced Persons”, (2005) www.un.org &#038; http://ochaonline.un.org/webpage.asp?Page=660&#038;Lang=en</p>
<p>-Üstündağ, Nazan, (2004) The Construction of Witnessing Voices and the Representation of Violence and Loss, Paris Kürt Enstitüsü tarafından Ekim 2004’te Paris’te düzenlenen ‘The Stakes at Issue with Turkey`s Application for Membership of the European Union’ başlıklı sempozyumda sunulan bildiri</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2010/03/05/tesevin-zorunlu-goc-arastirmasinin-soylemedikleri-ve-kurt-sorununda-cozume-dair-liberal-projenin-acmazlari/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Genel Grev, Genel Direniş! 4 Şubat&#8217;ta Hayat Duracak&#8230; Sokakta Akacak!</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2010/02/04/4-subatta-hayat-duracaksokakta-akacak/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2010/02/04/4-subatta-hayat-duracaksokakta-akacak/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 04 Feb 2010 00:04:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>K. Murat Güney</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Anarşi]]></category>

		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>

		<category><![CDATA[Kürt Sorunu]]></category>

		<category><![CDATA[Siyasi - Türkiye]]></category>

		<category><![CDATA[antifaşizm]]></category>

		<category><![CDATA[antimilitarizm]]></category>

		<category><![CDATA[devrim]]></category>

		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/?p=613</guid>
		<description><![CDATA[Anti-otoriter haber, yorum ve tartışma portalı InternationalAforum sitesinden&#8230;
Hükümetle Türk-iş arasında yapılan görüşmelerin sonucu gösterdi ki, sermaye sınıfı kendi çıkarlarını korumak için yüzbinlerce insanı işsiz ve aç bırakmakta hiçbir tereddütte bulunmuyor. 50 gündür ülkenin dört bir yanından gelip kış koşullarında sokaklarda kalan TEKEL işçilerinin kararlı direnişi bile sermayenin kendi sırtının sağlam olduğunu düşünmesine herhangi bir etkide [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2010/02/tekel_genel_grev_direnis.jpg" alt="tekel_genel_grev_direnis" title="tekel_genel_grev_direnis"align="right" height="190"/><em><strong>Anti-otoriter haber, yorum ve tartışma portalı InternationalAforum sitesinden&#8230;</strong></em><br />
<br />Hükümetle Türk-iş arasında yapılan görüşmelerin sonucu gösterdi ki, sermaye sınıfı kendi çıkarlarını korumak için yüzbinlerce insanı işsiz ve aç bırakmakta hiçbir tereddütte bulunmuyor. 50 gündür ülkenin dört bir yanından gelip kış koşullarında sokaklarda kalan TEKEL işçilerinin kararlı direnişi bile sermayenin kendi sırtının sağlam olduğunu düşünmesine herhangi bir etkide bulunmamış görünüyor. Sermaye ve patronlar hayatın her alanına nüfuz edecek kadar örgütlü ya bizler&#8230;? Bu hayatı emekleriyle ve alınterleriyle ellerinde tutanlar biz sıradan insanlarken, bir avuç imtiyazlı azınlık hayatın asıl yaratıcılarıymış gibi davranmaktan çekinmiyor, alışılageldik örgütsüz, tüm iş kollarına ve hayatın her alanına yayılmayan direnişler karşısında da geri adım atmak şöyle dursun, tehdit ediyor ve polisin eliyle devlet terörünü hayata geçiriyor. Şimdiden sermayenin hükümet sözcüsü Erdoğan, TEKEL işçilerini kriminalize etmeye ve tehditler savurmaya başladı bile. TEKEL işçilerinin kararlı mücadelesi sürdüğü ölçüde önümüzdeki günler TEKEL direnişinin ilk günlerinde yaşanan polis terörünün yarattığı travmalara gebedir. Hükümetin sözcülüğünde sermaye bu tehditlerini 3 milyon işsizi adres göstererek ezilen ve sömürülen kesimleri birbirine düşürmeye çalışmakta ve sermayeyi sorgulanamaz kılarak bir ilüzyon politikası uygulayıp sürdürmektedir.</p>
<p>Sermaye sistemi polis ve zor yoluyla tehdit ve baskısını arttırırken, tıpkı tüm yeryüzünde olduğu gibi ülkenin dört bir yanında da direniş çığlıkları bir bir yükselmeye devam etmektedir. Ezilen sınıfların yerel mücadeleleri genelleşen direnişlere dönüşmeye meyletmeye başlamıştır. TEKEL&#8217;den Marmaray işçilerine, Çemen Tekstil&#8217;den Metal işçilerine, Sağlık çalışanlarından demiryolu çalışanlarına, belediye çalışanlarından neredeyse tüm iş kollarına küçük ölçekli direnişler halen sermaye sisteminin nihai yıkımı için birikmeye ve genelleşmeye devam etmektedir. Çalışan sınıfın direnişlerinin yanı sıra birçok sosyal hareket kapitalist sistemin sömürü çarkına karşı direnişlerini sürdürmektedir.</p>
<p>Karadeniz ve Anadolu&#8217;nun birçok bölgesi yapılmak istenen baraj, termik, HES (Hidro-elektrik Santraller), nükleer santrallere karşı kaynamaya başlamış ve bir fırtına gibi patlamaya hazır bulunmaktadır. Ezilenler doğayı ve insan sağlığını tehdit eden teknolojilerin farkına varmakta ve yerel ölçekte direnişler sergilemektedir.</p>
<p>Kürt illerinde süregiden devlet terörü 2009&#8242;un son aylarından bu yana trajik bir hal alarak hapishanelerin siyasi mahkumlarla dolup taşmasına neden olmuş, polis ve devlet terörü kronikleşmeye başlamıştır. Hiçbir suçu olmayan yüzlerce çocuk sadece Kürt oldukları için hapishanelere kapatılmaktadır. Cezaevlerindeki baskılar artmakta, birçok cezaevinde kazanılmş haklar da bir bir geri alınmaktadır. Devrimci kişi veya gruplar sürekli soruşturma, gözaltı ve tutuklama terörüne maruz bırakılmakta, polis işkence ve infazlarına devam etmektedir.<br />
<span id="more-613"></span><br />
Kent yoksulları Kentsel Dönüşüm adı altında kentlerden sürülmek, soylulaştırılma ve güzelleştirme adı altında yoksul insanların barınma hakları sermaye sisteminin çıkarına hizmet eden bir projeye dönüştürülmek istenmektedir. &#8220;İstanbul 2010 Dünya Kültür Başkenti&#8221; sloganı soylular için bir göz zevki anlamına gelirken, yoksullar için evsiz kalmak ve sürgün anlamına gelmektedir. Benzer kentsel dönüşüm teraneleri ülkenin birçok ilinde binlerce yoksulu evsiz bırakacak projeleri hayata geçirmek için bir reklam kampanyası gibi kamuoyuna satılmaktadır.</p>
<p>Kadınların erkek egemen ilişki biçimlerine ve erkek egemen yasalara karşı mücadeleleri halen sürmektedir. Keza, LGBTT (Lezbiyen-Gay, Biseksüel, Transeksüel, Travesti) hareketi bir varoluş mücadelesi olmakla birlikte homofobik devletin ve kültürün baskı ve saldırılarına karşı direnç göstermeye devam etmektedir.</p>
<p>Savaşa, militarizmin hakimiyetine ve kişilerin piyonlara indirgenmesine karşı toplumsal barış mücadelesi, devletin yok sayan politikaları ve &#8220;halkı askerlikten soğutmak&#8221; gibi yasalarla ezilmek istense de tüm baskı ve hapsedilme tehditlerine karşın sürmektedir.</p>
<p>Belediyelerin, fabrika çiftliklerinin ve tıbbi araştırma merkezlerinin hayvanlara yönelik uyguladığı zulüm, işkence ve katliamlara karşı öfke yer yer tepkilere dönüşmektedir.</p>
<p>Banka mağdurlarının ve icralıkların sayısı milyonlarla ifade edildiğinde bir sosyal patlamanın eşiğinde olduğumuzun semptomlarından başka birisini de görmüş oluyoruz.</p>
<p>Ezilenlerin direnişi Anadolu&#8217;da olduğu gibi tüm dünyada sürüyor. Atina&#8217;dan Fransa&#8217;ya, İngiltere&#8217;den Hindistan&#8217;a, Nepal&#8217;den İtalya&#8217;ya yerüyüzünün birçok coğrafyasında küresel veya yerel sermayenin ve hükümetlerinin sömürü ve baskı aygıtlarına karşı direnişlere şahit olabiliriz.</p>
<p>Sermayenin kendi çöküşünü kendi elleriyle hazırladığı gerçeği, onun insanlık ve gezegen için sürdürülebilir bir sistem olmadığı ve çıkarlarının dünya ve insan çıkarlarıyla ters olmasından ötürü kendi çöküşünün semptomlarını her geçen gün daha da arttırması anlamına gelir. Asıl çöküş ve tüm insanlık için kabul edilebilir bir yıkım sadece ezilenlerin gündelik direnişleri bir isyana dönüştüğünde ve bu isyan bir yangın gibi yerelden bölgesele, bölgeselden küresel ölçeğe yayıldığında sermaye sisteminin nihai sonunu getirecek olan ezilenlerin öfkesinin bir festivale dönüşmesiyle hayat bulacaktır.</p>
<p>Bir avuç sermaye ve patronlar sınıfı örgütlü bir biçimde, onları hayatta tutan ve giydikleri kıyafetten yedikleri yiyeceğe kadar her şeyi üreten bizlere meydan okumaktan, oyalamaktan ve kırıntı vermekten çekinmiyorlar. Çünkü bizler onların bizler için kurguladıkları dünyaya ve rollere boyun eğerek kabul ettik. Onların bizlere dayattıkları örgütsüzlük batağına hapsedilmiş olarak kalmayı bir gerçekçilik olarak gördüğümüz sürece sömürülmeye ve haksızlığa uğramaya devam edeceğiz. Patronlar, karşılarında örgütsüz bir çalışan sınıfı tercih ederler, çünkü çıkar ve sömürü savaşlarında ayaklarına dolanacak birilerini görmek istemezler.</p>
<p>Gerçekçi olmak gerekirse bugün Genel Grev herhangi bir toplumsal değişimin sinyalleri vermektense, bir sosyal devrimin tohumlarını atacak olan ezilenlerin (patronlaşan işçilerin boyunduruğundan çıkarak) kendi yerel öz-örgütlülüklerini kurmaları ve bu yerellikler arasında ağlar örmeleri açısından tetikleyici bir role sahip olmaktadır. Bizler bu sürecin anti-otoriter devrimciler tarafından iyi değerlendirerek ezilenlerin kendi öz-örgütlenmelerini yaratabilmeleri için patronların gerçekliğine karşı ezilenlerin kendi gerçekliklerini yaratma noktasında itici güç oluşturmaları gerektiğini savunuyoruz.</p>
<p>Bugün TEKEL işçilerininki ile birleşen ve birçok iş kolunda süren kararlı direnişler gösteriyor ki, bir tepki ancak direnişe dönüşürse etki yaratabilir. 4 Şubat&#8217;ta diyeceğiz ki, bir direniş ancak yerelden genele yayılan bir isyana dönüşürse başarılı olabilir ve ancak örgütlü bir mücadele böylesine örgütlü bir sistemi gereksiz kılacak ve yerle bir edecek bir mayaya sahip olabilir.</p>
<p>Şimdi tüm işkollarında ve hayatın her alanında yürüttüğümüz direniş ve mücadelelerimizi birleştirmenin zamanıdır&#8230;</p>
<p>Şimdi tepkiyi direnişe, direnişi isyana dönüştürmenin zamanıdır&#8230;</p>
<p>4 Şubat Perşembe günü işi gücü bırakıp sokaklara çıkalım ve işçi örgütlerinin adres gösterdiği yürüyüş güzergahlarında buluşalım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2010/02/04/4-subatta-hayat-duracaksokakta-akacak/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kürdistan&#8217;da Anarşist Olmak veya Eve Dönüşün İmkânsızlığı&#8230;</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/11/12/kurdistanda-anarsist-olmak-veya-eve-donusun-imkansizligi/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/11/12/kurdistanda-anarsist-olmak-veya-eve-donusun-imkansizligi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Nov 2009 16:18:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ramazan Kaya</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Anarşi]]></category>

		<category><![CDATA[Kürt Sorunu]]></category>

		<category><![CDATA[Siyasi - Türkiye]]></category>

		<category><![CDATA[antifaşizm]]></category>

		<category><![CDATA[antimilitarizm]]></category>

		<category><![CDATA[devrim]]></category>

		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/?p=599</guid>
		<description><![CDATA[Birikim Dergisi&#8217;nin Ekim 2009 sayısında yayımlanmıştır
“Evsizlik dünyanın kaderi olmaya doğru gidiyor”
[Martin Heidegger]
Erken öten galya horozuyduk, anti-sömürgeci direnişin kurtuluşu ve özgürlüğü vaat ettiği bir şafakta. Devletlû olma duygusunu doyasıya hiçbir zaman yaşayamamış bir halkın gövdesinden kopmuş birkaç “delinin” otoritenin kuyusuna, devletsiz bir dünyadan yana taşlar atması anlaşılır gibi değildi doğrusu. Kâh Kürtlerin kafası bulanmış haylaz çocukları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2009/11/anarsi_kurd.jpg" alt="anarsi_kurd" title="anarsi_kurd" height="230"align="right"/><em><strong>Birikim Dergisi&#8217;nin Ekim 2009 sayısında yayımlanmıştır</strong></em></p>
<p><em>“Evsizlik dünyanın kaderi olmaya doğru gidiyor”<br />
[Martin Heidegger]</em><br />
Erken öten galya horozuyduk, anti-sömürgeci direnişin kurtuluşu ve özgürlüğü vaat ettiği bir şafakta. Devletlû olma duygusunu doyasıya hiçbir zaman yaşayamamış bir halkın gövdesinden kopmuş birkaç “delinin” otoritenin kuyusuna, devletsiz bir dünyadan yana taşlar atması anlaşılır gibi değildi doğrusu. Kâh Kürtlerin kafası bulanmış haylaz çocukları olarak geçiştirildik, kâh devrimin ilk olarak yiyeceği “lanetli” çocuklar olarak damgalandık, kimi zamanda yerel otoritelerin siyasal öfkesini kabartan “vatan hainleri” olarak susturulmaya çalışıldık. Ya politik koroya dâhil olacaktık, ya da sesi kıstırılmış marjinaller olarak toplumun tenha kıyılarında yaşamaya razı olacaktık. Nede olsa devrime giden yolda, saf dışı kalanların kaderi devrimin postalı altında kalmaktan geçiyordu. Üçüncü bir taraf olmak, sömürgeci güçlerin oyununa gelmekti! Her politik eğilime devrim sonrası kurtarılmış o “özgür ülke”de yer vardı ancak. Oysa bizim için sorun tam da verili politik hedefler ve araçların o meşum özgürlüğü herkes için sağlayamayacağı iddiasıydı. Tüm eşitsizlik ve baskı türlerinin üstünü örten ulus denilen “hayali cemaat”in ağır paltosu altında soluksuz kalmıştık. Tikel yalnızlığımızı dillendirecek bir ses, toplum denilen tahakkümcü birlikteliğin ruhumuzda açtığı yara bereleri saracağımız bir koyak arıyorduk. ‘Kara’ bahtımıza, karamsar ruhumuza, kara düşlerimize zaten aşina, karamı kara Anarşizm çıkmıştı. Peki, biz anarşizmin özgür çağlayanına hangi suları, hangi sarp yolları dolanarak varmıştık? Aydınlanma çağının mesihvari kurtuluş ilkeleriyle beslenmiş siyasal geleneklerin zembereğinden fışkırmış Marksist Solun dizi dibinde büyümüş çocuklardık. Kabul görmemiz gereken hatta dayatılan politik menzil belliydi: “Ya toptan kurtulacaktık ya da toptan yok olacaktık”. Sömürgeci iktidarlarca kuşatılmış bir coğrafyada, bütün toplumsal ve bireysel eşitsizliklerin bir tek müsebbibi vardı: sömürgeci devletler. “Devrim” denilen heyula Kürdistan dağlarının üzerinde dolaşıyordu bu kez, kahramanların ve ütopyaların öldüğünün muştulandığı bir çağda. Özgürlük rüyamız “kimliğin” renklerine boyanmıştı artık. “Biz” ile “Onların” kesişmeyen noktaları üzerine inşa edilmiş bir politik tahayyülün militanları olmalıydık. Dehşetin dokunulabilir olduğu, dile getirilemez acıların devlet karanlığına gömüldüğü o “yitik ülke”de kimliksiz ve mülkiyetsiz çocukların düşlerine “tarih meleği” olmak, kartopunun kısa sürede bir çığa dönüşmesini beraberinde getirmişti. Bir tarihimiz ve sınırları çizilmiş bir vatanımız yoktu görünürde. Oysa geçmiş zamanı adlandırmak, hükme bağlamak gerekiyordu şimdiki zamanı diriltmek için.<br />
<span id="more-599"></span><br />
Michel de Certau’ya göre tarih yazımı, Avrupalıların bilinmeyen öteki ile karşılaşmasından doğmuştu. Avrupa dışındaki dünyaların “keşfi” ve bunların “Batı”nın fiziksel, ruhsal ve hayali imgesine yerleştirilme gerekliliği tarih yazımını başlatmıştı. Avrupalı-olmayan toplumlara ilişkin “enformasyon” toplanması ve bunların çeşitli yollardan “sınıflandırılma”sı, bu ülke ve halkları denetleme stratejileri olarak belirlendi. Avrupalı-olmayan toplumları sınıflandırma, kaydetme, temsil etme, yeniden sunma ve işlemden geçirme doğrultusundaki kolonyal girişimler genellikle efendiler açısından kavranılamaz olan dünyalara çekidüzen verme ve bunları emperyal tüketime hazır hale getirme girişimleriydi. Sömürgeci “öteki”yle (Bu bizim için Türklerdi) karşılaşmak, onun dünyasına uzak bir zaman ve uzama yerleşmeyi sağlayacak bir madun tarih anlatısının yazılmasıyla “biz” de çok şükür tarihli bir halk olmuştuk! Alev Alatlı’nın “Türkler ve Kürtler şizofren halklardır, biri kendini sürekli tarihte arıyor, diğeri de kendisine sürekli bir tarih” sözü sanırım yaşadığımız toplumsal yarılmanın özlü bir özeti gibi duruyor. Üstelik varlığını bugüne taşımış ve farklılığımızın en somut göstereni olan bir dilimiz de vardı. Dil önemli bir dirençti. Dil bir sesin, bir ortak geçmişin çağrılışıdır. Geleneğe itaatin yuvası veya kültürel farkın kodlanmasıdır. Dil belli bir yerden ve biri adına konuşur, belli bir uzamı, belli bir ortamı, belli bir aidiyet ve evindelik duygusunu inşa eder”. Tarih, siyasal elitlerin politik hedefleri doğrultusunda her zaman ekinler gibi biçtiği, harmanladığı, kurguladığı, yeniden okuyup ve yeniden yazdığı hâkim bir anlatıdır. Dil, bu geçiş sürecinde, yorumlandıkça ve tercüme edildikçe yeniden hayat bulur. “Benin” varoluş çabası “ötekini” adlandırmayı ve zihin haritamızda bir yerlere konumlandırmayı gerektiren bir süreçtir. Adlandırmak ele geçirmektir; çünkü bizler farklılıkları genellikle, sadece kendi dilimiz, bilgimiz ve denetimimiz dâhilinde kaldıkları sürece kabul etmeye yanaşırız. Kördüğüme dönüşmüş, renkli yamalarla tutuşturulmuş “biz” kimdik sahiden?</p>
<p><strong><em>“Cennetin duvarları ne kadar yüksek tutulursa, cehennemin uçurumu da o kadar derinleşir” [G. Agamben]</em></strong><br />
Kim olduğumuz sorusuna doğru yanıtlar bulma arayışı, hayatımızı uzun bir süre bir eksiklikler kümesi, bir türev, bir eziklikler cenderesi olarak yaşamamız demekti. Kemalist modernliğe uyum sağlayamayan patolojik vakalardık, evdeki kültürle, okuldaki tedrisat arasında yarılmış bir bilincin algısıyla şekillendi anlam evrenimiz. Kemalizmin devlet dersinde ya öldürülmüştük ya da ikmale kalmıştık. Evdeki kimlik çarşıya uymuyordu. “Sömürge toplumlarındaki insanlar, kendilerini sömürgeci bakış açılarından seyreden yarılmış öznelerdir” gerçeğini, daha çocuk yaştan itibaren acı bir şekilde deneyimledik. Gençlik enerjimizin büyük bir kısmı “hiçbir yere” ait olamamanın buhranları içinde emildi. “Modern Beyaz Türk” gibi yaşamak ve kabul görmek ideali, esmer tenimizin ve kekeme dilimizin farklılık bariyerlerine tosluyordu her defasında. İçine dâhil olamadığımız bir çemberin etrafında dolanıyorduk. “Öteki” ile karşılaşmanın tedirgin benliğimizdeki etkisi, öfke ile öykünme arasında bir sarkaç gibi sallanıyordu. “Egemen kimlik söyleminin oluşturduğu üst benlik” bir kıyaslama çerçevesi olmuş, “onların” gözünden kendimizi tanımlamanın veya tanımlayamamanın sınır nevrozunu yaşıyorduk bir nevi. Frantz Fanon, kolonileştirilmiş halkları yalnızca emekleri başkaları tarafından temellük edilen insanlar olarak değil, “kendi yerel kültürel özgünlüklerinin katledilmesi ve gömülmesiyle ruhlarında bir aşağılık kompleksi yaratılmış insanlar “ olarak tanımlar. Bizim için de “Kürtlük”, bir an önce aşmamız gereken Türklüğün tarihte kalmış ilkel halinin resmiydi! Modern Kemalist öznenin, belli bir tarihsel geçmiş içinde dondurduğu çirkin ve ilkel “öteki”ydik. Bütün geriliklerimizin, dikiş tutturamamamızın temel sebebi bu ilkel köklerdeki inatçı ısrardı! Kürdistan’da yaşayan bir birey olarak sergilediğimiz her olumsuz davranış veya uyumsuzluk emaresi, zaten hiçbir zaman üstesinden gelemeyeceğimiz kültürel bir özellik olarak kodlanabiliniyor, sırtımıza kolektif bir günah olarak yüklenebiliniyordu. Birey olarak yoktuk. Kürtler olarak bilinen, kuyruklu, kirli, tutucu, inatçı, aksanlı konuşan, kaba bir güruhtuk sadece! Albert Memmi, “çoğulluk damgası kolonileştirilmiş olanın kişisellikten soyundurulmasının göstergesidir” der. “Kolonileştirilmiş olanlar asla bireysel bir tarzda karakterize edilmezler, onların yalnızca anonim bir kolektiviteye batıp gitmeye hakları vardır”. Sömürgeci bakışın esir aldığı misyoner “eğitimcilerin” dillerinden düşürmediği, “bunlar böyledir işte, bunlara güven olmaz, bunlar nankördür, bunlar tembeldir, bunlar her şeyi devletten beklerler zaten” söylemleri bize ait aşağılayıcı hikâyelerin vazgeçilmez nitelemeleriydi. “Makul vatandaşın bilinçdışısı, bastırıp ötelediği, varlığına tahammül edemediği kendi ötekisi”ydik. Bir köksüzlük duygusuyla savruluyorduk. Postmodern zamanlara yakışır bir metaforla, farklı dünyalar arasında, yitirilmiş bir geçmiş ile bütünleştiremediğimiz bir şimdiki zaman arasında kalmışlık duygusu, öfkemizi bileyen radikal siyasal söylemlerin gönüllü politik öznesi olmaya yöneltiyordu bizi. “Dünyanın hâkimi olamayışına tahammül edemeyen bir kendilik, kendi tikelliğini ve sınırlarını somutlaştırdığı için ötekilerden korkar ve nefret eder ve ötekiliği her fırsatta kendi modeline dayalı bir kimlik ve aynılığa indirgemeye çalışır” (Chambers s.48). Geleneğin anavatanından kopmuş ve sürekli meydan okunan bir kimliği yaşatmaya çalışarak, dört bir yana saçılmış bir tarihsel miras ile heterojen bir şimdiki zaman arasında sıkışmış özneler olarak kendimizi hep “evimizde hissetmemiz” bekleniyordu. Bizleri bildik toprakların güvenliğine kapatan sınır ve kimlikler birer hapishaneye dönüşmüştü. Belli ve sabit bir evi olmadan gezinen, dünyanın kavşaklarında ikamet eden “hiç kimse” olarak yaşamak arzusu, düş gezegenimize bile çok uzaktı.</p>
<p>Derken doksanlı yılların ortasında üniversite öğrencileri olduk, bölgenin ateş hattında bir cehennemi soluduğu, şiddetin her tarafı yangın misali yalayıp yuttuğu o karanlık yıllar. “Gerçeğin çölüne” çıplak ayakla bastığımız, soluksuz bırakan iktidar rüzgârlarına yenildiğimiz bu yılların teferruatlı bir tarih anlatısını günün birinde yazmak boynumuzun borcu olarak kala dursun, bu yılların kısa bir siyasal panoramasını sunmak, arayışlarımızı tayin eden faktörleri ve süreçleri daha anlaşılır kılacaktır. Kürdistan’daki taşra üniversitelerinde homojen ve keskin siyasal saflara bölünmüş atmosferi içinde yalnızlaştıran azınlık duygusuyla, yurtsever devrimcilere dönüşmek çok da zor olmadı bizim adımıza. Kabaran isyan dalgasının tam göbeğinde bulduk kendimizi. Yoksul ailelerden gelen; ezik, ailenin ve her türlü otoritenin şamarını yemiş öfkeli çocuklardık çoğumuz. Hırpalanmış benliğimizin, radikal devrim söylemleriyle buluşması kısa sürede ağzından ateş fışkıran isyancı çocuklara dönüştürmüştü bizi. Biz devrim istiyorduk. Kürdistan’da her türlü sömürgeci kalıntının temizlendiği, yerine “Bağımsız Birleşik Sosyalist Kürdistan”ın inşa olduğu bir devrim. Ulusal kurtuluş, toplumsal kurtuluşu getirecek kesintisiz devrimin bir ön aşamaydı sadece. Devrimi hızlandırmak, çelişkileri derinleştirmek adına bulduğumuz her devrim mevzisini doldurmaya delice koşuyorduk. Kimimiz legal parti zemininde gençlik örgütlenmesi içinde faaliyetler yürütüyor, kimimiz “özgür halk” dergisinin dağıtımını koordine ediyor, kimilerimiz de illegal sahayla temas kurup “cepheye” yeni devrimci kadrolar oluşturmanın hazırlığıyla meşgul oluyordu. Gündelik hayat, askıya aldığımız basit ayrıntılar toplamıydı. Adanmış devrimcinin aşka, şiire ve küçük hayatları dinlemeye şimdilik zamanı yoktu! Ne de olsa devrim sonrasının “mutlu ve özgür yarın”ında her saik ve güdük kalmış yönümüz yeterince tatmin olacaktı. İçinden geldiğimiz otoriter toplumsallaşma kalıpları, temsil ettiğimiz siyasal kültürün her veçhesine damgasını vurmuştu. Birbirimizin yüreğine ve bedenine gardiyan olmuştuk. Koyu feodal ahlak, devrimci disiplin gömleği olup sevgisiz ruhlarımıza giydirilmişti. Kantin masalarında devrimci “bacılarla” düzeyli ve özgür ilişkilerin nasıl olması gerektiğini konuşmaya sıra geldiğinde mangalda kül bırakmıyor, gece yatağımıza çekildiğimizde de gün içinde gördüğümüz “hafifmeşrep” veya alımlı kadınlarla sevişme hayalleri kuruyorduk. Etrafımızdaki devrimci kadınlar cinsiyetsizleştirilmiş azizelerdi. Kendimizi devrimci bir kadınla rüyamızda bile sevişirken görmüş olmanın günahını işlemek, günlerce suçluluk duygusuna kapılmamıza yetiyordu. Onlar sadece sevilmeye layıktılar. Soğuk ve rutubetli öğrenci evlerinde yastığa başımızı koyup, sigara dumanını tavana üflediğimiz anlarda düşlediğimiz dokunulmaz, hayali sevgililerdi yalnızca. Acı olan taraf bu “sol cila” çekilmiş geleneksel cinsiyet rollerini, kadınların da ödünsüz bir şekilde içselleştirmiş olmasıydı. Kadınlık, bir an önce bastırmaları gereken, zayıf düşüren bir zaaflar yumağıydı. Kadınlıktan arınmış bir devrimci figür olmak gayreti, beden ölçülerini görünmez kılan geniş kotların, kalın kazakların, makyajsız yüzlerin, sıkı tokalaşmanın, erkeksi konuşmanın prim yaptığı ucube bir kadınlık kültürüne dönüşmüştü. Deniz Kandiyoti’nin “ataerkil pazarlık” dediği tam da bu olsa gerek. Erkeklerin hükümranlığına sunulmuş siyaset arenasında, politik bir kadın olarak kamusal yaşamda kabul görmenin yolu “iffetli” ve bastırılmış bir kadın kimliğini temsil etmekten geçiyordu. Her kültürün ancak kendi anlam örüntüleri içinde anlaşılabileceği gerçeğiyle baktığımızda, mevcut kısıtlanmışlık haline karşı sosyalleşme olanaklarına kavuşmak için cinsiyetsizleştirmeyi kabul etmek Kürt kadınlarının rasyonel bir tercihi gibi görünüyor doğrusu. Güzel, alımlı ve bireysel özerkliği gelişkin bir kadın olmak demek, devrimci kadın ve erkeklerimizin gözünde, egemen sınıfın empoze ettiği “lümpen” ve yoz kültürü temsil etmekle nerdeyse özdeşti. Her şeyin soğuk bir renksizliğe boğulduğu otoriter devrimci kültürümüz, yeni tahakküm ilişkileri üretmeye fazlasıyla muktedirdi zaten. Ayrıca yıllarca özgür kadın öznelerle her sahada omuz omuza olmanın gerekliliğini savunan kimi “erkek” arkadaşların üniversite bitiminde apolitik kadınlarla mutsuz evlilikler yapıp, politik kadınları sosyal hayatlarına dâhil etmemek için adeta köşe bucak kaçmaları da tarihin acı bir ironisi olsa gerek. </p>
<p>Bizim düşünsel yörüngemizi, Kürt Siyasal Hareketinin kimi dergi ve kitaplarda yayımlanan yazılı metinleri besliyordu. Hareketin esnek milliyetçi-sol çizgisi, anti-sömürgeci ve temel marksist klasikleri hatmetmemizi sağladı. Ulusal tarih yapıtlarının (Cemşid Bender sağ olsun!) bilediği milliyetçilik duygusunun uç sınırlara varmasını solun evrensel değerleriyle dengelemeye çalışıyor, bölgede feodal mülkiyet ilişkileriyle şekillenmiş ağa, şeyh, seyit gibi kurumlara karşı sınıfsal kinimizi koruyorduk. Hareketin zaman zaman bölgedeki kimi ‘feodal işbirlikçiler’i cezalandıran eylemleri de bu motivasyonumuzu güçlendiren bir faktör oluyordu. Kürt siyasal hareketinin örgütlenme tarzı, halk kitlesiyle kurduğu ilişki biçimi ve ideolojik çizgisi geleneksel milliyetçi hareketlerden çok Latin Amerika’daki popüler direniş hareketlerini andırıyordu zaten. Keskin ideolojik tartışmaların ve sistematik okumaların eksik olmadığı çok canlı bir entelektüel atmosferimiz vardı. Küçük öğrenci evlerine sığan onlarca yurtsever genç olarak, boşalan Samsun sigarası paketleri ve kaçak çaylar eşliğinde sabahlara kadar Kürdistan’ı özgürleştirecek devrim stratejilerini tartışıyorduk. Tartışmalar kimi zaman çok sertleşebiliyor, birbirimizi bir sürü karşı-devrimci sıfatla damgalayıp yaralayabiliyorduk da. Her söylemin çok net ve kararlılıkla belirtilmesi gerekiyordu. Muğlâk veya analitik söylemlere yer yoktu. Her şey çok kısa ve ajitasyon dozu yüksek bir tonla söylenmeliydi. Aynı zamanda kolektif değerlerin kök saldığı, dayanışma duygusunun önemini her zaman koruduğu özel bir deneyimdi yaşadıklarımız. Eylem için gerekli dayanışma ve “biz” duygusu böylece kolektif kimliğimizi inşa etmişti. Kuşatılmış ve çaresiz koşullarda kenetlenme gerekliliği varoluşumuzun en önemli mayasıydı. Sosyal ilişkilerimize yansıyan geleneksel veya sınıfsal kişilik özelliklerinin sorgulandığı, direnme sınırlarının sonuna kadar sınandığı, örgütlenmeye ayak bağı oluşturan yönelimlerimizin sorunsallaştırıldığı bir momentin içinden akmak kuşkusuz hepimize çok şey katmıştı. Kürt Siyasal Önderliği tarafından yazılmış ve Kürdistan’daki farklı coğrafik sahalarla özdeşleşmiş prototipleri, özcü tabletler şeklinde çözümleyen  “Kürdistan’da Kişilik Sorunu” adlı kitap birbirimizin kişiliğine tuttuğumuz keskin uçlu bir aynaydı. Ayrıca o dönemde cezaevinden yazan ve çözümlemelerine kayıtsız kalamadığımız diğer önemli bir isim de M. Can Yüce’ydi. M.Can Yüce tespitlerini en çok paylaştığımız, belki de en çok alıntı yaptığımız  “entelektüel yıldız”ımızdı. Bir dizi siyasal faaliyetin içinde bulunma pratikleri aynı zamanda “işkence tezgâhları”yla tanıştığımız, psikolojik savaşın, yıldırma politikalarının gerilimini iliğimize kadar duyumsadığımız bir hayat tecrübesini de beraberinde getirmişti. Polis sorgularındaki gözaltı deneyimleri, kimilerimizde “iktidar korkusu”nu buharlaştırırken kimi arkadaşlarımızda da bu korkunun daha da derinleşip, politik sahanın dışına savrulmalarına yol açıyordu. İktidarın kör tırpanı tarafından biçilme sırası şimdi bize gelmişti. Terk edişlerin, travmaların, cezaevine düşenlerin, dağ yolunu tutanların, faşist üniversite gençliğiyle cesurca kavgaların iç içe örüldüğü, gecikmiş bir ulusal tufanın önünde sürükleniyorduk. Hayalleri geniş, yürekleri isyan duygusuyla çarpan asi ve zeki çocuklardık. Ne istediğimizi tam olarak bilmesek de ne istemediğimizi çok iyi biliyorduk aslında. Ancak umudumuzu ve direncimizi canlı tutacak işaretler gittikçe azalıyordu. Kürt hareketinin 1990’lı yıllardan itibaren başlayarak gerçekleştirdiği ideolojik ve stratejik değişiklikler, hareketin ayrılıkçı taleplerden vazgeçip “iktidar içi” çözüm söylemlerine sarılması, keskin yol ayrımlarının ve radikal kopuşların da tetikleyicisi oldu. Yeni stratejiye göre sivil toplum alanında yürütülecek hegemonya mücadelesine ağırlık verilecek, kültürel hakların tanınması ve yurttaşlık haklarının yeniden düzenlenmesi gibi talepler öne çıkarılacaktı. Kemalist cumhuriyeti “Demokratik Cumhuriyet”e dönüştürecek bir anayasal düzenlemeyle restore etmek, yeni siyasal hedef olarak belirlenmişti. Silahlı mücadele gücü, olası saldırılara karşı yedekte bekletilen bir güvence olarak varlığını koruyacaktı. Hareketin, içindeki farklı seslere ve eleştirilere yönelik susturucu, tasfiye edici yaklaşımı, otoriter, hiyerarşik yapılanması, “önderlik kültü”nün tüm talepleri öteleyen önceliği, hiçbir özeleştiri ve dönüşüme uğramadan olduğu gibi devam etmekteydi. Bulunduğumuz siyasal zeminden yönelttiğimiz kimi eleştirilerin bize yönelik bir dışlama ve tecrit politikasına dönüşmesi sahayı terk etmemizin zamanı geldiğini tüm yakıcılığıyla duyuruyordu. Siyasal tecrübelerin öğrettiği şu gerçeği çok iyi kavramıştık: Birtakım insanların huzur bozduğu veya insanların kafasını karıştırdığı söyleniyorsa, onlar suçlu ya da hain olarak niteleniyorlarsa orada şiddete giden yol oldukça kısa demektir. Bu insanlar artık siyasal cemaatin eşdeğer üyeleri olarak görülmezler, kurtulunması gereken safradırlar, fazlalık addedilirler.  Bu süreç aynı zamanda farklı özgürlükçü öğretileri (Ekoloji, Feminizm, Frankfurt Okulu, Post-yapısalcılık) adeta yutarcasına okuduğumuz bir arayış dönemine de tekabül eder. Türkiye’de çıkan anarşist dergi ve kitapları “Kaos Yayınları” aracılığıyla takip edip bu yayınları Kürdistan’da dolaşıma sokmak,  zamanla anti-otoriter, anti-hiyerarşik bir politika ekseninde iktidara karşı direnişimizi sürdürme kararını da beraberinde getirmişti. Biz artık kendisini yüksek sesle dillendiren bir avuç anarşisttik. “İmkânsızın politikası”na gönül vermiş zamane don kişotlarıydık. Eve dönüş bileti çoktan yakılmıştı&#8230;</p>
<p><strong><em>…&#8221;Bir daha eve gidemezsiniz. Neden? Çünkü zaten evdesiniz…&#8221;<br />
[Marjorie Garber]</em></strong><br />
Peki, eldeki Anarşizmle, Kürdistan’da sürekli varlığımızı kuşatan, ayağımıza dolanan kimlik politikası arasında nasıl bir yol izlenebilinir, neyin politikasını yapabiliriz? Üçüncü Dünya olarak nitelenen bir coğrafyada anti-kolonyal bir mücadeleyle kimliğimizi ve özgürlüğümüzü geri alabilir miyiz? Benliğimizin her temsili üzerinde “ötekinin” derin izini taşıyan bir kimlik, ne kadar saf ve otantik kalmıştır veya bu kimliği bizzat yaratmış sömürgeci merkezlere karşı bu kimlik üzerinden karşıt bir konumlanma, sömürgeci ilişkilerin altını oyuyor mu? Yoksa aksine bu sömürgeci merkezlerin belirlediği statüleri yeniden üretmeye mi yarıyor? Bu sorulara keskin ve kolay cevaplar vermenin zorluğu ortada olmasına karşın, post kolonyal teorilerin kimlik analizini de içeren bir anarşizmin, içinde bulunduğumuz özgün koşulları anlamlandırmaya ve Kürdistan’da yerel bir özgürlük politikasının nasıl örüleceği konusunda bize önemli açılımlar sağlaması mümkün. Kızılderililerin Kanada’da kültür parklarında turistik ilgiye sunulduğu, Zapataların Chiapas köylerinde laptopuyla dolaştığı, Kürt poşilerinin İstiklal Caddesi’ndeki vitrinleri süslediği, çok-uluslu şirket müdürlerinin Endonezya’ya yerleşerek işlerini yürüttüğü, Afrikalı siyahların gettolarından çıkıp Avrupa metropollerini ateşe verdiği, Türk göçmenlerinin Almanya’da Yeşiller Partisi’ne eşbaşkan olduğu, Mersin kentinde Kürt mahallerinin oluştuğu, kısacası küresel köyün her sakiniyle “homojen zaman”ı paylaştığımız bir dünyada, merkez neresi, çevre neresi oluyor? Küresel sermaye akışının ve kitlesel göçlerin bütün sınırları gözenekli kıldığı günümüz dünyasında, Üçüncü Dünya’nın içinde bir Birinci Dünya olduğu gibi, Birinci Dünya’nın içinde de bir Üçüncü Dünya barınmaktadır artık. Dünya ekonomisi yerküreyi tamamen farklı sınırlara ayırmışken, Üçüncü Dünya mücadeleleri ve anti-kolonyal mücadelelerden söz edilmesi bir anlam taşımamaktadır. İçinde bulunduğumuz durum Andrei Codrescu’nun tabiriyle “dışarının kaybolması”dır. Kozmopolit bir dünyanın kıyılarında “köksüzlüğe kök salmış” göçmenler olarak gidecek bir evimiz kalmadığı gibi, “kendimize ait” tuğlalarla korunaklı bir ev inşa etmenin tüm yolları da tükenmiş görünüyor. En uzak görünen “ev”lerin bile küresel sellerin istilasına uğradığı, seçtiğimiz tüm yerel modellerin yine batılı merkezin belirlediği modeller arasından bir seçim yapmak olduğu bir dünyada yaşamaktayız.</p>
<p><strong><em>&#8220;bizler içerideki yabancılarız ama burada dışarı diye bir yer yok&#8221;<br />
[Michel de Certau]</em></strong><br />
Son yıllarda giderek önem kazanan “sömürge sonrası eleştiri” veya “post kolonyal eleştiri” olarak adlandırılan söylem etkili bir kuramsal strateji olarak bize önemli imkânlar sunuyor, kimliğe bakışımızda çok farklı kapılar aralıyor. Post Kolonyal Eleştiri yalnızca Avrupa modernitesinin bilgi hegemonyasının arkasında yatan sömürgeci niteliği ortaya koymakla kalmayıp aynı zamanda madun kimlik söylemlerinin barındırdığı sorunlara da dikkatimizi çekiyor. Post kolonyal teoriyi özlü bir sözle özetlemek gerekirse, “beni bende arama ben artık sen olmuşum” demektir. Bu bir yandan Avrupa-merkezcilik ve evrenselciliğin eleştirisini, diğer yandan da homojen Üçüncü Dünya anlayışının eleştirisini içeren bir “ikili stratejiyi” kalkış noktası yapmaktır. Postkolonyal epistemolojinin temelini farklılığın olumlanması oluşturur. Ancak burada sözü edilen farklılık, benliği ve ötekini birbirinden ayıran değil, onları karşılıklı bağımlılık ilişkisi içinde birleştiren bir farklılıktır. Postkolonyal çalışmalar, sömürgecilik sonrası ulusal inşaları, hâkim bir öznenin özerk oluşumu olarak gören yaklaşımları şiddetle eleştirirler. Sömürge sonrası eleştiri, farklılığın ırk, cinsiyet, etnik/kültürel özne konumlarının total kavranışına ciddi şüpheler getirerek, ırk, cinsiyet, kültür arasındaki kesişim noktalarının tarihsel çözümlemesinin sadece politik kimliğin sorunlu ve karmaşık doğasını sergilemek amacıyla değil, aynı zamanda farklılık politikasının çok boyutlu niteliğini anlamak için de önemli ve gerekli olduğunu gösterir.</p>
<p>Post kolonyal teoriyi veya bilinci ortaya çıkaran sosyal koşul, dünyada “diaspora” koşullarının gittikçe önem kazanması ve ön plana çıkmasıdır diyebiliriz. Küresel göç, yerinden edilme, yurtsuzlaştırılma, farklı merkezlerde bileşik kozmopolit kimliklerin su yüzüne çıkmasını doğurmaktadır. Batı modernitesinin varlığını yok saydığı, dışladığı “yerliler” veya “barbarlar” Birici Dünya’nın ekonomilerini, şehirlerini, kurumlarını, medyasını ve eğlence dünyasını işgal ederek geri döndüler. Daha önceleri metropol iktidarına tabi olan bu insanlar bugün artık “Üçüncü Dünya” unsurlarını yeniden merkeze taşımaktadırlar. Soyut “öteki” metaforunun şimdi artık somut bedenlere dönüştüğü sömürge sonrası varoluş, tarihsel olarak tikel seslerin, cinsiyetlerin ve etnisitelerin varoluşunu hep maskelemiş olan ve “öteki”ne yalnızca kendi önyargılarını onayladığı sürece hayat hakkı tanımış olan “Evrensel Batı Düşüncesi”ne tam da batının merkezlerinde meydan okumaktadır. Burada “öteki” metropol sakinleriyle aynı zamanı, gittikçe aynı caddeleri ve aynı mağazaları paylaşmaktadırlar. Modern kentin büyük ve çoğul dünyasında “herkes” göçebeler haline gelmektedir. Geri dönülecek bir “yuva” yoktur artık. Bir “sınır durumu”nda yaşamaya mahkûmuz. Yıllarca direnişin, yalnızca ezenin dilini yansıttığı ve ters çevirdiği mantık parçalanıyor, bozuluyor, sorgulanıyor. Bunun sonuçlarından biri de homojen ve aşkın bir “öteki” anlayışının parçalanmasıdır. Sabit bir yer şeması ve güven verici kimlik düşüncesi çatırdamaktadır. Artık otantik bir milliyetçilik ile homojenleştirici bir modernite arasında seçim yapmak iyiden iyiye zorlaşacaktır. Dolaysıyla milliyetçilik, sömürgeci bakışın tersine çevrildiği otantik bir oryantalizmdir. Yani sömürgeci merkezin belirlediği, fiziksel, kültürel ve ideolojik konumlar üzerinden pozisyon almaktır. Bu da hâkim iktidar ilişkilerinin öfkeli bir onaylanmasıdır sadece. “Evrensel” sınıf ve öznelerin konuşlandıkları özel epistemolojik mevzilerin ortadan kalktığı ve bunun yerine her biri kendi indirgenemez kimliğini inşa eden seslerin oluşturduğu çoksesli yeni bir radikalizm filizlenmekte. Evrensellik söylemini ve bunun ayrıcalıklı bir “hakikat”e ulaşma noktası olduğu yolundaki örtük varsayımını reddetmeyen radikal politikaların özgürlük iddiasını koruma imkânı kalmamıştır. Levinas’a göre yapmamız gereken şey ötekini tamamen “açıklama”ya ve asimile etmeye çalışmak, yani ötekini kendi dünyamıza indirgemek değil, tersine, kendimizi aşan, kendimizin ötesinde ve kendimizden ayrı olarak var olan bir ilişki geliştirmektir. Küreselleşme ile farklılaşmanın aynı anda cereyan etmesi ulus-devletin sınırlarını hem beslemekte hem de sorgulamaktadır. Burada, ulus, milliyetçilik ve ulusal kültürler düşüncelerini aşarak sömürgecilik sonrası bir gerçeklik kümesine ve yeni bir eleştirel düşünce kipine çekilmekteyiz. Bu yeni eleştirel düşünce kipi, Avrupa-merkezli kaygıların dar görüşlü sınırlarını ve modern düşüncenin haddini bilmez evrenselciliğini aşmak için modern düşüncenin gramer ve dilini yeniden yazmak gerekliliğini ortaya koyan bir kiptir. Çünkü “Batı kökenli teoriyi, Batılı-olmayan toplumlara uygulamak sadece yanıltıcı değil, aynı zamanda ‘emperyalisçe’dir” (Postkolonyal Aura - Arif Dirlik s:63). Yani hem modern “hâkim anlatılar” düzeninin hem de bu anlatıların tersine çevrilmiş madun direniş imgelerinin de ötesine geçmeliyiz. Batının varoluşu sadece öteki kimlik ve kültürlerin tek taraflı olarak iptalini gerektiren bir tabi kılma durumu olarak yaşanmıyor; aynı zamanda, farklılıkların bir kesintiyi, sorgulayıcı bir kesme ve açılımı temsil ettiği bir sentaks sunan bir ortam da yaratıyor. Peki, kültürün sömürgecilikten arındırılması tam olarak ne anlama geliyor? Sömürge tarihinden önce varolan öz kültürlerin yeniden kendine gelmesini mi yoksa kültürler arası şekillenmelerden oluşan karmaşık ve eş zamanlı bir şimdiki zamanda farklı tarihlerin yaşaması düşüncesini mi ifade ediyor? Burada “otantik” bir duruma yeniden dönmek gibi bir şey mümkün değildir. Bizler hem madun oluşumların hem de kurumsal iktidarların kesintiye, ihlale, parçalanmaya ve dönüşüme tabi olduğu interaktif ve asla tamamlanmayacak bir ağın içindeyiz. Tek-merkezci ve etnik-merkezci bir edebiyat, kültür, tarih, din, müzik, kimlik ve dil anlayışının reddedilmesi, kaçınılmaz bir biçimde, bu varyasyonları normlaştıran açık bir merkezin ortadan kaldırılması sonucunu doğurmaktadır. Fakat aynı zamanda bu “saf” ya da “otantik” bir durumdaki “aslına” rücu eden “yerli”yi mümkün kılmamaktadır.</p>
<p><strong>Kimliğin Sıcak Postundan, Özgürlüğün Dolambaçlı Yollarına…</strong><br />
Türkiye’nin sancılı ergenliğinden dışlanan tüm öteki kimlikler, 1980 sonrasında merkeze taşınan temsil yolları bulup, görece görünür olmaya başladılar. 1980 sonrası Türkiye’de mezhep, din, etnisite, toplumsal cinsiyet ve cinsellik gibi özdeşim sahaları üzerinden yaşanan kimlik enflasyonunu, Kemalist modernleşme projesine yönelik çeşitli yabancılaşma, ayrışma ve direnç olasılıklarının dışavurumu olarak da okumak mümkün. Devlet şiddetinin yok edici sınırlara varıp her türlü temsil kanalını tıkadığı 1980’lerin ortasından itibaren Kürt etnik kimliğinin karşıt bir şiddetle örgütlenip varlık koşullarını Ulus temelli bir anlatıyla üretmesi, bütünleştirici bir toplumsal kimlikle kurması, kimliklerin kutuplar üzerinden tanımlandığı Türkiye’de toplumsal yapının derin bir fay hattıyla bölünmesini de beraberinde getirdi. Kemalizmin otoriter modernleşme projesini taklit eden bir siyasal tasavvurun kıskacında çırpınıyorduk bu kez. Kürt siyasal hareketi (PKK), Kürdistan coğrafyasında modernleşme sürecinin kilit aktörü olarak geleneksel tahakküm ilişkilerinin çözülmesini hızlandırdığı gibi, farklı siyasal öznelerin ortaya çıkmasının da yolunu açtı. Ağa, şeyh, devlet ve erkeğin Kürdistan coğrafyasında feodal mülkiyet ilişkilerine dayalı hâkimiyet sahalarını sarsması, bireyin özgürleşme potansiyellerini elbette arttırdı. Ancak cinsel, sınıfsal, kültürel bütün farkların ulus denilen “hayali cemaat”in potasında eritilme çabası modernize edilmiş erk ilişkilerinin ikame edilmesiyle sonuçlandı. Tüm eşitsizlik ve baskı türlerinin Ulus denilen büyük aileye kavuşmakla yok olmayacağının en berrak şekilde göründüğü bu momentte, bizleri birleşik özne konumlarına mahkûm eden kimlikleri parçalayıp içinden her öznelliğin akabileceği gözenekler oluşturmanın gerekliliği ortadadır. Çünkü: “Toplumsal hayatın totaliter üst kodlaması olarak Ulus, çokluğu disipline etmeyi, onun iç farklılıklarını ve çeşitliliğini yürürlükten kaldırmayı, iç ve dış sınırlar arasında ona sınırlar koymayı, onu halk olmaya, yani üzerinde hâkimiyet kurulmaya hazır bir özne olarak oluşturmayı üstüne alır”. Bütün uluslaşma projeleri, bir hâkimiyet ilişkisidir neticede.</p>
<p>Ulus-devlet projesinin tüm toplumsal özneleri eşitleyen, farkları silen, yerel tahakküm ilişkilerini örten karanlık gövdesinden kopmanın belki de tam zamanıdır. Niye mi? Öncelikle ulusal kimlik, belli kültürel farklar üzerinden kurgulanan ve tüm toplumsal yapıyı homojenleştirmeyi öngören bir iktidar stratejisidir. Belli baskı türlerini görünür kılma çabasının pozitif aracı olan kimlikler, zamanla ya sınırları içinde yaşadıkları devletin yasal onayıyla meşruluk kazanırlar ya da kendi bağımsız iktidarlarını oluşturarak yeni bir tahakküm odağına dönüşürler. Her iki çözüm de bireysel özgürlüğün teminatı olmadığı gibi bireyin sürekli ulusal veya toplumsal yükümlülükler adına kendi özgürlüğünden feragat etmesini zorunlu kılmaktadır. “Kutsal vatandaşlık” görevleri, kimliğin haklı! ve hiçbir zaman bitmeyecek davası uğruna ödediğimiz modern kölelik diyetleridir. Filozof Agamben’e göre de dışlama, ülke kavramının yapıtaşıdır. Sınırları belirler. Etnik temizlik, idealleştirilmiş yurttaşlık kavramının son meyvesi veya nihai çözümüdür. Ulus ve devlet kavramından kaçıp onu aşan yeni bir kozmopolit evren oluşturmak için kendimizi göçmen gibi düşünmeye çağırıyor. Belli bir coğrafyada yıllarca birbirinden haberdar olmadan yaşayan, farklı aidiyetlere sahip, yerel dillerini kullanan insan topluluklarını standartlaştırılan bir dil aracılığıyla kendi üzerine düşünen ulus denilen “hayali cemaat”e dönüştürmek projesi, yerli orta sınıf entelijansiyanın izlediği Avrupa uluslarının modernleşme çizgisidir. Özgürleşme hayalimiz bile bize ait değil. Partha Chatterjee’nin Anderson’un hayali cemaatlerine yaptığı eleştirinin dayanak noktası, hayalin bizzat kendisinin sömürgeleştirilmiş olduğudur. “Türevsel söylem” tabiriyle Chatterjee, Anderson’un modeline itiraz ederek anti-kolonyal milliyetçilikler ile metropoliten milliyetçilikler arasındaki ilişkinin çok karmaşık bir ödünç alma ve farklılık ilişkisi tarafından yapılandırıldığını ileri sürer. “Anderson’un öne sürdüğü teze yönelteceğim belli başlı itiraz şudur: Eğer dünyanın geri kalan bölgelerindeki milliyetçilikler kendi tahayyül edilmiş cemaatlerini Avrupa ile Kuzey ve Güney Amerika tarafından onlara sunulmuş milliyetçilik modelleri arasından seçmek zorundaysa, geriye tahayyül edecek neleri kalmaktadır? Anderson’un tezine inanacak olursak, tarihin, post-kolonyal dünyadaki bizlerin modernitenin daimi tüketicileri olmasına hükmettiğini kabul etmek durumunda kalacağız. Tarihin tek gerçek özneleri olan Avrupa ile Kuzey ve Güney Amerika, bizim adımıza yalnızca sömürgeci aydınlanma ve istismarın değil, aynı zamanda bizim sömürgecilik karşıtı direnişimizin ve post-kolonyal sefaletimizin senaryosunu da yaratmışlardır. Tahayyül etme yeteneğimiz bile sonsuza dek sömürgeleştirilmiş kalmalıdır” (Partha Chatterjee – Ulus ve Parçaları syf:20, 21) </p>
<p>Kürt siyasal hareketi kısaca “Ey köleler sizi ben uyandırdım bu uyandırmanın karşılığında ömrünüz boyunca artık bana itaat edeceksiniz” demeye getirmektedir. Bu durumda ya milliyetçi politikaların, özgürlükten kaçan ve özgürlüğünü ulusal kahramanlara havale etmiş “hiç kimseleşmiş” kitlesine dönüşeceğiz ya da ulusal gövdeden koparak kendi özgürlük mecrasında akan otonom özneler olarak özgürlük alanlarımızı genişleterek direnişimizi sürdüreceğiz. Kürt Ulusu denilen büyük ailenin sembolik babası konumundaki “Ulusal Önder” tarafından sürekli hadım edilme korkusu yaşayan çocukların hadım edilmemek için babanın mutlak otoritesine boyun eğmesi, her politik sesin “ulusal baba”nın sesi karşısında hizaya geldiği, kendi sesini sürekli ertelemek zorunda kaldığı veya içine gömdüğü bir korku tapınağı inşa etmiştir. Hareketin bizzat siyasi aktörleri tarafından açıklanan parti içi infaz kararlarıyla sayısı beş bini bulan “iç şehit” istatistiği, babanın gazabına uğrama ihtimali olan haylaz çocukları nasıl bir geleceğin beklediğinin somut bir tezahürüdür. Ya beynimizi ve yüreğimizi esir almış bu baba figürünü öldüreceğiz ya da baba korkusuyla adeta bir tabutluğa dönüşmüş “ulusal ev”den kaçacağız. Hareketin hiyerarşik, otoriter örgütlenme modeli, bölgedeki tüm siyasal oluşumlara ipotek koyan jakoben karakteri, farklı politik söylem ve özneleri şark kurnazlıklarıyla gözden düşüren tarzı gün geçtikçe bölgedeki toplumsal hoşnutsuzlukların çığ gibi büyümesini de beraberinde getirmektedir. Ancak bu hoşnutsuzluklar şimdilik, “kan kusup kızılcık şerbeti içtim demek” politikasıyla geçiştirilmektedir. Yirmi yıl boyunca yürütülen silahlı mücadelenin öngörülen politik hedeflere varmayı sağlayamamasının yarattığı sinizm, hareketin sürekli hedef ve konsept değişikliğine gitmesinin kitlelerde yarattığı bilinç bulanıklığı, harekete sürekli kan kaybettirmekte, bu da harekete daha mesafeli duran, eskisi gibi fedakarlığa yanaşmayan umutsuz bir halk kitlesi yaratmış durumda. Silahlı mücadelenin toplumsal uyanışı tetikleyen rolü bittiği halde, kör şiddet tutkusuna kitlenmiş bir savaşta ısrar etmek, iktidarın militarist yapılanmasını derinleştirmesine, daha otoriter, faşizan politikalarla halkı yönetmeye gerekçeler üretmesine hizmet etmekten öte bir sonuç yaratmamaktadır. Komutan yardımcısı Marcos, üniformalı devrimcilerin narsizminden ve haklı dava şehitlerinden kopuşlarını şu sözlerle dile getirmektedir: “Zapatizm toplumsal bir harekettir ve silahlı isyan hareketleri örneğinde, kazanan ya da kaybeden değil, ayak direyen olmak gerekir. Bugün önemli olan şey, çatışmaya bir çözüm bulmaktır ve biz herkesten şunu istiyoruz: Kaybetmemize yardım edin. Biz bu ülkeye yeni bir istiklal marşı vermek istemiyoruz, ezbere bildiğimiz bozgunlar listesine eklenecek yeni bir kahraman daha vermek istemiyoruz. Bu anlamda artık ölüme eğilim duymuyoruz. Bir asker (kesinlikle ben de onlardan biriyim) kesinlikle saçma ve irrasyonel biridir; çünkü ikna etmek için silaha sarılma imkânı vardır. Sonuçta bir asker emir verdiğinde bunu yapar: Silahların gücüyle ikna eder. Bu nedenle bizce, biz de dâhil, askerler asla yönetmemelidir; çünkü kendi fikirlerine değer kazandırmak için silaha başvuranların fikri kıttır. Bizce silahlı hareketler, her ne kadar devrimci olsalar da esasen keyfi hareketlerdir. Her koşulda, silahlı hareketlerin yapması gereken şey sorunu ortaya koymak, sonra da bir kenara çekilmektir”. Kürt siyasal hareketinin de kanımca yapması gereken şey ortaya konmuş, bütün Ortadoğu’da görünür hale gelmiş bu etnik sorununun çözümünü bölgede tabandan gelişecek hareketlere bırakarak kendisini bu hareketler içinde eriterek, sivilleşmeyi hızlandıracak hamleler yapmaktır. Gerisi toplum mühendislerinin veya militarist bir elitin politik tasarrufuna gönülsüzce razı olmaktır. Oysa hareketin yıllara dayanan direnişinin yarattığı politik kazanımları farklı politik özneler aracılığıyla özerk mücadele alanlarına tercüme etmek her zamankinden daha mümkün. Kürt siyasal hareketi, Kürdistan’da feodal ve dinsel tahakküm ilişkileriyle donmuş bir toplumsallıktan, politik özneler çıkmasının fitilini yakarak, modern siyasal tahayyüllerin Kürdistan’da geniş kitleler bazında kabul görmesinin zeminini güçlendirmiştir. Gelinen aşamada kolektif kimliklerin prangalarını kırıp, anarşizmden esinlenen kimi özgürlük deneyimlerini hayata geçirebiliriz. Belediyeleri, eşitlikçi toplumsal projeleri hayata geçirmenin politik mevzilerine dönüştürmek önemli bir kalkış noktası olabilir. Belediyeleri kent yaşamının kimi hizmetlerini karşılamanın yanı sıra doğrudan demokrasi, eşit karar alma konseyleri, merkezi kontrolü minimalize eden öz yönetim pratiklerini geliştiren birimler haline getirmek “devletin” ve “devlete” duyulan ihtiyacın özgür toplumsal ilişkiler içinde emilmesini kolaylaştıracaktır. Belediyeler vasıtasıyla özgürlüğe ve eşitliğe ihtiyacı olan tüm insanların birlikte öreceği yeni bir kamusallık, özgür otonomlara giden yolu kısaltacaktır. Ayrıca kadınların ve vahşice sömürülen Kürt emekçilerinin ulusal gövdeden koparak özerk örgütlenme alanları yaratmaları bölgedeki toplumsal denklemleri derinden sarsacaktır. “Kürt hareketinde “eski aile” eleştirisi, namusu dar anlamda kadın bedeni üzerinde odaklanmaktan çıkartmış, anlam alanının genişlemesine, vatan sathına yayılmasına yol açmıştır. Bu operasyon sayesinde namusun yeni ölçütü dar anlamda kadın bedenine yabancı elinin değmesi olmaktan çıkmış, “vatan toprağının korunması” bağlamında inşa edilebilmiştir. Yine de geleneksel namus anlayışı tümüyle terk edilmemiştir, Sadece toplumun üyelerini hareketin tanımladığı hedefler doğrultusunda mücadele etmeye çağırmak üzere odaklandığı mekân kaydırılmıştır”. Ulusal hareket, kadınların konuşabilmesinin, siyasal aktörlere dönüşebilmesinin koşullarını hazırlamak yerine bol bol kadın üzerine kadına rağmen konuşmayı yeğlemiştir. Kemalizmin “devlet feminizmi” misali Kürt kadınını özgürleştirme söylemiyle önemli oranda erkekler üzerinden yürüyen bir örgüt feminizmi inşa edilmiştir. Hareketin kadına yaklaşımındaki söylem değişikliklerini kadının hareket içindeki katılım oranı ve hareket içindeki basıncı belirlemiştir. 1980’li yıllardan 1990’lı yılların başlarına kadar yaygın olarak “düşüren kadın” imgesi kullanılmış, kadın adeta dini metinlerdeki tüm toplumsal kötülüklerin kaynağı şeklinde kodlanmıştır. Kadınların aktif katılımcılar olarak etkinlik gösterdikleri 1990’lı yılların başlarından itibaren “düşüren kadın” imgesi terk edilmiş yerini güvenilecek eşit yoldaş olan “yeni kadın” almıştır. 1990’ların ortalarından itibaren kadın gerilla Zilan’ın “modern çağın özgürlük tanrıçası” veya “modern iştar” ilan edilmesiyle kadınlar cinsiyetsiz tanrıçalar söylemine kapatılmıştır. “Küçük ailenin kadınların üzerindeki denetimi çözülürken bunun yerini “büyük ailenin denetimi almıştır. Kadının kamusal siyasal alana katılımı cinselliğinden arındırılması suretiyle gerçekleşmiştir”. Kadınların bağımsız bir anarke-feminist politika geliştirmesi bu denetim biçimlerini kuşkusuz sınırlandıracaktır. Kürt siyasetinde gittikçe sınıfsal perspektifin kaybolması, varlıklı işadamları ve toprak sahiplerinin siyaset içindeki ağırlıklarının gittikçe artması Kürt emekçi ve topraksız köylülerinin eşitlikçi bir toplumsal dönüşümün gerçekleşme umudunu köreltmiştir. Ulusal sisin içinde taşeron burjuvalarla aynı safı tutan emekçilerin gerçek sınıfsal çıkarlarına yönelik bir politikaya dönmeleri, kendi özgürleşme mücadelelerinin özneleri haline gelmeleri ulusal narkozlardan kurtulmakla mümkün. Kimliğin kültürel zenginliklerinin ve Kürtçenin devletten bağımsız alternatif kurumsal yapılarla geliştirilip toplumsal dolaşıma sokulması bu alanda yürütülecek bir hegemonya mücadelesi, sömürgeci kültürel hâkimiyeti aşındıracaktır. Kürt sorunu denilen şey bir dil ve kültürü yaşatma ve varlığını sürekli kılma gerekliliğidir. Bölgedeki militarist baskının kırılması ise bir demokratikleşme ve özgürleşme hamlesidir. Kültürel farklar üzerinden total bir ulus olma kavgası yürütmek mevcut iktidarın suç ortağı olmak veya yeni bir iktidar odağı olma kavgasıdır. Özgür özneler olmak isteyen insanların bu kavgadaki yeri her türlü devlete ve kurumsallaşmış kimliğe karşı çıkan anarşizmin özgürlük saflarıdır. </p>
<p>Kimlik politikasından özne çıkmadığı gibi, tüm toplumsal öznelerin eşit derecede özgürleşme koşullarına ivme katan bir politika olması da mümkün değildir. Bütünlüklü, su geçirmez bir kimlik kurgusu, dışlayıcı söylemin gittikçe bilenip bir hınç politikasına dönüşmesi de her zaman muhtemeldir. Oysa içeriyi dışarıdan, ‘benlik’i ‘öteki’nden ayıran sınırlar sabit değildir, her zaman kaymalar gösterir. Kimliklerimizin karmaşık ve yapılanmış doğasının farkında olmak, bize başka olanakların kapısını açan anahtarlar sunar: Bu, hikâyemizdeki öteki hikâyeleri görmek, modern bireyin görünür tamamlanmışlığındaki tutarsızlığı, yabancılaşmayı, yabancı tarafından açılan ve onu tahrip ederek içimizdeki yabancı sorununu tanımaya zorlayan gediği keşfetmektir. Ötekini, radikal başkalığı tanıdığımızda, artık dünyanın merkezinde olmadığımızı kabul etmiş oluruz. Merkez ve varlık duygumuz değişir. Buna paralel olarak, tarihsel, kültürel ve psişik özneler olarak bizler de köklerimizden koparılır, varoluşumuza, hareket ve başkalaşım bağlamında karşılık vermeye başlarız. Edmond Jabes’in dediği gibi “yabancı sana sen olma fırsatı veriyor, seni bir yabancıya dönüştürerek”.<br />
Kendilik duygumuz da bir hayal ürünüdür, bir kurgudur, belli bir anlamlı hikâyedir. Bizler kendimizi kesinlikle açık ya da parçalanmış değil, bütün olarak, tamam olarak mütekâmil bir kimlik olarak hayal ederiz. Kendimizi, hayatlarımızı kuran anlatıların nesneleri olarak değil de yazarları olarak tahayyül ederiz. Kimliği tutarlı bir normatif ideale, kavranabilir bir bütünselliğe kavuşturma çabası öznenin temel sancısı olmuştur sürekli. Kimlik, bu bitmeyen dışlamalar sürecinin bir sonucu, tamamlanamayan kişisel bir proje, meşruiyetini tabiiyetinden alan bir aidiyet sancısıdır. Öznenin aidiyeti, yani özneleşmesi, daima bu sancıyı, dışladığına dair duyduğu endişeyi beraberinde taşır. Kısacası kimlik, sahiplendiğinin dışında bıraktığıyla kolay helalleşemez”. Hiçbir mağdur, sadece mağdur olmadığı gibi, hiçbir mağduriyet de sadece direnme ya da boyun eğme seçeneklerine mahkûm değildir. Bir mağdur kimliğin, farklı mağdur kimliklerin bizzat sebebi veya farklı mağduriyet durumlarını örtbas eden kalın bir peçe olma tehlikesi de her zaman mümkündür. Örneğin etnik kimliğinden ötürü mağdur olduğunu belirten bir Kürt erkeği, ev içinde eşine karşı bir devlet, sokakta bir çete reisi, çocuğunu her gün döven ve aşağılayan bir baba, farklı cinsel yönelimlerden nefret eden bir homofobik de olabilmektedir. Mağdur konumda olmak bize rağmen, bizim dışımızda gerçekleşen bir süreç değil, bizim de dahil olduğumuz ve işlemesinde özne olduğumuz bir mekanizmadır. Hiçbir mağduriyet konumu yirmi dört saat boyunca üzerimizde taşıdığımız bir üniforma değildir, farklı kimlik ve öznelerle kurduğumuz değişken, sürekli yeniden tanımlanan bir iktidar ilişkisidir. Mağduru değişmez bir “ötekilik” konuma mıhlayan mağduriyet dili, kendi üzerine kapanarak öteki öznelerle olabilecek ortaklığı imkânsız hale getirir. Herhangi bir bireyin kimliğinden ötürü uğradığı haksızlılar, baskılar, kimliğin “öz bilinciyle” kendisini politize etmediği gibi, kaybedecek çok şeyleri olma konumu diğer mağdur bireylerle bir özgürlük dayanışmasına da sokmayabilir. Bireyi iktidar karşısında konumlandıran bir direniş stratejisi geliştirmek, ancak politikanın dolayımından geçerek mümkün olabilir. Bu coğrafyada böyle bir politikanın yolu da otoriter, mülkiyetçi, militarist, ırkçı, cinsiyetçi, sömürgeci iktidar ilişkilerine karşı yereli ve özgürlüğü esas alan Post Kolonyal Anarşizm’den geçer gibi görünmektedir. Anarşizm her türlü otorite karşısında direnişimizi güçlendiren özgürlük tutkusuyken, Post Kolonyal Eleştiri, kimliğimizi sömürgeci kalıntılardan arındıran ayrıca farklılıklarımızı mutlaklaştıran anlatıların, özcü kimlik politikalarının da altını oyan bir eleştiridir. Post-Kolonyal Anarşizm de, elbette yıkılmaz bir köşk değildir, bir kışkırtmadır. Dünyanın altüst edici akıntılarında yüzerken tutunup ufukta işaretler aradığımız titrek bir ay ışığıdır sadece.                                                               </p>
<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar:</strong><br />
1-) Kolonyalizm Postkolonyalizm – Ania Loomba – Ayrıntı Yayınları</p>
<p>2-) Postkolonyal Aura: Küresel Kapitalizm Çağında Üçüncü Dünya Eleştirisi – Arif Dirlik<br />
 Boğaziçi Üniversitesi Yayınları</p>
<p>3-) Ulus ve Parçaları: Kolonyal ve Post-Kolonyal Tarihler – Partha Chatterjee – İletişim Yayınları</p>
<p>4-) Oryantalizm, Hegemonya ve Kültürel Fark<br />
Derleyenler: Fuat Keyman, Mahmut Mutman, Meyda Yeğenoğlu - İletişim Yayınları</p>
<p>5-) Göç, Kültür, Kimlik – Lain Chambers - Ayrıntı Yayınları </p>
<p>6-) Sömürgecinin Portresi, Sömürgeleştirilenin Portresi – Albert Memmi – Versus Yayınları</p>
<p>7-) Dünyayı Değiştirmek İsteyenler, Ulusu Nasıl Tasavvur Ettiler? – Antonias Lıakos –İletişim Yayınları</p>
<p><em>email: remokaya@gmail.com</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/11/12/kurdistanda-anarsist-olmak-veya-eve-donusun-imkansizligi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Toplum ve Kuram Dergisinin İkinci Sayısı Çıktı!</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/10/22/toplum-ve-kuram-dergisinin-ikinci-sayisi-cikti/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/10/22/toplum-ve-kuram-dergisinin-ikinci-sayisi-cikti/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Oct 2009 02:07:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>K. Murat Güney</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>

		<category><![CDATA[Kürt Sorunu]]></category>

		<category><![CDATA[Siyasi - Türkiye]]></category>

		<category><![CDATA[antifaşizm]]></category>

		<category><![CDATA[antimilitarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/?p=589</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye’de sosyal bilimler alanında yapılan çalışmalarda Kürtlerin ve Kürt Meselesi’nin hakkaniyetle yer almamasına bir tepki olarak yayın hayatına başlayan Toplum ve Kuram dergisinin ikinci sayısı çıktı.
Toplum ve Kuram dergisi Kürt gerçekliğine ilişkin resmi devlet söyleminin akademide yaratmış olduğu çeperin dışında durma gayretiyle, Kürt çalışmalarına alternatif bir tartışma zemini yaratmayı hedefliyor. Bu motivasyonla yola çıkan Toplum [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2009/10/toplum_kuram2.jpg" alt="toplum_kuram2" title="toplum_kuram2" height="400" align="right"/>Türkiye’de sosyal bilimler alanında yapılan çalışmalarda Kürtlerin ve Kürt Meselesi’nin hakkaniyetle yer almamasına bir tepki olarak yayın hayatına başlayan Toplum ve Kuram dergisinin ikinci sayısı çıktı.<br />
Toplum ve Kuram dergisi Kürt gerçekliğine ilişkin resmi devlet söyleminin akademide yaratmış olduğu çeperin dışında durma gayretiyle, Kürt çalışmalarına alternatif bir tartışma zemini yaratmayı hedefliyor. Bu motivasyonla yola çıkan Toplum ve Kuram dergisi Kürt toplumu hakkında araştırma ve çalışmalar yapan sosyal bilimcileri de bu zeminde bir araya getirmeyi amaçlıyor. Sosyal bilimler dergisi Toplum ve Kuram’ın bu sayısının dosya başlığı: Taşları Yerinden Oynatanlar: Kürt Çocukları ve Siyaset.<br />
Derginin giriş yazısında dosya konusuna dair şu ifadelere yer verilmekte: “Özellikle 12 Eylül darbesinin ardından artan bir biçimde ‘iç düşman’, ‘dış düşman’, ‘bölücü’, ‘hain’ gibi değişkenler üzerinden milli güvenlik hedeflerine göre düzenlenen Türkiye devleti bu değişkenler doğrultusunda işleyen güvenlik söylemine içkin bir meşruiyet mantığını izlemekte. Güvenlik devleti merkezli egemenlik pratiklerine dayanan bu meşruiyet mantığı, Weber&#8217;in ‘meşru şiddet tekelini elinde tutan kurum’ şeklindeki devlet tanımından taşarak gayri meşru devlet sınırlarına dayanmakta. Güvenlik devletinin değişmeyen ‘iç düşman’ değişkeni olarak Kürtlerin durmadan çarpıp durdukları bu sınırlarda şimdilerde Kürt çocukları dolaşmakta. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan&#8217;ın 2006 baharındaki ‘kadınlar ve çocuklar dâhil’ buyruğunun ardından Türkiye&#8217;de çocukluk yaşı değişirken (!) halihazırda, yüzlercesine binlerce yıl hapis cezası verilen ve bedenleri askeri roketle parçalanan Kürt çocuklarının öfkesinin izini sürdüğümüz günlerden geçiyoruz. Devletin şiddete matuf meşruiyet algısının Kürt çocuklarının siyaseti ile çakıştığı bu izlekte ikinci sayımızın dosya başlığını: <strong>Taşları Yerinden Oynatanlar: Kürt Çocukları ve Siyaset </strong> olarak belirledik.”</p>
<p>İkinci sayıda yer alan çalışmaların başlıkları şunlar:<br />
-Dâra Elhüseyni: Cezaevi: Değişen ve Görünmeyen Yüzler<br />
-Haydar Darıcı: Şiddet ve Özgürlük: Kürt Çocuklarının Siyaseti<br />
-Delal Aydın: “Tinercilerin” Bir Korku Nesnesi Olarak Temsili<br />
-Rapor: İHD 2008 Yılı Kanunla İhtilafa Düşen Çocuklar Raporu<br />
-Ruşen Mahmutoğlu: Yasama, Yürütme, Yargı Kıskacında Taş Atan Çocuklar<br />
-K.Murat Güney: TESEV’in Zorunlu Göç Araştırması’nın Söylemedikleri ve Kürt Sorununda Çözüme Dair Liberal Projenin Açmazları<br />
-Harun Ercan: Şeş û Yek: Kürt Meselesi, Gülen Cemaati ve Bir Karşı-Propaganda Girişimi Olarak “Tek Türkiye” Dizisi<br />
-Zeki Gürür: Polîtîkayên Dewleta Tirk Ya Çandkujî û Zimankujiya Kurd û Dengbêjî<br />
-Namık Kemal Dinç: Kadim Anavatandan Bir İnkar Coğrafyasına KÜRDİSTAN<br />
-Ayhan Işık: Sözlü Tarih ve Kürtlerde Sözlü Tarih Çalışma Örnekleri<br />
-Welat Zeydanlıoğlu: Beyaz Türk’ün Yükü: Oryantalizm, Kemalizm ve Türkiye’de Kürtler<br />
-Joost Jongerden: Yer Siyaseti: Türkiye Kürdistanı’nda Devlet ve Toplumun Mekânsal Düzenlenişi<br />
-Handan Çağlayan ile Söyleşi: Politik Katılım-Özgürleşme Geriliminde Kürt Kadınları<br />
-Belge: DDKO Dava Dosyası<br />
-Kitap Eleştirileri: Yeni-Sömürgecilik Tekniklerinin Göç Olgusu Üzerinden İzini Sürmek - “Dağ Çiçekleri”ni Vatandaş Yapmak!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/10/22/toplum-ve-kuram-dergisinin-ikinci-sayisi-cikti/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Hegemonik Savaş Alanı: TRT Şeş</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/09/29/bir-hegemonik-savas-alani-trt-ses/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/09/29/bir-hegemonik-savas-alani-trt-ses/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Sep 2009 02:21:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Talat Balca Arda</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kürt Sorunu]]></category>

		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Siyasi - Türkiye]]></category>

		<category><![CDATA[antimilitarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/?p=582</guid>
		<description><![CDATA[Direnişin ve muhalifliğin anlamı ve pratikleri, Türkiye’nin tarihsel döngüsü içinde bugün konumlandırılmak istendiğinde, herhalde ilk bakılması gereken Kürt hareketi ve bu hareketin gelişimidir. Kürt hareketini anlamak için ise en başta Kürtlüğün ve Kürt olanın nasıl tanımlandığına dair süregiden tartışmaya bakmak, bu tanıma dair gerek hareketin gerekse devletin ortaklaşan veya çatışan yaklaşımlarını incelemek gerekiyor.
Şiddet ve çatışmayla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.uninvitedguest.net/wp-content/uploads/2009/01/trt6.jpg" alt="trt6" height="170" align="right"/>Direnişin ve muhalifliğin anlamı ve pratikleri, Türkiye’nin tarihsel döngüsü içinde bugün konumlandırılmak istendiğinde, herhalde ilk bakılması gereken Kürt hareketi ve bu hareketin gelişimidir. Kürt hareketini anlamak için ise en başta Kürtlüğün ve Kürt olanın nasıl tanımlandığına dair süregiden tartışmaya bakmak, bu tanıma dair gerek hareketin gerekse devletin ortaklaşan veya çatışan yaklaşımlarını incelemek gerekiyor.<br />
Şiddet ve çatışmayla geçen uzun yılların ardından, bugün, 2008 yılının sonları ve 2009’un başlarında gelinen noktada, Türkiye devletinin Kürtçe yayın yapan ilk resmi televizyon kanalı TRT6’yı (TRT Şeş) kendi eliyle açtığına tanık olduk. Kürtlüğün ve Kürt olanın devlet tarafından bu yeniden tanımlanışı karşısında, Demokratik Toplum Partisi (DTP) çevresinde örgütlenen Kürt hareketinin TRT6’nın ‘Kürt gerçekliğini yansıtamadığını’ dile getiren tepkisi ve muhalefetiyle karşılaştık. Bu noktada, bu makalenin amacı, muhalif olmanın bugün ne ifade ettiğini Kürt hareketi ve Türkiye devleti bağlamında TRT6 televizyon kanalının yayına başlamasına dair tartışmalar üzerinden tanımlamaya çalışmak olacaktır. Zira ‘muhalif’ olmanın tanımı ve neyin ‘muhalif’ sayılıp neyin ‘sistem içi’ olarak görüldüğü arasındaki sınır çizgisi, siyasal ve tarihsel koşullara göre sürekli değişmektedir.<br />
<span id="more-582"></span><br />
TRT6 kanalının yayınları hakkında MKM’nin (Mezopotamya Kültür Merkezi) görüş ve açıklamaları başta olmak üzere, halen devletçe sansürlenen Özgür Gündem gazetesinin internet sitesi ve ayrıca anaakım medya organlarında yayınlanan haberleri kapsayacak olan analizlerde, Gramsci’nin ‘hegemonya’ ve ‘karşı-hegemonya’ kavramlarını Foucault’nun ortaya attığı ‘özneliklerin inşası’ perspektifinin eleştirisi ışığında değerlendirmeye çalışacağım. Bu noktada, Foucault’nun Türkçe’ye hem ‘tabi (teba) olma’ hem de ‘özne olma veya özneleşme’ olarak çevrilebilecek subjection olarak adlandırdığı, yeni öznellikler üreten iktidar mekanizmasına dair kavramının, bugünkü koşulları analiz etmek açısından kullanışlı olduğuna inanıyorum.  Kürt hareketinin TRT6’ya yönelik eleştirilerinin de özellikle bugün iktidar ve tahakküm ilişkilerinin dinamikleri anlamak için yerinde bir örnek teşkil ettiğini düşünüyorum.</p>
<p>Kürt kimliği, kültürel alanda, kendisini Türk kimliğinin karşısında, başta müzik olmak üzere çeşitli sanatsal çalışmalarla gösterdi. Başlangıçta yasaklanan Kürtçe müzik üretim ve dağıtımı, Özal döneminde, 1997 yılında yapılan ve “Türkçe dışındaki dillerde de müzik üretimi ve dağıtımı yapılabilmesini öngören” yasal düzenlemelerle dolaylı olarak yasallaştırıldı. Buna rağmen Kürtçe müzik performansları, kaset ve CD’leri ‘örgüt propagandası yapmak’ ve benzeri başka birçok gerekçeyle soruşturmalara ve yasaklamalara maruz kaldı. Böylece Türk Devleti, bir yandan ‘yasal’ Kürtçe müziğin ne olduğunun sınırını çizerken bir yandan da ‘yasak’ Kürtçe müziğin keyfi tanımı üzerinden kendisine müdahale alanı açıyordu. Şüphesiz yasal ve yasak olana dair bu yeniden yapılan tanım, muhalifliğin tanımının da yeniden ve tekrar yapılmasını beraberinde getirecekti. Dönüşen bu siyasi koşullar altında, bir şarkı bir zamanlar sırf Kürtçe olduğu veya bir şarkıcı sırf Kürtçe şarkı söylediği için bir ‘direniş öznesi’ olarak görülürken, bugün aynı şarkının TRT6’da yayınlanması veya aynı şarkıcının TRT6’ya konuk olması, Kürt hareketi tarafından ‘Kürt gerçekliğinin’ içini boşaltan kişi ve yaklaşımlar olarak betimleniyor. Öyleyse direniş nerede başlıyor ve nerede bitiyor? Hegemonyanın sınırları nasıl çiziliyor? Niye TRT6 Kürt hareketin tarafından benimsenmiyor?</p>
<p>Kürt hareketinden gelen birçok TRT6 eleştirisi var. Bunlardan bir tanesi, TRT6’nın Türk devleti tarafından Kürt vatandaşlara verilen bir armağan, adeta bir lütuf olarak gösterilmesi ve böylece Kürtçe’nin kamusal alanda temsili için Kürt hareketinin yıllardır sürdürdüğü mücadelenin görünmez kılınması. MKM’de merkez yöneticileri ve Kürt sanatçılar ile yaptığım bir görüşmede bu durum şöyle aktarılıyor:  </p>
<p>“Devlet halkımıza özgürlük veriyormuş gibi gözüküyor. Hâlbuki vaat edilen bu özgürlük, yıllardır süren mücadelemizin taleplerini ve sonuçlarını görmezden geliyor. Oysa kültür-sanat karşılıklı eleştiri ve soruşturma ile gelişir. Ama onlar bize bakmıyorlar, bize sormuyorlar. Kürt halkının bilinciyle dalga geçiyorlar.”    </p>
<p>Bu eleştirilerde, TRT6 kanalının Türk devletinin bir liberalleşme ve demokratikleşme hamlesi olarak lanse edilmesi aracılığıyla Kürt direnişinin saf dışı bırakılmak istendiğinin altı çiziliyor. Gerçekten de TRT6, aslında Kürt hareketinin ve onun tarihsel mücadelesinin, fedakârlıklarının ve uğraşlarının bir sonucu olarak değil, sanki devletin tek taraflı bir tasarrufunun, demokratik bir açılımının ürünüymüş gibi gösteriliyor. Bu anlamda, Kürtçe’nin TRT6 yoluyla tanınmasının arkasında, Kürt hareketinin bir emeği veya bir ‘müzakere gücü’ yokmuş farz ediliyor. </p>
<p>Kürt insanının, dilinin yasaklanması dolayısıyla çektiği ıstırapların bir anda unutuluvermesi, TRT6’nın yayına başlamasının konu edildiği Can Dündar’ın NTV’de yayınlanan ‘Neden’ adlı programına konu olan Gülten Kaya tarafından çok çarpıcı bir dille eleştirildi. Ahmet Kaya’nın, Fransa’ya gidip bir daha ülkesine geri dönememesine yol açan yasaklanmış Kürtçe müzik klibinin ilk defa Türk televizyonlarında gösterildiği programda, Gülten Kaya, bu klibin bugün yayınlanmasının artık çok bir anlamı olmadığını söylüyordu. Zira birçok ıstırap ve sıkıntıların sonucunda ortaya çıkan bu klibin bugün Ahmet Kaya’nın ölümünden sonra yayınlanmasının, ne ülkesini bir kez daha göremeden Fransa’da hayatını kaybeden Ahmet Kaya’yı geri getirebilir ne de onun yokluğunun acısını dindirebilirdi. Gülten Kaya’ya göre, bu Kürtçe klip belki 9-10 yıl önce yayınlansaydı bu Türkiye’deki siyasal dönüşüm adına bir şey ifade edebilirdi, halbuki bu durum bugün için geçerli değil. Bu bağlamda, zamanında muhalif olarak görülen bir Ahmet Kaya klibi, bugün yayınlandığında artık hegemonyanın alanında sayılmakta ve bu yüzden de artık bu klibin yayınlanması anlamsız olarak nitelendirilmekte. Türk hükümetinin, Ahmet Kaya ile beraber Nazım Hikmet ve Yılmaz Güney gibi bir zamanların yasaklanan, sansürlenen sanatçılarının mezarlarını Türkiye’ye getirme çabası da benzeri bir şekilde, geçmişi ancak acı ve sıkıntılardan arındırılmış bir biçimde sahiplenip temize çıkma ve böylece hegemonya alanını genişletme hamlesi olarak değerlendirilebilir. </p>
<p>Tüm bu eleştirilerde iki tane çok önemli vurgu var: bunlardan bir tanesi ‘yaşanmış acılar’ veya ‘Kürtlerin çektiği ıstırap ve sıkıntılar’ ve bunların telafisinin olamayacağı, diğeri ise TRT6’nın ortaya çıkışında çekilen bu ‘ıstırap ve acıların’ rolünün görmezden gelinip silinmesi dolayısıyla TRT6’nın ‘Kürt gerçekliğini yansıtmayan’ bir televizyon kanalı olarak kalmasıdır. </p>
<p>Aslında bu durumda TRT6’nın en önemli özelliği iki karşıt kamp arasındaki farkı ortadan kaldırıp Kürt kimliğini hegemonik söylemin içine dâhil etme çabasında yatıyor. </p>
<p>Foucault, mücadeleyi (struggle), kişinin kendi statüsünü ve kimliğini sorgulama yolu olarak betimliyor. Bu mücadeleler, farklı olma hakkının ifade bulduğu ve kişiye bir kimlik atfederek onu birey haline getirecek çatışmaları kapsıyor.  Öte yandan, bu mücadeleler, bir yandan da kişiyi kimliği dolayısıyla diğerlerinden ayıran ve diğerleriyle bağlarını koparan bir eylem olarak ortaya çıkıyor. Bu yaklaşıma göre, Kürt hareketinin TRT6 eleştirisinin aslında Kürt kimliğini temsil etme mücadele ve çatışmasından ileri geldiğini söyleyebiliriz. Zira bu durumda, Kürt hareketi, siyasal alanı yeniden şekillendirilen Türk devletini takiben kendini yeniden konumlandırmak zorunda kalıyor. Foucault bu konumlandırmayı ‘özneleşme’ (subjection) olarak adlandırıyor.  Özneleşme, kişiyi kimliğine bağlıyor. Dolayısıyla, aslında bu çatışmalar, taraflar arasındaki mutlak, özsel ve uzlaşmaz karşıtlıktan değil öznellik ve kimlik tanımları üzerindeki hâkimiyet mücadelesinden kaynaklanıyor. Bu noktada genişlettiği hegemonik alanda çoğulculuk retoriğinin içerisine özellikle medya yoluyla yeni bir farklılık kurgusunu yerleştiren devlet, TRT6’yı benimsemeyen Kürtleri, normun dışına itiyor ve onları tehlikeli ve marjinal olarak kimliklendiriyor. Bu noktada Kürt hareketi ise Kürtlüğe dair normun ve kimliğin, TRT6’yı benimseyen Kürtlerce değil, tam tersine devletin marjinal olarak kimliklendirdiği, TRT6 yapılanmasını sorgulayan ve eleştiren Kürtlerce belirlenebileceğinin altını çiziyor. Şüphesiz taraflar arasında devletten yana açık bir güç farkı var. Yine de, temelde her iki tarafın da kendi ‘kimlik’ ve ‘demokrasi’ tanımını yaptığı ve karşıtlığını buradan kurduğunu söyleyebiliriz. Öyleyse, bu ötekileşme sistemi, tarafların birbirini takiben temsiliyet üzerinden kendilerini yeniden konumlanması üzerinden işliyor.</p>
<p>Kürt hareketi tarafından, TRT6 hakkında ortaya atılan bir başka önemli eleştiri ise Türk devletinin bu konudaki samimiyet eksikliği. TRT6, Kürt vatandaşlar için yapılan bir liberal açılım görüntüsünün ardında aslında Kürt hareketini pasifleştirmek için hazırlanmış bir oyun olarak nitelendiriliyor. TRT6’nın, Kürt hareketinin asıl meşru kanalı olan RojTV’nin izlenme oranını düşürmek ve Kürtler arasında ayrılık yaratmak için tasarlandığı, dile getirilen iddialar arasında. MKM ile yaptığım görüşmemde, ‘samimiyet’, ‘masumiyet’ ve ‘güven’ gibi terimler Türk devletinde veya AKP hükümetinde olmayan nitelikler olarak ifade edildi. Öte yandan, onlara göre, TRT6’nın, yani resmi Kürtçe devlet kanalının bu kadar kolay ve hazırlıksız olarak yayına girmesi de bu konudaki samimiyet eksikliğini ortaya koyuyor. Kürt milletvekillerinin Kürtçe olarak millet meclisinde konuşması yasakken ve mecliste Kürtçe hala ‘bilinmeyen bir dil’ olarak tutanaklara geçirilirken, TRT6 gibi bir kanalın varlığı oldukça şaibeli görünüyor. Ahmet Türk’ün DTP meclis grup toplantısında yaptığı Kürtçe konuşmanın TRT tarafından kesilmesi bu samimiyetsizliğin en çarpıcı örneği olarak değerlendirildi. Tüm bunlara ek olarak, Kürtçe’nin hapishanelerde ve görüşme günlerinde konuşulması halen yasak. Bu da Türk devletinin ikiyüzlülüğünü açığa vuruyor. “W, Q, X” gibi Kürtçe’de bulunan harflerin TRT6 tarafından kullanılması yasal iken bu harflerin Kürt vatandaşların kendi Kürtçe isimlerini yazarken kullanılmasının yasak olması da bu samimiyetsizliği ortaya koyuyor. Çünkü ancak Türk devletinin Kürtçesi resmen tanınıyor. Kürt hareketinden birçok eleştirmene göre, Türk devleti TRT6 konusunda samimi olsaydı ve TRT6’yı ancak Kürt kültürel ve sosyal kurumlarıyla anlaşarak tasarlasaydı, o zaman TRT6 bu kanal ‘suni’ ve ‘ikiyüzlü’ bir devlet kanalı olmayabilirdi. Özgür Gündem gazetesinde yayımlanan bir haber, MKM ve Kürt Enstitüleri’nin TRT6’nın tekliflerini reddettiğini duyuruyor.   Aynı zamanda, Seyr-i Mesel adlı tiyatro grubunun da TRT6’ya olumlu yanıt vermediğini; çünkü AKP’nin oyununa dâhil olmak istemediklerini yazıyor. Burada bahsedilen samimiyet sorunu çok önemli, zira samimiyet eksikliğine dair bu vurgu Gramsci’nin ideoloji kavramını temel alıyor. Gramsci’ye göre, hegemonya, kurumları yoluyla, kendi liderliğini evrensel ve mutlak olarak göstererek farklı ve marjinal kesimlerin rızasını alıyor. Yani, hegemonya, fiziksel şiddet uygulamaksızın hiyerarşik düzenin sömürülenler üzerinde meşrutiyetini kurması anlamına geliyor.  Bu nedenle, Kürt hareketi, Türk devletinin TRT6 yoluyla Kürt vatandaşlarının haklarını veriyor gözükürken aslında kendi hegemonyasını genişlettiğini iddia ediyor; çünkü Türk devleti bir yandan Kürt vatandaşlarını korur ve onların haklarını tanır gözükürken bir yandan da ortada artık bir Kürt hareketine ve bir Kürt direnişine gerek olmadığı düşüncesini yayıyor. Bu durumda, Türk devletinin, Kürt hareketi tarafından ‘suni’ ve ‘yozlaşmış’ olarak adlandırılan TRT6’sı, Kürt kimliğini marjinalleştirerek yeniden Kürt direniş hareketine bağlıyor. </p>
<p>Foucault, iktidarın bilgi ve tanımlama aracılığıyla gerçekleştirdiği özneleştirme gücüne karşı muhalefeti, yeni bilgi ve ihtiyaçlar çerçevesinde yeni öznellikler yaratma mücadelesi olarak tanımlar. Bu muhalefet, aynı zamanda kişilere zorla yüklenen yüzeysel, eksik ve çarpık temsiliyetlere karşı yürütülmektedir. Bu noktada, Kürt hareketi, kendi varlığının tanınması için kendi söylemini ve bilgi sistemini yaymak ve iktidarını özneler üzerinde kurarak ispatlamak zorunda denilebilir.</p>
<p>Öte yandan, TRT6’ya katılan, TRT6 için program yapan Kürt sanatçılar hakkında, Kürt hareketi tarafından dile getirilen iddialar da analiz edilmesi gereken önemli bir konu. Kürt hareketi tarafından ortaya atılan bazı eleştiriler, TRT6’ya çıkan Kürt sanatçıları ‘işbirlikçi’ olarak addederken birçok Kürt sanatçı da özellikle TRT6’ya katıldıkları haberlerini Kürt medyası aracılığıyla yalanlama yoluna gidiyor. Mesela, Nilüfer Akbal’ın TRT6’nın ekibinde yer aldığı haberi çeşitli eleştiriler aldı.  Nilüfer Akbal’ın Kürt sanatçılarını “yurtdışında zavallı bir hayat yaşamak yerine” TRT6’ya davet etmesi üzerine Kürt müzisyen Rotinda Yetkiner kendisinin Nilüfer gibi Türk devletinin Kürtleri asimile etme planının bir parçası olmayacağını beyan etti. Rotinda, Türk devletinin TRT6 hamlesini, koruculuk sisteminin sanatsal versiyonu olarak gördüğünü söylüyor. Aynı tanım, MKM ile yaptığım görüşmede de dile getirildi: “Kürt halkı, kendi kendisinin düşmanı haline getiriliyor.”  Kürt hip-hop sanatçısı, Dezz Deniz, Radikal Gazetesi’nde yayımlanan ve kendisinin TRT6’ya katıldığını duyuran haberi, Özgür Gündem’e verdiği açıklamayla yalanladı. Deniz, TRT6 Kürt toplumunca kabullenilmedikçe ve Türk devleti Kürt gerçekliğini tanımadıkça TRT6’ya çıkmayacağını ve Radikal Gazetesi’nin haberinin çarpıtılmış olduğunu açıkladı.<br />
Tüm bu gelişmeler ışığında, TRT6’nın Kürt hareketinin yeterlilik, farklılık ve haklılık anlayışlarını yeniden tanımlamasını gerektirdiğini söyleyebiliriz. Türk devletinin hegemonya sınırlarını TRT6 ile genişletmesini takiben Kürt muhalif sanatçısı ve müziği/sanatı Kürt direniş hareketi tarafından yeniden tasarlanmalıydı; çünkü Foucault’nun da dediği gibi tüm iktidar ilişkileri farklılık sistemlerinin koşullarının dönüştürülmesi üzerinden yürüyordu . </p>
<p>Öte yandan, Özgür Gündem’in önceki haberlerinde militan bir kadın sanatçı olarak yansıtılan Rojin’in, TRT6 için Rojiname adlı ‘bir tür Seda Sayan programı’ olarak tanımlanan kadın programlarını yapmaya başlamasıyla Kürt hayranlarını hayal kırıklığına uğrattığı dile getiriliyor. Haberde, Rojin’in programı için konuk bulamadığı bildiriliyor ve hatta Seve Demir adlı bir Kürt kadının kendisine 350 TL önerilmesine karşın bu programa izleyici olarak katılmayı reddettiği ifade ediliyor. Aynı haberde, Seve Demir, Rojin’e “Kürtler tarafından saygı görmek istiyorsa TRT6 ile ilişkisini kesmesini” de öğütlüyor.  Bu eleştiride asıl önemli olan nokta ise MKM ile görüşmemde de dile getirilen ve Rojiname’nin ‘aynen Seda Sayan’ınki gibi’ geleneksel Türk kadın magazin programı formatında olduğu ve bu nedenle programın yapısının bugüne kadar dile getirilen feminist eleştiri ve mücadeleleri görmezden gelip kadının eleştirel potansiyelini pasifleştirerek kadınları ataerkil söyleme eklemlendirdiği yönündeki vurgu. Böylece Kürt kadını hem Türk devletinin hem de ataerkil düzenin içinde asimile ediliyor. Bu anlayış, Adorno’nun , sanatın popüler kültüre eklemlenmesinin onun toplumsal eleştirel yönünü kaybetmesi anlamına geldiğine dair iddiasına bağlanabilir. Tıpkı caz müziğinin siyah toplulukların kendini ifade etme biçimi olarak ortaya çıktıktan sonra popüler etnik müzik adı altında kapitalist düzene uyum sağlayıp bir eğlence ve tüketim nesnesi haline gelmesi gibi, burada da Kürt müzik ve sanatının etnik müzik olarak sınıflandırılıp bir tüketim nesnesi haline gelmesinden şikâyet ediliyor. Hâlbuki Kürt müziğinin karşıt-hegemonik (counter-hegemonic) bir nitelik taşıması için onun bir popüler kültür ürünü haline gelmemesini gerekiyordu. Ayrıca MKM ile yaptığım görüşmede, Kürt müzik albümlerinin Özal döneminde yasallaşmasının albüm satışlarını düşürdüğü söylendi. Yani Kürt müzik kaset ve CD’leri yasal alana dâhil olup sıradan bir etnik müzik haline geldikçe alternatif olma özelliğini ve hareket içindeki etkisini de yitirmişti. Hâlbuki Gramsci’ye göre, karşı-hegemonya ancak hâkim güç ilişkilerine alternatifler geliştirebildiği durumlarda yeni toplumsal oluşumlara kapı aralayabilir.  Tam da bu nedenle Kürt hareketi, Kürt kültürü ve müziği aracılığıyla Türkiye devletinin sunduğu ataerkil düzenden ayrı bir sosyal proje sunmayı hedefliyor. Bu proje, kadının toplum içindeki statüsünü yeniden değerlendirmeyi ve ataerkil yapıyı ortadan kaldırmayı öngörüyor. Bu yaklaşımın müzik alanındaki yansımasını özellikle kadın militanların çokça ön planda olduğu gerilla kliplerinde görebiliriz. </p>
<p>MKM ile gerçekleştirdiğim görüşmede dile gelen başka bir konu da Kürt müziğinin uluslararası alandaki yeriydi. Katılımcılar, Kürt müziğinin artık bütün dünya tarafından bilindiğini ve küresel kültür içinde önemli bir statüye ulaşmış olduğunu özellikle vurguladılar. Kürt müziği için yapılan bu tanımı, Mitchell’ın ‘kültür savaşları’ ve ‘fark-ayrım’ terimleriyle bağlantılandırmak mümkün.  Bu savaşın katılımcıları, aynen Kürt kültürü tanımındaki gibi, kendi kültürel farklarını ideolojik bir ayrım olarak gösteriyor. Bu toplumsal yaratım, yani ırksal, etnik veya cinsiyet farklılıklarının kültürel dışavurumlar aracılığıyla kendini ispat edebilmesi, güncel uluslararası normlara göre ‘tanınmak’ anlamına geliyor. Tabii burada, Aijaz Ahmad’ın  da gösterdiği gibi ‘fark’ belli bir başka norma, yani Batı’nın kültüre dair belirlediği kriterlere göre tanımlanıyor. Dolayısıyla bu durumu, bir yandan Kürt müziğinin Batılı normalara tabi olması olarak değerlendirebileceğimiz gibi bir yandan da Kürt müziğinin kendini dünyada kabul ettirerek karşı-hegemonik alanını güçlendirme çabası olarak görebiliriz.</p>
<p><strong>Sonuç</strong><br />
Kısaca, TRT6 örneği ve Kürt hareketi üzerinden, iktidar ilişkilerini ve dinamiklerini yorumlayarak ‘muhalefet’ ve ‘karşı-hegemoya’nın nasıl sürekli olarak yeniden tanımlanıp kurgulandığını ve böylece Gramsci’nin bilinçli ve iradi olarak birbirlerine karşı kurulduklarını ifade ettikleri hegemonya alanlarının, Foucaultcu bir okumanın da yardımıyla aslında nasıl da birbirleriyle karşılıklı etkileşim halinde dönüştüklerini göstermiş olduğumu umuyorum. Karşı-hegemonya ve hegemonya arasındaki sınırların, karşıt kimliklerin yeniden tanımlanması üzerinden her an yeniden yaratılmaları söz konusu oluyor. Bu yeni kurgulamayı anlayabilmek için, siyaseti bilinçli bir pazarlık veya planlı bir kamusal alan düzenlemesi olarak düşünmek yerine, temsil, özneleşme ve kimliklendirme üzerinde şekillenen merkezsiz ve dağınık bir iktidar ilişkileri ağı olarak düşünmek gerekiyor. Kürt hareketi, liberalleşen bir siyasal alan karşısında muhalif kimliğini yeniden düzenlerken, kendisini ‘Kürt gerçekliğini’ temsil etme iddiasıyla yeniden inşa ediyor ve yeni sınırlar koyuyor. Ahmet Türk’ün DTP meclis grup toplantısında Kürtçe konuşarak TRT’yi bu yayını kesmeye zorlaması şüphesiz böyle bir ihtiyacın ürünüydü. Bu da Gramsci’nin hegemonya konseptinin aksine, aslında iktidar ilişkilerinin birbirini yok etme amacıyla kurulan iki karşıt taraf üzerinden işlemediğini, bunun yerine birbirlerine karşıt gözüken tarafların birbirinin taktik ve yöntemlerini taklit etmesi yoluyla stratejik bir savaş biçiminde geliştiğini gösteriyor. Öyleyse, karşı-hegemonyanın gücü, hâkim sistemin kurumsal ve sembolik yapısını dönüştürmesinde yatıyor. Ama hem Türk devleti hem de Kürt hareketi belli bir kimlik kurgusu inşa etmek ve kimliği temsil etmek noktasında benzeri özneleştirme yöntemlerini kullanıyorlar. Buna göre, Kürt hareketinin TRT6’ya olan tepkisi, ötekisinin, yani devletin olası hareketlerine göre planlanıyor. Bu da bir anlamda Kürt hareketinin devletin söylemine tabi kılınmış olduğu olarak okunabilir.<br />
Öte yandan, AKP hükümeti, bir takım çoğulcu ve liberal olarak adlandırılabilecek adımlar atmış olsa da Kürtlerin geçmişten gelen yaralarını sarma konusunda herhangi bir girişimde bulunmuyor. Bu durum, devletin önerdiği liberal açılımlara eleştirel yaklaşan bir grubun sürekli olarak dışlanmasına ve siyaset alanının da devlet ve ötekisi üzerinden sürekli olarak yeniden kurgulanmasına yol açıyor. Liberal ve çoğulcu toplum projesi, en ideal şekliyle hayata geçirilse dahi bu durum, devletinin söyleminin kapsadıklarına ve kapsamadıklarına dair ikiliği ortadan kaldırmıyor. Türk devletinin önerdiği TRT6 kanalını bir ‘asimilasyon’ çabası olarak eleştiren ve mecliste de Kürtçe konuşma hakkı talep eden Kürtler düzenin ötekileri olarak kodlanmaya devam ediyor. Öte yandan, AKP hükümetinin gerek TRT6’nın kuruluşu gerekse Alevi açılımı ile yeni yeni gündeme taşıdığı liberal çoğulcu düzen tahayyülü, alternatif öznellik türlerinin de göz ardı edilmesine ve ortadan kalkmasına yol açıyor. İşte tam da bu varoluş mücadelesi yüzünden Kürt hareketi, Kürtçe müziğin ve Kürt kültürünün dünyaca tanınması yoluyla kendini meşrulaştırmak ve bu kültür ve hegemonya savaşını sürdürmek durumunda.<br />
Belki, artık, iktidar ilişkilerini ikili karşıtlıklar üzerinden tanımlamak yerine, kendisini duruma göre geliştiren, değiştiren ve yeniden kurgulayan karmaşık bir ağ olarak düşünmek gerekiyor. Bu durumda, Gramsci’nin  doğuştan her insanda var olduğunu iddia ettiği dünyayı tanıma ve muhalefet ederek dünyayı dönüştürme inancının bir mit olduğu ortaya çıkıyor. Hâlbuki farklı bir iktidar anlayışı, alternatif toplumsal projelerin oluşumuna olanak verecek ve liberal çoğulcu yaklaşım gibi çözümlerin tahakküm ve adaletsizliği artıran tahayyüller olduğunu ortaya koyacaktır.  </p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong><br />
Adorno, Theodore, (1978), “On the Fetish Character in Music and the Regression of Listening.”, (der.) A. Arato&#038; E. Gebhardt, The essential Frankfurt school reader, Oxford, UK: Oxford University Press.<br />
Ahmad, Aijaz, (1987), “Jameson’s Rhetoric of Otherness and the National Allegory”<br />
Carroll &#038; Ratner, (1996), “Master Framing and Cross-Movement Networking,” Sociological Quarterly 37: 601- 625<br />
Foucault, Michel, (1982), The Subject and Power, Michel Foucault: Beyond Structuralism and Hermeneutics&#8221; University of Chicago Press<br />
Gramsci, Antonio, (1971), Prison Notebooks, International Publishers, New York<br />
Mitchell, Don, (2000), Cultural Geography: A Critical Introduction, Oxford: Blackwell.<br />
Özgür Gündem Gazetesi &#038; Internet sitesi (www.gundem-online.com), 26 &#038; 27 Aralık 2008, 11 &#038; 13 Ocak 2009 sayıları</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/09/29/bir-hegemonik-savas-alani-trt-ses/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>AKP ve Türkiye’de &#8216;Yeni&#8217; İktidar</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/06/26/akp-ve-turkiye%e2%80%99de-yeni-iktidar/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/06/26/akp-ve-turkiye%e2%80%99de-yeni-iktidar/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 26 Jun 2009 05:12:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>K. Murat Güney</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kürt Sorunu]]></category>

		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Siyasi - Türkiye]]></category>

		<category><![CDATA[antimilitarizm]]></category>

		<category><![CDATA[foucault]]></category>

		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/?p=564</guid>
		<description><![CDATA[Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) yedi senedir Türkiye meclisindeki çoğunluğu elinde bulundurması; cumhurbaşkanlığından milli eğitime, emniyetten merkez bankasına, belediyelerden medya kuruluşlarına kadar birçok farklı yapı içinde etkin biçimde örgütlenmesi; ve son yıllarda gerçekleşen hemen tüm seçimlerde oldukça yüksek oy oranlarına ulaşması, birçoklarının Türkiye’de siyasi iktidarın biçiminin ve işleyişinin bu defa artık geri döndürülemez bir biçimde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2009/06/akp_iktidar.jpg" alt="akp_iktidar" title="akp_iktidar" height="200" align="right"/>Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) yedi senedir Türkiye meclisindeki çoğunluğu elinde bulundurması; cumhurbaşkanlığından milli eğitime, emniyetten merkez bankasına, belediyelerden medya kuruluşlarına kadar birçok farklı yapı içinde etkin biçimde örgütlenmesi; ve son yıllarda gerçekleşen hemen tüm seçimlerde oldukça yüksek oy oranlarına ulaşması, birçoklarının Türkiye’de siyasi iktidarın biçiminin ve işleyişinin bu defa artık geri döndürülemez bir biçimde değiştiğinden dem vurmasına neden oldu. Cumhuriyetin başından beri süregiden “halk için halka rağmen” anlayışının tepeden inmeci siyasi yaklaşımı, yerini “halk için halkla birlikte” anlayışından hareket eden, merkezden değil yerelden yönetme kaygısı taşıyan, iktidarın hedefi olan farklı nüfus gruplarının sağlık, eğitim, maddi ve gündelik farklı ihtiyaçlarına yönelik özel politikalar üreten bir yaklaşıma bırakıyordu. Böylece merkezde, yani Ankara’da tasarlanan, düzenlenen, yasalaşan bir idealin, bir normun, bir kuralın yurt sathına empoze edilmeye çalışılması biçiminde işleyen eski disipline edici iktidar mekanizmasının yanında idealin, normun, kuralın ne olduğunu halkın ihtiyaç ve beklentilerinden yola çıkarak tespit eden daha yaygın ve karmaşık bir iktidar ağı da oluşmaya başlıyordu. Eski iktidar, yasalaştırdığı kuralı, içini boş ve sıfırdan yazılabilir varsaydığı zihinlere ve coğrafyalara dayatmaya çalışırken, yeni iktidar, hitap ettiği halk topluluklarının geçmişten getirdikleri anlayışlarını, zihniyet farklılaşmalarını, yerel sorunlarını tüm karmaşıklıklarıyla beraber göz önünde bulunduruyor, verili tarihsel-toplumsal koşullara göre siyaset üretiyordu. </p>
<p>AKP, siyaset ürettiği nüfus gruplarına dair tüm farklılaşmaları ve karmaşıklıkları eskilerin yaptığı gibi tekil bir norma uydurmak adına dışlamak yerine, ancak ve ancak kapsayarak, içererek, iktidara eklemleyerek Ankara merkezli siyasetteki yerini kuvvetlendirebileceğini görmüştü. Merkezi iktidarı elde tutabilmenin yolu artık yerel örgütlenmenin etkinliğinden geçiyordu ve halkla sorunların çözümü noktasında her gün karşı karşıya gelinen belediyecilik faaliyetleri bu noktada kilit öneme sahipti. Böylece Türkiye’de siyaseti bir ideoloji, bir ahlaki duruş veya bir değerler çatışması olarak değil, nüfusun ve o nüfusu oluşturan tek tek bireylerin yaşam koşullarının iyileştirilmesi, ihtiyaçlarının tespit edilip karşılanması anlamında ‘yönetimselliğe’ dair teknik bir mesele olarak değerlendiren bir yapının oluşmaya başladığını hep beraber gözlemledik, gözlemliyoruz. Bu noktada başbakan Tayyip Erdoğan’ın sık sık ‘ideolojik’ siyaset yapmak, ideolojilerle oyalanmak (yani vakit kaybetmek ve iş verimini düşürmek) yerine doğrudan ve vakit kaybetmeksizin kalkınmaya, gelişmeye, yaşam koşullarını iyileştirmeye yönelik ‘çözüm’ ürettiklerini vurgulaması da bu anlayışın en yetkili ağızdan bir ifadesi olsa gerek. Siyasi meselelerin bundan böyle artık ideal toplumun nasıl olacağına dair farklı tahayyüller arasında vuku bulan bir değerler ve ideolojiler çatışması olarak değil de hâlihazırda var olan gündelik yönetimsel ihtiyaç ve beklentilerin karşılanması olarak görülmeye başlandığı, kısacası siyasetin tanımının yeniden yapıldığı bir dönemi yaşıyoruz.</p>
<p>Türkiye’nin 2000’li yıllardaki ‘muhalif’ siyasi yelpazesini oluşturan solcular, liberaller ve Kürtlerin bir kısmı, işte tam da bu noktada, AKP’nin siyaseti halka hizmet anlamında yönetimsel bir teknoloji haline getiren yaklaşımına cevap vermek ve alternatif bir siyaset üretmekte sıkıntı çektiler. Liberal solun ve Kürtlerin bir kısmı AKP’nin hizmet, yerellik, çoğulculuk, kapsayıcılık, çokseslilik vurgularını zaman zaman sorgulamaksızın benimsedi. Yine solun ve Kürtlerin bir kısmı kendilerini, ‘Ordu-Devlet Elitleri-CHP’ye’ karşı ‘Liberal-Halkçı-AKP’ karşıtlığının çıkışsızlığına teslim ederek taraflarını militarist elitizme karşı demokratik liberalizmden yana koydu. Peki, iddia edildiği gibi ortada böylesi bir çıkışsız ikili karşıtlık var mıydı? Başka üçüncü, dördüncü, beşinci yollar gerçekten kapanmış mıydı? AKP gerçekten de yegâne demokratik alternatifimiz miydi? Eğer AKP’nin yegâne alternatifimiz olduğunu düşünüyorsak, böyle bir söylemin kabul görmesi ve yerleşmesi nasıl mümkün olmuştu? Tüm bu sorulara daha yakından bakabilmek için, AKP’nin kural dayatıcı olmak anlamında normatif ve disipline edici değil, verili koşullara uymak ve bu koşulları iyileştirmeye çalışmak anlamında yönetimsel bir siyaset yürüttüğüne ve bu anlamda da ideolojik (Kemalist) devlet elitizmi karşısında tek alternatif olduğuna dair söylemi mümkün kılan tarihsel ve toplumsal koşulları yeniden ele almak herhalde yerinde olacak.<br />
<span id="more-564"></span><br />
Bu sorgulamayı yaparken pek tabii akla gelen ilk soru şudur: “AKP’nin politikaları gerçekten de bir ideolojiden, belli bir değerler sistemine yönelişten, somut bir ahlaki-normatif duruştan yoksun mu?” Bu soruya “elbette hayır” yanıtını versek ve AKP’yi neo-liberalizmle muhafazakârlığı bağdaştıran ideolojik bir siyasi yapı olarak değerlendirsek bile geriye hâlâ yanıtlamamız gereken bir soru kalıyor: “Peki, AKP yürüttüğü siyasetle nasıl oluyor da yaptığı işi ideolojik değil yönetimsel bir çalışma olarak yansıtabiliyor?” Kendisini neredeyse apolitik teknik bir araç, verili sorunlara, akıl ve hesap yoluyla çözüm üreten bir mühendislik kurumu gibi lanse eden AKP’nin seçmenler nezdinde de bu şekilde algılanıp benimsenmesini, böylece siyasi alanın iktidar ve ona muhalefet eden alternatifler yerine ‘alternatifsiz bir iktidar’ ve ‘ona eklemlenmeye çalışanlar’ olarak yeniden çizilmesini mümkün kılan koşullar neler? Kısacası AKP’nin politikalarında bu kadar ‘yeni’ olan ve onu öncekilerden bu kadar farklı kılan nedir?</p>
<p><strong>Türkiye’de İktidarın Kuruluş Dinamikleri</strong><br />
Bu sorunun, yani AKP’yle birlikte gelen neyin ‘yeni’ olduğunun cevabı hiç kuşkusuz AKP’nin kuruluş felsefesinde, söyleminde ve Türkiye siyasetindeki konumunda nelerin ‘eskisi gibi’ olduğuna bakmakla verilebilir. Zira AKP, ne bir anda ortaya çıkmış ne de yoktan var olmuş bir parti. Öte yandan, AKP’nin temsil ettiği anlayış hiç şüphesiz Türkiye siyasetinde bürokrat elitlere karşı yükselen halkçı ve popülist bir tarihsel geleneğin, yani şu an Türkiye’de kendilerini birbirlerine karşıt olarak kuran iki ana siyasi akımdan birinin mirasçısı. </p>
<p>Elbette bu noktada, tüm Türkiye siyasi tarihini birbirine karşıt iki kampın bir çatışması olarak düşünmek, yerinde ve tatmin edici bir açılım değil. Zira Türkiye Cumhuriyeti’nin 80 küsur yıllık tarihi boyunca bu kamplaşmalar her daim biçim ve içerik değiştirmiş, kamplaşan taraflar da sıklıkla birbirlerinin söylemlerini devralarak yer değiştirmiştir. Ancak öte yandan, siyasi tercihlerimize yönelik söylemsel alanın, (çatışan söylemlerin içerikleri zaman içinde farklılaşsa ve değişse de) son kertede hep bir ikili karşıtlık üzerinden tanımlanageldiğini de unutmayalım. Dolayısıyla biraz da bugünden geçmişe bakarak okunan şu uzlaşmaz Kemalist-İslamcı ayrılığı böylesi bir tarihsel geleneğin ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. Daha önce ‘devletçi seçkinler’ karşısında ‘halkçı popülistler’, ‘batılılaşma ve laiklik’ karşısında ‘gelenekler ve din’, ‘kalkınmacı devlet anlayışı’ karşısında ‘geri kalmış halk yığınları’ biçiminde zuhur eden bu karşıtlığın 1980 sonrasındaki en kristalize hali Ordu-Kemalist ittifakı karşısında Liberal-İslamcı ittifakı biçiminde gerçekleşti. </p>
<p>Türkiye’de iktidarın kuruluşunda her daim süregiden bu ikili karşıtlık, aslında iktidarın işleyişinin ana dinamiklerinden, olmazsa olmazlarından biriydi hiç şüphesiz. Zira böylece gerek ‘seçkinci-laik-batıcılar’ gerekse ‘halkçı-islamcı-gelenekçiler’ kendi fantazileri ile gerçeklik arasında hep bir yarık, ulaşılmaz bir gedik, aşılmaz bir eşik olduğunu iddia edebildiler. Bu aşılamaz eşiği aşmaya yönelik asla tükenmeyecek çaba ve arzu, iktidarın halk topluluklarına kesintisiz bir biçimde müdahale etmesinin, onları biçimlendirmesinin önünü açıyordu. Devlet seçkinlerinin fantazisine göre ideal olan batılı-laik-modern bir Türkiye idi; ancak halk yığınlarının geride ve geçmişte kalmış zihniyet yapıları ve yaşam tarzları böylesi bir dönüşümü kaldıracak kapasitede değildi. Böylece, devlet seçkinlerinin ‘modern Türkiye’ idealine yönelik fantazisi gerçeklikte her zaman başarısızlığa uğrayan, başarısızlığa uğradıkça da yeniden tekrar tekrar inşa edilen bir proje olarak halk topluluklarına müdahale etmenin mütemadi bir yolu olarak üretildi. Öte yandan, İslamcı-halkçı-gelenekçilerin fantazisine göre ideal olan halkın ‘gerçeklerine, gelenek ve adetlerine’ uyan Türkiye’ye özgü, ‘taklitçi olmayan’ bir yaşam tarzıydı. Böylesi bir fantazi de hiç şüphesiz daha baştan kaybetmiş olarak işe başlıyordu. Zira Kemalist devlet elitleri, alfabeyi, giyim kuşamı, Türkiye tarihini İslam tarihiyle bir arada algılayan bir anlayışı baştan aşağı değiştirerek geçmişi silmiş, geri dönülmez biçimde ortadan kaldırmıştı. Böylece İslamcı-gelenekçi fantazi de geçmişin, tarihin, bizi biz yapanın kaybedildiğine dair nostaljik bir söylemden hareketle asla ulaşılamayacak ama ulaşmaya çalışmaktan da vazgeçilemeyecek Türklüğe ve Müslümanlığa ait bir geçmişin, bir özün, bir kökenin peşinden koşma şiarıyla kendisine sonu gelmez bir müdahale alanı açıyordu. Kısacası, her iki grup da, başarısızlık, imkânsızlık, ulaşılmazlık üzerinden hem halka hem de birbirlerine müdahale etmeyi mümkün kılarken ortada bir siyasi mücadele, bir siyaset imkânı, demokratik bir tartışma ortamı varmış intibası uyandırdılar. Bizler, biz sıradan vatandaşlar ise, yerel bir Müslümanlığa veyahut Batılı bir modernliğe dair geliştirdiği fantazileri hayata geçirmeye çalışan ama bunu yapmaya çalışırken sonu gelmez engellerle karşılaşan, dolayısıyla bir türlü tam olarak iktidar olamayan, başarısızlığa baştan mahkûm bir siyasetin müdahale alanı olarak görüldük her daim. Türkiye’de muktedirler, siyaseti modernliğe veya geleneğe dair ulaşılamayacak fantazilerin nafile projelerine hapsederek ve egemenliklerini, kaybetme, bölünme ve başarısızlığa uğramaya dair sürekli bir tehdit algısı üzerine kurarak aslında Türkiye’deki iktidarın alanını, siyasetin sınırını çizdiler. Bu alanın dışında söz söyleme ve siyaset yapma imkânlarını da böylece marjinalleştirmiş, adeta sınırdışı etmiş oldular.</p>
<p>Tüm bu açılımlar bize şunu gösteriyor: Türkiye’deki seçkincilik ve halkçılık, laiklik ve dindarlık, Kemalistlik ve İslamcılık gibi karşıtlıklar aslında aynı aynanın iki yüzünden ibaret. İslamcılık, nasıl tam da Kemalizmin gelecekteki modern bir Türkiye için geçmişle bağların koparılması gerektiğine dair fantazisinin açtığı yarıkta ‘yok edilen geçmişimiz’e ve ‘özümüz’e dair bir tür nostaljik karşı fantazi üzerinden var oluyorsa; Kemalizm de ancak ve ancak İslamcılığın modern bir geleceği imkansız kılacak biçimde geçmişe, ‘karanlık çağlara’ geriye dönüşü amaçladığına dair bir fantazinin karşıtı olarak kendisini kuruyor. Kısacası Kemalizm olmadan bir İslamcılık olamayacağı gibi İslamcılık olmadan da Kemalizm mümkün değil. </p>
<p>Öte yandan zaten Türkiye tarihi de bu karşıt gibi gözüken ama aslında birbirlerini mümkün kılan tarafların sıklıkla çakıştığına, ortaklaştığına, kesiştiğine dair örneklerle dolu. Daha henüz cumhuriyetin kuruluşunda, Kemalist elitlerin anayasal bir zorunluluk olarak benimsedikleri laiklik fikrinin, İslamcıların iddiasının aksine devletin dinsizleşmesi veya tüm bir dini inanç sisteminin yok edilmesinden ziyade dini meselelerin bundan böyle doğrudan devletin tasarrufuna tabi olması ve devlet tarafından kontrol edilmesi noktasında iş gördüğünü söyleyebiliriz. Doğrudan başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurumun varlığı da ancak bu şekilde açıklanabilir. Kısacası, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi boyunca, din ve laiklik üzerinden dönen tartışmaların büyük çoğunluğunu bir bastıran – bastırılan çekişmesinden ziyade Kemalistler ve İslamcılar gibi farklı iktidar odaklarının din alanı üzerinde hâkimiyet kurma mücadelesi olarak okumak herhalde daha yerinde olacaktır. Ortaöğretim okullarında din dersini zorunlu kılan, ‘komünist tehlike’ye karşı İslamı ve İslamcıları yüceltip besleyenlerin 12 Eylül darbesinin hazırlayıcısı laik, Kemalist ve seçkinci Türk Silahlı Kuvvetleri’nin subayları olduğunu herhalde hiçbirimiz unutmadık. 1983’te, askeri darbe sonrası gerçekleştirilen ilk genel seçimlerde, kendisini asker diktasına karşı demokrasi havarisi olarak gösteren ve böylece çok büyük bir oy oranıyla iktidara gelen Anavatan Partisi başkanı ve Türkiye’nin ilk ‘sivil’ cumhurbaşkanı, popülist ve muhafazakâr Turgut Özal’ın aynı zamanda 1980 döneminde askerler tarafından kurulan teknokratlar hükümetinin ekonomi bakanı olduğu da unutmadıklarımız arasında. Dolayısıyla, 2007 genel seçimlerinden önce İslamcılığa ve AKP’ye açıktan açığa diş bileyen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, seçimlerden sonra sessiz bir anlaşmaya varmışçasına Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına ses çıkarmamasına da; seçimlerden önce TSK aleyhinde söylenmedik söz bırakmayan AKP yandaşlarının Güneydoğu’da izin vermeyeceklerini söyledikleri askeri operasyonlara seçimlerden hemen sonra alkış tutmasına da şaşırmamak gerekir.</p>
<p>Tüm bu anlamlarda AKP’nin, Türkiye siyasetindeki bu kısır ikili karşıtlıklar geleneğini yeniden üretmek noktasında ‘eskisi gibi’ olduğunu ifade etmek gerekiyor. Bu ikili karşıtlık içinde hiç şüphesiz AKP, geçmişin, geleneklerin, özümüzün, halkın ve dinin gerçekliliğinin yok edildiğine dair nostaljik söylemin açtığı alanda kendisine yer buldu. 1980 sonrasında, ‘komünist tehdit’ karşısında İslam’ın ve İslamcılığın yeniden keşfedildiği, Müslümanlığın ve Türklüğün özüne dair fantazilerin yeniden üretildiği bir siyasi ve toplumsal coğrafyada filizlendi. Özal’ın ANAP iktidarı dönemi boyunca yerleştirdiği popülist söylemden beslendi. Ne var ki, AKP, Refah Partisi’nden ayrışması sırasında bir yandan İslamcı hareketin geçmişe ve kökene dair nostaljik fantazisini alıp bu fantaziyi şimdiye ve bugüne uyarlamayı bir yandan da ANAP’ın merkezi popülist söylemini alıp bunu elinde bulundurduğu belediyelerin imkanlarını kullanarak yerel alanda kurumsallaştırmayı, bu şekilde de kendisini ayrıştırmayı başardı. Böylece Türkiye’de yaşayan farklı toplulukların hâlihazırdaki ‘gerçek’ özü, ihtiyaçları ve beklentilerinin ne olduğuna dair tarafsız gözüken kapsayıcı bir fantazi oluşturdu. Bu fantazi üzerinden bir yandan AKP kendisini bu gerçekliğin temsilcisi yani halkın ihtiyaçlarını bilen, anlayan, kavrayan ve kapsayan tarafsız bir yönetimsel yapı olarak inşa eder ve böylece kendisine geniş bir müdahale alanı açarken, bir yandan da Kemalist ve askeri elitleri halkın hâlihazırdaki ‘gerçeklerini’, özünü, ihtiyaç ve beklentilerini anlamaktan uzak, çağın ‘gerçekleriyle’ bağdaşmayan bir takım ideallerin peşinde koşan, dolayısıyla halkın kendini gerçekleştirmesini yani AKP’nin tam anlamıyla iktidar olmasını imkânsız kılan büyük bir engel olarak konumlandırdı. Tayip Erdoğan’ın AKP’nin kapatılma davasına karşı kaleme aldığı savunmasında dile getirdiği, davanın gerekçesinin aslında hukuki değil ‘ideolojik’ olduğu ve bu ‘ideolojinin’ çağın gerçekleriyle bağdaşmayan, halkın beklentilerine yabancı bir anlayışı temsil ettiği iddiası işte tam da bu konumlandırmaya dayanıyordu. AKP benzeri bir söylemi Ergenokon adı verilen dava sürecinde de sürdürdü. AKP’ye göre Ergenekon adı verilen ideolojik örgüt, AKP’nin halka hizmet götürmesi ve karşılığında da toplum tarafından büyük destek görmesinden rahatsız oluyor, hukuk dışı yollara başvurarak AKP iktidarını yıkmak maksadını güdüyordu. Şüphesiz, gerek AKP’ye karşı açılan kapatılma davaları, gerekse de Ergenekon adı verilen soruşturmalar süresince üretilen bu gibi söylemler AKP’yi her daim tehdit altında ve kendini savunma halinde gösteren bir resmin yeniden üretilmesine hizmet ediyordu.</p>
<p>Şimdi hazır AKP’de neyin ‘eskisi gibi’ olduğundan söz açmışken, isterseniz bu eskiden beri gelen siyasi anlayışın günümüzdeki tezahürlerine bakalım; AKP’nin kendisini nasıl olup da ideolojiden yoksun, halkla bütünleşmiş, yönetimsel ve bu anlamda alternatifsiz bir yapı olarak kurmayı, bir türlü iktidar olamamaya, başaramamaya ve hep engellere maruz kalmaya yönelik bu ‘eski’ siyasi anlayıştan beslenerek olanaklı kıldığını inceleyelim. Yazının sonraki bölümünde ise AKP’de neyin gerçekten yeni olduğuna bakıp bu yeniliğin içinde yeniden üretilen muhafazakârlığa karşı alternatiflerin neler olabileceğini tartışalım.</p>
<p><strong>AKP ile Eskisi Gibi…</strong><br />
Türkiye 2008’den beri adına Ergenekon veya ‘derin devlet’ denilen yapılanmaya karşı yürütülen soruşturma sürecini konuşuyor. Tıpkı 2007 ve 2008 yıllarında tek ana gündem maddesinin Yargıtay Başsavcısı tarafından AKP’ye karşı açılan kapatma davası olması gibi 2008’de ve 2009’da da Ergenekon davasına dair haberler, spekülasyonlar ve tartışmalar, televizyon ekranlarının, gazete köşelerinin, arkadaş sohbetlerinin en hararetli meselesi oldu. İşin ilginci, davanın açıldığı andan itibaren, Türkiye’nin, diğer büyük problemlerini, dertlerini, tasalarını, savaşı, yoksulluğu, sansürü unutmuşçasına sadece bu davayı konuşuyor olmasıydı. Türkiye, uzun yıllar boyunca Kürtlere karşı kullanılan ve yüzlerce ‘faili meçhul’ cinayetin gerçek faili olan ‘özel harp dairesi’ veya başka bir deyişle ‘derin devlet’e karşı 2008 yılındaki Ergenekon davası başlayıncaya kadar sesini yükselttiğine bugüne değin bir türlü hiç şahit olamadığımız AKP’nin, şimdi bir anda bu ‘derin devlet’ çeteleşmesi karşısında nasıl da muzdarip olduğunu izledi hep birlikte. Bu durum, tıpkı yıllar boyunca başta Kürt siyaseti yapanlar olmak üzere başka birçok siyasi partiye karşı açılan kapatma davalarına karşı hiç sesini çıkarmayan AKP’nin, kapatma davası kendilerine açıldığında nasıl da yeri göğü inlettiğini ve mazlum rolünü nasıl da başarıyla oynadığını hatırlıyordu. Bu sürekli tehdit algısı ve tüm bu tehditler karşısındaki mazlumluk hali, şüphesiz, AKP’den demokrasi havarisi, güvenlik ve haklarımızın baş savunucusu olarak bahsedilmesini sağlıyor. ‘Konuşan Türkiye’ veya daha doğrusu Türkiye’nin konuştukları duyulan ve işitilenleri, AKP’nin hukuk düzeninin yegâne güvencesi olduğunu iddia ediyor. Peki ya konuşmayan Türkiye veya daha doğrusu konuştukları duyulmayan ve işitilmeyen Türkiye ne düşünüyor bu olan bitenler hakkında?</p>
<p>Bugünden geçmişe baktığımızda, AKP’nin mecliste çoğunluğu elinde bulunduran parti oluşunu idrak edişimizin üzerinden geçen yedi yıl boyunca konuşan ve konuşmayan Türkiye’nin belli bir çoğunluğunun, karşılarına çıkan seçeneklerden her defasında AKP’yi seçtiğine tanık olduk. Bu çoğunluk onlara vaat edilen demokrasiye, barışa, zenginliğe ve özgürlüğe oy verdi. Demokrasiyi, barışı, zenginliği ve özgürlüğü; diktaya, savaşa, yoksulluğa, sansüre tercih etti. Bu tercihi onayladı, onaylamaya da devam ediyor.</p>
<p>Peki, AKP bu vaatlerini yerine getirdi mi, getiriyor mu ki, toplumun geniş kesimleri de AKP’yi oylamaya, onaylamaya devam ediyor? Yoksa uzun bir süredir alternatifsizlik söyleminin dayatmasıyla karşı karşıya kalıp ehven-i şer bir tercih mi yapılıyor her defasında?</p>
<p>Hiç şüphesiz AKP yaptıklarından çok ‘yapamadıklarıyla’ gündeme gelen, iktidarını böylece sürdüren bir parti oldu. Bu noktada, daha önce bahsettiğimiz, Türkiye’de geçmişten bugüne siyasi gücün kendine müdahale alanı açmasının temel direği olan ‘başaramama, seçilmiş olup da bir türlü iktidarda olamama ve bu yüzden iyi niyetli projelerini bir türlü tam olarak hayata geçirememe’ halinin ve söyleminin AKP iktidarını durmaksızın yeniden üretmekteki büyük başarısı kesinlikle yadsınamaz. Sürekli baskı, sürekli tehdit altında, halkı için bir şeyler yapmaya çalışan ama yapmak istediklerine bir türlü tam olarak müsaade edilmeyen mazlum bir iktidar olarak kuruldu AKP hükümeti. Mecliste çoğunlukta olup konuşan, ne var ki, ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğü ilkesinin silahlı korucularının verdiği kararlar karşısında son kertede susup oturan, adeta hegemonyalara karşı savaşan bir parti görünümünde oldu AKP. Bu ülkedeki büyük bir çoğunluk da tıpkı bir zamanların Demokrat Partisi, tıpkı bir zamanların Adalet Partisi, tıpkı bir zamanların Anavatan Partisi gibi askeri baskıya, hukuki yargıya, kontrgerillaya, “halk için halka rağmen” diyerek yola çıkan diktacılara karşı, halkının sesi, nefesi, isteklerinin bekçisi olup da her defasında yine yenilen ‘muhalif’ bir ‘iktidarı’ onayladı her defasında. AKP, 2007 genel seçimlerinden önce istediği cumhurbaşkanı adayını demokrasi dışı güçlerin baskısıyla seçtiremeyen, hemen ardından gerçekleşen seçimlerde aldığı yüksek oy oranı sonucu istediği cumhurbaşkanı adayını seçtirmesine rağmen bu kez laik rejimi tehdit ettiği gerekçesiyle Yargıtay Başsavcısı tarafından kapatılması talep edilen, kapatma davası reddedildikten sonra ise bu defa Ergenekon çetesince hukuk dışı yollarla iktidardan alaşağı edilmek istenen, sonuçta bir türlü ülkesi ve halkı için yapacağı açılıma ve atılıma fırsat verilmeyen bir parti olarak gündemin baş sırasındaki yerini her zaman korudu. Yaptıklarıyla değil, yapamadıklarıyla, yaptırılmadıklarıyla bilindi; tıpkı kendisi gibi mazlum, ezilmiş, bastırılmış olanların dostu olarak tanındı ve öyle sevildi. Öyle veya böyle, AKP hep mazlum rolünü, ‘ezilenin dostu’ figürünü, ‘muhtaçların çaresiyim’ oyununu oynamasını çok iyi beceren bir iktidar olarak belirdi karşımızda. Sadece Türkiye’deki mazlumların değil, İsrail’in Gazze işgali karşısında direnmeye çalışan mazlum Filistinliler’in de dostu olarak ortaya çıktı AKP hükümeti. Daha 1 Mayıslarda sokaklarda dövülenlerin canlarının acısı geçmemişken bu kez kitleler hükümet desteğiyle sokaklara döküldü. Tayyip Erdoğan, Davos’ta ‘zalim’ İsrail cumhurbaşkanı Peres’e karşı mazlum halkların savunucusu ‘mazlum’ bir başbakan olarak meydan okurcasına “Siz insan öldürmeyi iyi bilirsiniz” diyerek salonu terk etti. Erdoğan bu sözleri söylediğinde gözyaşları içinde onu alkışlayanlar, çok gerilerde değil daha 2006 yılının Mart ayında, Diyarbakır’da meydana gelen olaylar karşısında “güvenlik güçleri kadın da olsa çocuk da olsa gerekeni yapacaktır” diyenin aynı Erdoğan olduğunu hiç şüphesiz unutmuşlardı. Öyle ki, her şey birden bire olduğunda hiç sorgulamıyorduk bile olan biteni. Tam da dünya çapındaki ekonomik kriz Türkiye’yi derinden etkilemeye başlamış ve bir yandan da 2009 yerel seçimleri yaklaşmıştı ki, AKP bir anda ezilen Filistin halkının hamisi, TRT 6 adıyla açtığı resmi Kürtçe kanalı ile şimdiye değin susturulan Kürtlerin sesi ve bugüne kadar Alevilerin tuttuklarını saklamak zorunda kaldıkları Muharrem orucunu TRT programlarıyla duyuran ve destekleyen bir can dostu olarak ortaya çıktı. Bu gibi hikâyeler aslında hep tekrarlanıyordu. 2008 yılında da, tam da işçi ve emekçilerin sosyal güvenlik haklarını kısıtlayan yeni düzenlemeler mecliste görüşülür, sokaklarda protesto gösterileri ve kısa süreli grevler düzenlenirken, birdenbire AKP’nin kapatılacağı tutmuştu örneğin; hem de sırf halkının ‘özünü’, geleneklerini, dinini, edebini, adabını, örfünü savunduğu ve üniversitelere türbanlı öğrencilerin girmesine izin verdiği için. Elbette bu tarihsel çakışmalara, tesadüflere ve bu birdenbireliğe bakarak komplo teorileri üretmek yersiz. Ancak AKP’nin, yürüttüğü neo-liberal politikaların yan etkilerini görünmez kılarken bir yandan da kendini halkının gelenekleri, özlemleri ve arzuları için feda eden cefakâr bir hizmetkâr gibi göstermekte en ufak fırsatı bile kaçırmadığını ve her imkânı sonuna kadar en etkili biçimde değerlendirdiğini fark etmemek de mümkün değil.</p>
<p>Peki, AKP sadece yapamadıklarıyla, edemedikleriyle, engellendikleriyle mi seçildi, seçiliyor? Kendini ve varlığını savunmaktan geriye kalan zamanlarında neler yaptı, neler yapıyor da birçokları ortada başka bir seçenek olmadığını, durduk mu geriye düşeceğimizi, dolayısıyla aynı yolda devam etmemiz gerektiğini düşünüyor, AKP’yi alternatifsiz tek iktidar olarak yeniden onaylıyor?    </p>
<p>2007 genel seçimlerinden önce Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerinde yaptığı konuşmalarda başbakan Tayyip Erdoğan, sorunlara çözüm olacağını, savaşı durduracağını, sınırlar ötesinde bir operasyona müsaade etmeyeceğini yer yer açıkça, yer yer de ima yollu ifade etmişti. AKP iktidar olmazsa savaş olacaktı. Sınırlar aşılacak, kardeş kardeşe kırdırılacaktı. Oysa bölge zaten yoksuldu, imkânları sınırlıydı. Savaş ve ölüm belki en son arzu edilen şeydi. AKP güçlüydü, DTP’den farklı olarak iktidarda olmanın verdiği imkânları kullanabilir, öncelikle barışı tesis edip sonrasında bölgeyi kalkındırabilirdi. Tüm kartlar masaya yatırıldığında, konuya yönetimsel teknik bir mesele olarak bakılıp hesaplar yapıldığında, halka hizmetten başka ideolojik bir gayesi yokmuş gözüken ve kendisi de yok yere savaş olsun istemeyen AKP tek seçenek olarak ortaya çıkıyordu, başka şans yoktu. Konuşmayan, konuşsa da sesi duyulmayan Türkiye de savaş ve ölüm istemiyordu. Ve AKP böylece, 2007 genel seçimlerinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerinde en büyük çıkışını yaptı, bazı şehirlerde yüzde 70’lere varan oranlarda oy alarak iktidarını perçinledi. Sonrası mı? Sonrası malum. Çok geçmeden savaşın barış olduğunu öğrendik hep birlikte. AKP ve TSK al takke ver külah hesabı, al sana cumhurbaşkanı ver bana Kürdistan’ı noktasında anlaşmıştı. Böylece, Şubat 2008’de, TSK, Türkiye sınırları dışındaki PKK hedeflerine yönelik 25. sınırötesi kara operasyonunu düzenledi. Sahi, hani sınırlar ötesine bir operasyon olmayacaktı? Ama AKP’ye göre savaş, barışı tesis etmek için yapılıyordu zaten. Başta söylenen vaatlerle çelişen bir şey yoktu. Milli Savunma Bakanlığı da ‘saldırı’ emrini ülke içi ve dışında güvenliği ‘savunmak’ olarak gerekçelendirdi. Savunmak için saldırmak, barışmak için savaşmak, dostu düşmandan ayırmak pek tabii mazlum iktidarın fedakârca ve cefakârca altına girdiği yükümlülüklerden birkaçıydı. <em>Hiç şüphesiz iktidar, yaşatmak için öldürüyordu.</em></p>
<p>AKP’nin genel seçimlerden önce dile getirdiği bir diğer vaat ise ulusal kalkınmaya yönelikti. Ülke kalkındıkça fertler zenginleşecek, refah ve bolluk artacak, kimse açta açıkta kalmayacaktı. Hem zaten AKP iktidarı boyunca ülke ekonomisi hızla büyümemiş miydi? Tüm teknik hesaplar bunu böyle gösteriyordu. Gerçekten de enflasyon yüzde onun altına düşmüş, Amerikan Doları Türk Lirası karşısında en düşük seviyelerine inmiş, kişi başına düşen milli gelir neredeyse dörde katlanmıştı. Peki ya bu milli gelir her kişinin başına eşit paylar halinde mi düşüyordu? Yoksa kiminin geliri dörde katlanırken kimininki yarıya mı iniyordu? Bunu pek soran, kurcalayan olmasa da yapılan araştırmalar AKP iktidarının başlangıcından bu yana geçen yedi yıldan beri maaşlı olarak çalışan kesimlerin alım güçlerinin yaklaşık %30 oranında azaldığını gösteriyor. Demek ki, ülke nüfusunun oldukça küçük bir kesimi zenginleşirken nüfusun çok büyük bir kısmı yoksullaşıyor. Peki, o zaman yoksullaşan insanlar neden AKP’nin zenginleşme vaadine oy veriyor? Başta CHP olmak üzere bir kesim sözde muhalefet partisi bunu AKP’nin seçimlerden önce yakacak, yiyecek ve giyecek yardımı yapmasına bağladı. Onlara göre AKP halkı kandırmıştı. Ne var ki, oy bekledikleri halkı şekerle kandırılabilen çocuklar olarak varsayan zihniyet, konuşmayan Türkiye’yi aptal yerine koyarak en büyük hatasını yaptı. Zira konuşmayan Türkiye, tıpkı savaş ve ölüm istemediği gibi enayi yerine koyulmak da istemiyordu. Aç kalmak, üşümek, soğuklarda donmak ise hiç istemiyordu. Bunun için de hesabını iyi yapıyordu. AKP’nin halkın temel ihtiyaçlarına yönelik yardımları elbette sadece seçim öncesindeki oldukça kısa dönemde gerçekleşmemişti. Belediyeleri, vakıfları, türlü cemaatlerin oluşturduğu hayır derneklerini etkin bir biçimde yöneten AKP, insanları her gün yedirdi, her gün giydirdi, her gün ısıttı. Başka partiler, başka örgütler, başka görüştekiler, yapısal sosyal yardım reformları talep edip devleti ele geçirmeyi hedefler, yoksulluk sorununun çözümünü de böylece merkezi devlete ve uzun yıllara bağımlı kılarken, AKP, solun ve sağın başka görüşlerinin uzun yıllardır uğramadığı, adını ve varlığını dahi bilmediği onbinlerce mahallede, yüzbinlerce sokakta her gün birkaç kişiyi doyurmasını bildi. Bunu yaparken elbette ‘muhtaç olanlar’ ve ‘yardım edenler’ ikiliğini, bu kategorik ve sınıfsal ayrımı muhafaza etti; böylece ihtiyaç sahibi olanları yardım edenlere, hayırseverlere, zenginlere, zenginleşenlere ve şüphesiz kendi iktidarına muhtaç kılmaya devam etti. Zira yoksullar yoksul kaldıkça zenginler daha zengin olacak, böylece ülke de kalkınacaktı. <em>Hiç şüphesiz iktidar, zenginleştirmek için yoksullaştırıyordu. </em></p>
<p>Ne var ki, AKP’nin seçimlerden önceki en çarpıcı, en gösterişli ve en çekici vaadi düşünmenin, konuşmanın, farklı dil ve kültürleri temsil etmenin önündeki engellerin kaldırılması, anayasanın değiştirilmesi, özgürlüklerin artırılmasıydı. Çoğulluk, çeşitlilik ve farklılıklar dışlanmayacak, bilakis iktidar tarafından kapsanarak yansıtılacak, hükümet farklılıkların sesi olacaktı. Böylece konuşan Türkiye ile konuşmayan-konuşamayan-konuşturulmayan Türkiye arasındaki sınır ortadan kalkacak, herkes istediğini söyleyecek ve tartışabilecekti. Halkın iyiliğinin ne olduğuna bundan böyle artık Kemalist elitler, laik burjuvalar veyahut emekli-görevli askeri kurmaylar değil halkın kendi kendisi karar verecekti. AKP seçmenleri işte en çok da bu söylemiyle cezbetti ve hem sağın hem de solun farklı görüşleri arasında açılan geniş ve sınırları muğlâk bir alanı himayesi altına aldı. Geçmişin sosyal demokratlarının bir kısmı Ertuğrul Günay’ından Zafer Üskül’üne tam da bu yüzden AKP’ye katıldı. Haklar ve özgürlüklerin, demokrasinin ve sivil toplumun geliştirilmesi noktasında ÖDP’sinden DTP’sine ve Baskın Oran’ına kadar muhalefetin farklı kesimleri AKP’yi bu alanda birçok noktada destekledi ve alkışladı. Ve böylece gerçekten de AKP’nin iktidarda olduğu dönem boyunca Türkiye’de bir söz patlaması yaşandı. Türk Silahlı Kuvvetleri artık açıktan açığa hem yolsuzlukları hem siyasi alana müdahaleleri hem de ülke içindeki savaşı sürdürmekteki ısrarı dolayısıyla daha doğrudan eleştirilir oldu. Kürt kelimesi artık daha rahat telaffuz edilmeye, Kürtler’in köylerinin boşaltılmasının ve yerlerinden edilmesinin gönül rızasıyla değil zorla ve baskıyla gerçekleştirildiği artık açıkça söze dökülmeye başladı. Yüz binler sokaklara dökülüp “hepimiz Ermeni’yiz” bile diyebildi. Ne var ki, bu söz patlaması sürerken bir yandan da Şemdinli’de, Ankara’da, Güngören’de bombalar patlamaya, TSK ülke içi ve dışında operasyonlarını sürdürmeye ve alkış almaya, Kürtler düzenledikleri sokak gösterilerinde öldürülmeye ve kınanmaya, Hrant Dink’in, Malatya’daki Hristiyanlar’ın ve Tarlabaşı’ndaki Siyahların canları alınmaya ve hiçe sayılmaya devam etti. Tıpkı 2007’nin 1 Mayıs’ında olduğu gibi 2008’in 1 Mayıs’ında da Taksim’e çıkmak ve barış içinde kutlama yapmak isteyen işçi, emekçi, öğrenci ve memur acımasızca tartaklandı, yaralandı, gözaltına alındı; İstanbul, AKP hükümetinin doğrudan emri ile hareket eden polis birlikleri tarafından her defasında adeta yeniden kuşatıldı ve işgal edildi. Video paylaşım sitesi Youtube, Atatürk’e hakaret içeren görüntüleri ihtiva ettiği için defalarca kapatılırken, Nokta Dergisi askeri hâkim emriyle basılıp geç geçmeden lağvedildi. Şemdinli davasında eski genelkurmay başkanı Yaşar Büyükanıt’ı çete üyesi olmakla suçlayan Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya, AKP hükümeti zamanında görevinden alındı. Özgür Gündem Gazetesi’nin basılı olarak çıkmasına bir daha izin verilmezken, birçok Kürtçe internet sitesinin Türkiye’den erişimine yönelik yasaklar sürdürüldü. Bir yandan AKP hükümeti kendi eliyle resmi Kürtçe kanal yayınına başlarken bir yandan da Kürtçe yayın yapan tüm diğer televizyon kanalları üzerindeki sansür ve baskı devam etti. Ordu içinde artan intiharlara, çatışmalarda ölen asker ve gerilla sayılarına, esir alınan askerlerin başına gelenlere ve çıkarıldıkları mahkemede neler konuşulduğuna dair bilgiler ile birlikte Türkiye’nin şiddet politikalarına dair dış basında çıkan haberler de çarpıtma, yalanlama ve yasaklama gibi çeşitli yöntemlerle sansür edildi. Bu sansürü ifşa etmek isteyenlerden sokaklara dökülenlerse kıyasıya dövüldü.</p>
<p>Peki, AKP’nin iktidarından bu yana gelişen bunca söz, demokrasi, hürriyet patlaması, nasıl oluyordu da bilgi ve haber almaya ve vermeye yönelik sansür, baskı ve yıldırma politikalarıyla bir arada işleyebiliyordu? Bir yanda gerçekten de miktar olarak sözlü ve yazılı ifade olanakları artmıştı. Konuşan Türkiye daha da çok konuşuyordu demek ki. Konuşan Türkiye, artık hem kendi adına, hem de konuşmayan, konuşamayan, konuşturulmayan Türkiye adına bol bol konuşuyordu anlaşılan. Konuşan Türkiye, bol bol konuşarak aslında neyin nasıl konuşulacağını belirliyordu. Sözün kapsamı, içeriği, miktarı artıyor, böylece kategoriler yeniden tanımlanıyordu. Sonunda, sözün sınırı, sanki bir sınırı yokmuş gibi gözükecek kadar genişliyor, sanki her şey söylenebilecekmiş gibi gözüküyor, bunca özgürlüğe rağmen hala susturulduğunu, bastırıldığını, konuşturulmadığını söyleyenler ise bundan böyle artık katiyen uzlaşılamaz azılı teröristler, vefasız hainler, insanlıktan çıkmış haddini aşmışlar olarak ifşa ediliyordu. İşte tam da söz söyleme eşiğinin aşıldığı o noktada, yasaklar, sansürler, kapatmalar başlıyordu. Bir yanda resmi bir Kürtçe kanal varken yasadışı ilan edilen diğer tüm Kürtçe kanallarını izlemekte ısrar edilmesi ‘iyi Kürt’ ve ‘kötü Kürt’ arasındaki sınırı çizip bu ülkenin nüfusunun belli bir kesimini ötekileştirirken; başbakanın organize ettiği Alevi iftarına gelenler ve gelmeyenler arasında yapılan ayrım da yine benzeri bir şekilde devletine ‘sadık’ olanların yanında ‘hain’ Aleviler’e dair bir sınıflandırmaya gidilmesine yol açıyor ve böylece normun dışında kalanlar, devletin düşmanları olarak yeniden inşa ediliyordu. Dolayısıyla başta çelişikmiş gibi gözüken söz hürriyeti ve sansürün aslında aynı mekanizmanın uzantıları olduğu açıkça ortaya çıkıyor. </p>
<p>Tüm bunlara bakarak bu söz patlamasının, tıpkı daha önce 2006’da Şemdinli’de, 2007’de Ankara’da ve 2008’de Güngören’de patlayan bombalar gibi belli bir yöne, belli bir kontrol ve denetim mekanizmasına doğru yönlendirilmiş olduğu şüphesini duyabiliriz hiç kuşkusuz. Yine elbette burada, komplo teorileri üretmekten ziyade, kastedilen durum, Türkiye içinde 80’ler sonrasında başlayan ve AKP iktidarı ile açıkça desteklenen bu söz patlamasından, konuşma bolluğundan, ifade hürriyetinden bir özgürleşmeyle beraber gelen yaygın bir denetim ve kontrol mekanizması olarak faydalanılmak istendiği gerçeğidir. Zira söz bir yandan patlarken iktidar da bir yandan o söze yön vermek ve sözün sınırını çizmek telaşından asla vazgeçmedi. Böylece söz söyleyen insanlar, iktidarın yön verdiği kategoriler ve sınırlarla, bir anlamda iktidarın ta kendisiyle özdeşleşti. Sonuçta tüm bu söz patlaması içinde, söylenebilir olanın sınırını aşanlar hain olarak ilan edilirken, söylenebilir olanın sınırları içinde konuşanlar da bu kez artık bir dayatma sonucu değil de ‘özgürce’ kendi arzu ve seçimlerini ifade ediyorlarmışçasına hareket eden resmi söylemin aktif üreticileri haline geldiler. Böylece Küçük Mehmetler iyi birer asker, Küçük Ayşeler iyi birer anne, Küçük Hrant Dinkler ve küçük Uğur Kaymazlar ise azılı birer düşman olarak üretildi, üretiliyor. Söylem alanı genişledikçe, iktidarın alanı da söylem alanına dâhil olarak iktidara eklemlenmeyi arzu eden özneler üzerinden genişleyip yaygınlaşıyor. Konuşan Türkiye daha çok konuştukça, konuşmayan Türkiye’nin sessizliği ve suskunluğu daha bir duyulmaz oluyor. <em>Hiç şüphesiz iktidar, susturmak için konuşturuyor.</em> </p>
<p>Evet, konuşan, duyduğumuz Türkiye’ye göre, barışı, zenginliği ve özgürlüğü yaşıyoruz. Konuşmayan, sesi duyulmayan Türkiye’ye göre ise durum biraz daha karmaşık. Konuşmayan Türkiye’ye göre, bugün ölmemek, öldürmemek için oy verilen seçimlerin akabinde savaşı yaşıyoruz. Aç kalmamak, açıkta donmamak için oy verilen seçimlerin akabinde iktidara daha da bağımlılaştığımızı ve daha da yoksullaştığımızı görüyoruz. Daha çok söz söylemek, görüşlerimizi daha özgürce ifade etmek için oy verilen seçimlerin akabinde daha da suskunlaştığımıza ve bu sessizliğe daha da alıştığımıza tanık oluyoruz. Ama Türkiye ister konuşsun ister konuşmasın, sonuçta yaşanan durum değişmiyor. Yine kalkıp ehven-i şer AKP’yi İsrail’in zulmünden, Ergenekon çetelerinden, kapatma davalarından kurtarmaktan başka imkânımız, başka çaremiz, başka yazgımız yokmuş gibi gözüküyor. İşte AKP kendi iktidarını tam da bu yazgılı olma hali üzerinden kuruyor. Seçeneksizlik, çıkışsızlık, alternatifsizlik… </p>
<p><strong>AKP ile Değişenler ve İktidarın Ötesindeki Alternatifler…</strong><br />
Aslında bugüne kadar gerçekleşen genel ve yerel seçimlerin hemen ardından, AKP’nin kendisini seçeneksizlik, çıkışsızlık, alternatifsizlik üzerinden kuran stratejisi ifşa olmuş ve bu durum hem liberal hem de sol çevrelerde gözlemlenen değişime ve uzlaşıya dair iyimser havanın yerini her seferinde yavaş yavaş hayal kırıklığına bırakmasına yol açmıştı. Yine de iktidara alternatif olduğunu iddia eden Türkiye’deki birçok oluşum seçimler sonrasında da sırtını AKP’ye yaslamaktan vazgeçmedi. Böylece, gerek AKP’nin seçim propagandaları döneminde ürettiği son derece yüzeysel çoğulculuk, kapsayıcılık ve uzlaşı söylemi karşısında kendi farklılığını ortaya koyacak yerde bu söylemlere eklemlenen, gerekse seçimlerin hemen ardından hükümetin varolan düzeni yani sınıfsal eşitsizlikleri, süregiden ırkçılığı, yoksulluğu ve çatışma ortamını muhafaza etmeye yönelik politikalarını ifşa edeceği yerde AKP hükümeti tarafından tanınma, ciddiye alınma ve meşru görülme siyaseti güden tüm oluşumlar iktidar alanı içine eklemlendikçe silinip gitti, silinip gitmeye de devam ediyor.</p>
<p>Oysa AKP’ye ümit bağlayanların bu ümitlerinin boş olduğunu görmeleri için AKP’nin seçim stratejisini biraz daha dikkatli analiz etmeleri yeterli olabilirdi. 2009 yerel seçimlerinin hemen öncesinde halkın karşısına resmi Kürtçe televizyon kanalı, Alevi açılımı ve Gazzeliler’e destek kampanya ve eylemleri ile çıkarken aynı zamanda Kürtçe yayın yapan diğer tüm özel televizyonları yasaklayan ve baskı altına alan, Alevi köylerine camii yaptırmayı sürdüren, 1 Mayıs ve Newroz eylemlerinde polise aşırı şiddet kullanma emrini veren aynı AKP hükümeti değil miydi? Veya 2007 genel seçimleri öncesinde Kuzey Irak’a yönelik olası bir operasyonu engellediği iddiasıyla Kürt seçmenlerin oyunu talep ederken tam da aynı dönemde Türkiye sınırları içindeki operasyonların 90’lı yılları andırır derecede şiddetlenmesine yeşil ışık yakan yine AKP hükümeti değil miydi? Sahip olduğu belediyeler aracılığıyla yıllardır yoksullara gıda, sağlık ve barınma konularında yardım yapıp geniş kitlelerin kısa vadeli taleplerini tatmin ederken aynı zamanda yoksulların uzun vadede her zaman yine yoksul ve dolayısıyla her zaman yardıma muhtaç, bağımlı ve zorunlu bir işgücü olarak muhafaza edilmesini amaç edinen de AKP hükümeti değil miydi? Birçok liberal aydının, akademisyenin ve muhalif olduğunu iddia eden siyasetçinin seçim kampanyaları süresince AKP’nin farklı kimlik ve görüşleri hoş görmeye yönelik uzlaşmacı söylemine kapılıp bu uzlaşının aslında herkesin AKP’nin görüş ve politikalarına tabi olduğu derecede gerçekleşeceğini okumamış olması düşündürücüdür. AKP’nin uzlaşı söylemi, yapısal ve kökten bir değişimi sağlamak şöyle dursun tam da bunun karşısında, var olan düzeni ve yapıları korumak ve sürdürmek için bir araç, bir strateji olarak ortaya çıktığı halde liberal aydınlar ile Tayyip Erdoğan’ın çoğulculuk söylemleri arasında net ve açık bir farklılık olduğunu söylemek çok zordur. Birçok liberal aydın ve akademisyen, AKP’nin anti-Kemalist ve ordu karşıtı söylem ve eylemlerinden bir hayli etkilenerek ve bu söylem ve eylemleri demokratikleşme ve özgürleşmeye yorarak hareket ettiler. Zira bir yandan da, otoriter, jakoben, laik-muhafazakar kesimler karşısında ehven-i şer tek seçenek olarak ortaya çıkan AKP’den kendisini farklılaştırmak zaman zaman ordunun ve CHP’nin tepeden inmeci, şiddet yüklü ve uzlaşmaz politikalarına hizmet etmek olarak okunabiliyordu.</p>
<p>Hâlbuki bu ülkedeki muhalif siyasetçi ve entelektüelden beklenen ve hâlâ beklenmeye devam edilen, AKP-CHP veya AKP-Ordu karşıtlığı türünden suni ikili karşıtlıkların ötesinde, farklı, üçüncü, dördüncü, beşinci seçenekler, yani yeni siyasetler üretmeleridir. Zira daha önce altını çizdiğim gibi AKP ve ordu, dışa yansıtıldığının aksine mutlak karşıt güçler olmadığı gibi İslami veya laik her iki yönelim de elbirliği içinde hâlihazırdaki düzeni sürdürmeye yönelik muhafazakâr politikalar üretmektedir. </p>
<p>Her seçim, ardında, bize yine bölgedeki askeri operasyonların tüm hızıyla sürdürüldüğü, işkencenin, şiddetin ve ırkçılığın daha da yaygınlaştığı, yoksulun daha yoksul, zenginin daha zengin olmaya devam ettiği, görünürdeki bir söz patlamasının yanında sansürün, yasaklamanın ve saptırmanın daha da etkinleşerek yoğunlaştığı, erkeğin kadın, yaşça büyük olanın genç, heteroseksüelin eşcinsel ve militarizmin tüm bir toplum üzerinde tahakkümünü sürdüğü bir Türkiye’yi devrediyor. Yani kısacası çok bir şey değişmiyor. Değişen tek şey ve belki siyasi ve stratejik anlamda AKP’nin ‘başarısı’ olarak nitelenebilecek durum ise iktidar partisinin tüm bu eşitsizlikleri, şiddeti ve ırkçılığı perdelemek, yokmuş gibi göstermek ve göz boyamaktaki müthiş gücü ve bu gücün etkileri. Ve AKP bunu laik-jakoben-elitist kesimden ayrıştığı en önemli nokta ve Türkiye için bir yenilik olarak değerlendirilebilecek yönetimsel bir siyaset anlayışı ve popülist bir ‘cemaat siyaseti’yle başarıyor. </p>
<p>Evet, AKP’de yeni olan ve Türkiye siyasetinde belli bir değişikliği öngören durum, yazının başında da tasvir etmeye çalıştığım gibi, halkın verili koşullarını, beklenti ve ihtiyaçlarını öncelikli olarak dikkate alan bir iktidar rejimi olarak yönetimsellik anlayışının benimsenmesi oldu. Bu anlayış, halkı oluşturan farklı nüfus gruplarını kendi içlerinde farklı özellikler gösteren, farklı beklenti ve arzuları olan kendilerinden menkul cemaatler olarak algılıyor ve bu cemaatlerin farklı ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla siyaseti çoğullaştırıyor ve yerelleştiriyor. Yönetimsellik veya ‘cemaat siyaseti’ derken işte bugüne değin alışık olduğumuz tepeden inmeci ‘uygarlaştırma-modernleştirme’ politikaları yerine yerele, bireye, mahalleye yönelen, kuralı veya sorunu tepeden tanımlayıp halkı ona göre dönüştürmek yerine yerelin kendi oluşturduğu kurala itibar eden, halkın kendi tanımladığı sorunlara yerelde cevap vermeye çalışan, beslenme, sağlık, barınma gibi temel ihtiyaçları yerel ağlar aracılığıyla karşılamaya yönelik bir siyaset biçimini kastediyorum. Bu anlamda, bir yandan disipline edici geleneksel iktidarın, kuralı ve normu içi boş ve dolayısıyla yeniden yazılabilir varsaydığı zihinlere ve coğrafyalara dayatmaya çalışan anlayışını sürdüren AKP’nin bir yandan da hitap ettiği nüfus gruplarının sorunlarını, verili gerçeklikleri, tüm farklılık ve karmaşıklıklarıyla beraber göz önünde bulunduran yeni bir siyaseti de aynı anda uyguladığı söylenebilir. Bu noktada, yerelliğe, otonomiye, özgür belediyeciliğin önemine ve insani ihtiyaç, beklenti ve zihniyetlerin farklılıklarını tüm karmaşıklığıyla beraber göz önünde bulundurmak gerektiğine yaptıkları vurgu ile öne çıkan radikal solcuların, AKP’nin uygulamaya çalıştığı yönetimsellik anlayışından ve cemaat siyasetinden bir hayli etkilendiklerinin, ancak böyle bir siyasetle kendilerini ayrıştırarak buna cevap vermekte zorlandıklarının altını bir kez daha çizmek gerekir.</p>
<p>Oysa çok açık ki, AKP’nin belirli bir çoğulluğu kapsayan siyaseti, zenginin yoksula ‘yardım’ etmesi, Türk’ün Kürt’e ‘hoşgörü’ göstermesi veya erkeğin kadına ‘izin’ vermesi gibi mekanizmalar üzerinden işleyerek aslında cemaat içindeki ve cemaatler arasındaki eşitsizlikleri muhafaza eden bir yapı arz ediyor. Böylece yoksulu zengine, Kürt’ü Türk’e, kadını erkeğe bağımlı ve tabi kılıyor; toplumu ezenler ve ezilenler olarak ayrıştırıp ezilenlerin kaderinin ezenlerin keyfî tasarrufuna bırakıldığı bir düzeni muhafaza ediyor. </p>
<p>İşte burada, dayatılan seçenekler dışında kendine ayrı bir yol çizerek farklı bir siyaset geliştirmek adına yola çıkanların tüm bu süreçlerden ve AKP’nin seçimlerdeki başarılarından çıkaracakları bir ders ve yine AKP’nin zihniyetine yönelik yapmaları gereken kapsamlı bir eleştiri var: Türkiye’de son yedi-sekiz yılda gerçekleşen hemen tüm seçimlerin bize gösterdiği şey, merkezi-otoriter-tepeden inmeci Kemalist-modernist bir disipline edici iktidar biçiminin sorunlara çözüm olma gücünü çoktan yitirdiği oldu. Artık güncel siyasetin yerele odaklanan, hedef kitlesi olan nüfus gruplarını içi boş ve sıfırdan yazılmayı bekleyen oluşumlar, yani birer ‘tabula rasa’ olarak değil, tam tersine tarihsel ve toplumsal karmaşık süreçlerden geçmiş, birçok doğal, coğrafi, teknik, kurumsal veya söylemsel koşul tarafından önceden biçimlendirilmiş farklı ve karmaşık cemaatler olarak görmesi gerekiyor. Böylece siyasetin artık bireyin ve toplumun verili ihtiyaç ve beklentilerini karşılamaya ve insanların sorunlarını yerinde, mahallinde çözmeye yönelik olarak geliştirilmesi gerektiği ortaya çıkıyor. Seçimlerin sonuçları, siyaset alanında hâlihazırda süregiden bu yöntemsel farklılaşmayı tüm çıplaklığıyla ifşa etmesi açısında etkili bir ders olarak değerlendirilebilir. </p>
<p>Ne var ki, bağımsız bir siyaset geliştirmek için yola çıkanların AKP’den açık ve net bir şekilde farklılaşması gereken nokta, teknik olarak siyaseti merkezden yerele kaydırırken, yereldeki cemaatin bambaşka biçimlerde tasavvur edilmesinde olacaktır. Zira bu cemaat, AKP’nin tasarladığı gibi toplum içindeki eşitsizliklerin yeniden üretildiği bir odak değil, tam tersine bu eşitsizliklerin yerelde sorgulandığı, cemaat içi ve hatta kişiler arası sınıfsal, cinsel ve ırksal farklılıklarla başa çıkmak için yeni ve etkin yöntemlerin geliştirildiği yapılar olarak tahayyül edilmelidir. Bu noktada AKP’nin yerel cemaati, belediyeleri ve yerel meseleleri son kertede yine merkezi devlet yapısına bağımlı kılmaya yönelik disipline edici eğilimi de gözden kaçmamalı. Buna karşıt olarak, yerel cemaatler mümkün olduğunca merkezi devlet yapısından bağımsız, kendi kaynakları ile kendi kendisine yeten, barınma, sağlık, beslenme gibi ihtiyaçlarını mümkün olduğunca kendi kendine karşılayan, kendi doğrudan demokratik yönetim biçimlerini geliştiren otonom veya özerk birimler olarak tasarlanabilir. Böylesi otonom bir idare, AKP’nin kurmaya çalıştığının tam tersi yönde, yani kişiselden toplumsala doğru tüm ilişkileri yeniden, temelden ve sürekli değişime açık bir biçimde düzenleyecek, farkı kapsayacak bir idare olmalıdır. Hâlihazırda DTP’nin elinde bulunan belediyeler, her ne kadar merkezi devletin kaynak aktarımı konusunda negatif ayrımcılık yaptığı konusunda son derece haklı tepkileri olsa da, mümkün olduğunca özerk ve kendi kaynaklarına dayalı, merkeze muhtaç olmayan idare biçimleri tasarlayarak böylesi bir yeni cemaat siyaseti geliştirmekte öncü olabilirler. Aksi halde AKP’nin zaman içinde henüz elde edemediği tüm diğer belediye yönetimlerini de ele geçirme düşünü gerçekleştirmesi işten bile olmayacaktır. </p>
<p>Zira insanların beklentisi artık topyekûn bir dönüşümden ziyade hayatlarını sürdürdükleri yerlerde daha iyi yaşam koşullarının sağlanması ve en kısa sürede temel ihtiyaçlarının karşılanması yönünde. Dolayısıyla yeni siyasetin, bir yandan yapısal dönüşümleri yerel alanda hayata geçirirken diğer yandan halkın kısa vadeli temel ihtiyaçlarına cevap verebilmesi ve daha iyi bir yaşamın altyapısını üretmesi zorunlu hale geliyor. Bu anlamda, hâlihazırdaki muhafazakâr cemaat siyasetine karşıt bir iktidar alanı oluşturmak ne CHP’nin başını çektiği ve yer yer ÖDP’li ve DTP’lilerde de kısmen gözlemlenen halkı tepeden değiştirmeye-eğitmeye-biçimlendirmeye yönelik ‘halk için halka rağmen’ türünden merkeziyetçi, jakoben, elitist reflekslerle ne de kaynak aktarımı veya farklı kimliklerin tanınması noktasında devleti bir talep kapısı olarak yeniden üreten zayıf yerel yönetimlerle mümkün olabilir. AKP’nin neo-liberal politikalarına karşı solun bugüne kadar tek yaptığı şey ya eski sosyal devlet düzenini geri istemek ya da devletten daha fazla maddi kaynak talep etmek oldu. Böylece devletten talepkâr olarak hem devletin gerekliliğini hem de mağduriyetin gerekçesini her zaman yeniden ürettiler. İnsanlar mağdurluk üzerinden siyaset yaptıkça her zaman mağdur olarak kimliklenmeye, öyle kalmaya mahkûm oldu.<br />
İşte bu noktada, devletin çoğulculuğunun ve tanıma politikasının bir tabi kılma stratejisi olduğunu göz önünde bulundurursak, farklılığı ile beraber var olmanın ancak mümkün olduğunca özerk, kendine yeten, kendini dönüştürmek ve muhafazakârlaşmamak noktasında içe dönük radikal eleştiri mekanizmaları geliştirmiş alternatif idare biçimleriyle mümkün olabileceği görülecektir. Ve farklılığı ile beraber var olmanın belki de önemli koşulu devletten farklı olmak, devlet gibi olmamak, devleti taklit etmemek, “halk için en doğrusunu bilirim” söylevini buyurmak yerine “insanlar ne istiyor?” sorusunu sorup dinlemekten, konuşmayana, konuşamayana, sözü dinlenmeyene söz söyleme alanı açmaktan geçmektedir. </p>
<p>O zaman önce işe AKP’nin mazlum edebiyatını ve alternatifsizlik yalanını ifşa etmekle başlamış olalım. Sonra, konuşmayan Türkiye’den de konuşmasını ve kendisi için çizilen söylemsel alanın sınırlarının ötesine taşmasını talep edelim. O taştıkça, bu taşkının altında kalacak olan siyasi partilerin, merkezi iktidarların ve hayır kurumlarının ötesinde, muhtaçlık üzerinden değil dayanışma üzerinden gelişen kendini yönetme biçimleri tahayyül edelim. Ve bunun için her şeyden önce mazlumların ve zalimlerin, muhtaçların ve hayırseverlerin, barışların ve savaşların, yoksulluğun ve zenginliğin, sansürün ve özgürlüğün birbirlerinin koşulu, gerekçesi, varoluş nedeni olmadığı bir dünya düşleyelim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/06/26/akp-ve-turkiye%e2%80%99de-yeni-iktidar/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Toplum ve Kuram Dergisi Yayın Hayatına Başladı</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/06/20/toplum-ve-kuram-dergisi-yayin-hayatina-basladi/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/06/20/toplum-ve-kuram-dergisi-yayin-hayatina-basladi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 20 Jun 2009 04:37:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>K. Murat Güney</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>

		<category><![CDATA[Kürt Sorunu]]></category>

		<category><![CDATA[Siyasi - Türkiye]]></category>

		<category><![CDATA[antifaşizm]]></category>

		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/?p=574</guid>
		<description><![CDATA[Kürt Çalışmaları alanında güncel akademik çalışmaları bir araya getirmek hedefiyle yola çıkan ve bu konudaki önemli bir boşluğu doldurmayı amaçlayan Toplum ve Kuram dergisi yayın hayatına başladı. Aşağıda dergi yayın kurulunun basın duyurusunu ve ilk sayı içeriğinin kısa bir özetini bulabilirsiniz.
***
Toplum ve Kuram Dergisi, birinci sayısı ile yayın hayatına ve okuyucularına “Merhaba” dedi. Yaklaşık dokuz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2009/06/toplum_kuram1.jpg" alt="toplum_kuram1" title="toplum_kuram1" height="300" align="right"/>Kürt Çalışmaları alanında güncel akademik çalışmaları bir araya getirmek hedefiyle yola çıkan ve bu konudaki önemli bir boşluğu doldurmayı amaçlayan Toplum ve Kuram dergisi yayın hayatına başladı. Aşağıda dergi yayın kurulunun basın duyurusunu ve ilk sayı içeriğinin kısa bir özetini bulabilirsiniz.</p>
<p>***</p>
<p>Toplum ve Kuram Dergisi, birinci sayısı ile yayın hayatına ve okuyucularına “Merhaba” dedi. Yaklaşık dokuz ay önce “sosyal bilimcilere açık davet” başlıklı bir metinle başlayan bir yolculuğun ilk somut ürününü ortaya çıkarmış olmanın sevincini yaşıyoruz. Üç aylık periyotlarla yayınlanacak olan Toplum ve Kuram Dergisi, sosyal bilimlerin farklı çalışma disiplinlerinden yararlanarak Kürt toplumunun tarihini, kültürünü, değişim ve dönüşüm dinamiklerini, sorunlarını ve açmazlarını ezcümle bir bütün olarak Kürtleri konu edinerek, bu alanda tespit ettiğimiz ciddi bir boşluğu doldurmayı hedeflemektedir. Dergimizin alt başlığında yer alan “Lekolîn û Xebatên Kurdî” yani “Kürt İnceleme ve Çalışmaları” ibaresinin, hedeflerimizin ve çalışmamızın renginin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağını düşünmekteyiz.</p>
<p>Türkiye’nin ve dünyanın çeşitli üniversitelerinde lisans, yükseklisans ve doktora seviyesinde çalışmalar yürüten veya mezun olmuş bir grup arkadaş olarak başlattığımız bu çalışma, Türkiye üniversitelerinde Kürtlerin ve Kürt Meselesi’nin hakkaniyetle yer almamasına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Kimi değerli ve vicdani sorumluluk örnekleri dışında, Türkiye akademisinin Kürtlere dair ürettiği çalışmalar, ya çoğunlukla resmi devlet söylemine eklemlenen bir “yalan üretimi” olmuştur, ya da üzerine söz söylediği insanlara yabancılaşmış ve akademinin kalın duvarları arasına sıkışmıştır. Bu noktada, son dönemde niceliksel olarak artış gösteren Kürt çalışmalarına Toplum ve Kuram Dergisi olarak bir tartışma zemini yaratmayı hedefleyerek katkı yapmak amacındayız. Kürtlere ve Kürt Meselesi’ne dair, hayata ve gerçekliğe tekabül eden çalışmalar ortaya koymanın zor bir uğraş olduğu ve öngörülemeyen birçok engelle karşılaşılacağı muhakkaktır. Bu zorluklar ve engellerin bilinciyle ilk adımlarını atan Toplum ve Kuram Dergisi olarak, Kürt toplumu hakkında araştırmaları ve çalışmaları olan sosyal bilimcileri bir araya getirmeyi ve ortak bir mecrada bir platform oluşturmayı amaçlamaktayız.<br />
<span id="more-574"></span><br />
Dergimizin birinci sayısının dosya konusu Kürt Toplumunda Değişim Dinamikleri ve Sınıflar başlığını taşımaktadır. Değişim halindeki Kürt toplumunun farklı çehrelerini yansıtmaya çalıştığımız bu başlık altında altı yazı kaleme alındı. Türkiye’de Ulus-Devlet Oluşumu, Kürt Direnişi ve Dönüşüm Dinamikleri başlıklı ilk yazı, 1920-1960 yılları arasında Türkiye Devleti’nin Kürt direnişlerine yaklaşımlarına ve asimiliasyon politikalarına eğiliyor. Ortaya çıkışından günümüzdeki son dönem uygulamalarına değin GAP’ın sorgulandığı ikinci yazının başlığı; Güneydoğu Anadolu Projesi’nde Bir Yönetim Stratejisi Olarak “Sosyal Kalkınma”dır. Hollandalı beş akademisyenin ortaklaşa hazırladıkları ve savaş döneminde gerçekleşen Dersim’de orman yakmaları üzerine odaklanan yazı, Türkiye Kürdistan’ında Kontrgerilla Stratejisi Olarak Çevre Tahribatı başlığını taşıyor. Annelik ve Politika: Barış Annelerinin Öğrettikleri dosyamızın dördüncü yazısıdır. Türkiye’de 1980’li ve 1990’lı Yıllarda Yaşanan Zorunlu Göç ve Toplumsal Sonuçları başlıklı yazıda ise savaş sürecinde Kürtlerin maruz kaldığı göç politikaları ve sonuçları değerlendirme konusu yapılıyor. Dosya kapsamında yer alan son yazı ise, dergimiz bünyesinde oluşturduğumuz Tuzla Araştırma Grubu tarafından yürütülen bir alan çalışmasının ürünü olmakla beraber, Tuzla Tersaneler Bölgesi özgülünde Kürtlüğün etnik ve sınıfsal bağlamda mesele olma hallerini irdeleyerek Türkiye’de Neoliberalizm, Kürt Meselesi ve Tuzla Tersaneler Bölgesi ismini taşımaktadır. “Akademi Üzerine” başlığı altında ise iki yazıya yer verildi. Bunlardan ilki Kürt akademisyen Abbas Vali ile Kürt çalışmaları, akademi ve siyaset bağlantısı üzerine yaptığımız röportajdır. İkinci yazı ise Türkiye’de Sosyal Bilimler Mümkün müdür? başlığını taşımakta olup, Türkiye akademisinin Kürt meselesindeki tavrına eleştirel bir bakış açısı sunmaktadır. Dergimizin birinci sayısında ayrıca dosya dışı üç yazı yer almaktadır. Bunlardan ilki 20. Yüzyıl Kürt Göç Hareketlerinde Birinci Dalga: Kürtlerin Yeniden İskânı ve Kürt Mülteciler Meselesi isimli yazıdır. Ardından gelen yazı, bilinen ilk Kürt tarih kitabı olarak kabul edilen Şerefname’nin irdelendiği Erken Modern Dönem Etno-Politikası: Şerefhan’ın Şerefname’si ve Kürt Beyleri başlığını taşımaktadır. Son olarak ise Siyasal İktidar Kapsamında Edebiyat ve ‘Ulusal Anlatılar’: Genesis isimli çalışma dergimizin sayfaları arasındaki yerini almıştır. Ayrıca kitap eleştirilerine yer verdiğimiz son bölümde, çeşitli kitapların değerlendirildiği dört ayrı yazı bulunmaktadır. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/06/20/toplum-ve-kuram-dergisi-yayin-hayatina-basladi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Türkiye&#8217;de İktidarı Yeniden Düşünmek&#8221; &#8212; Önsöz Yazısı &#8212;</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/06/01/turkiyede-iktidari-yeniden-dusunmek-onsoz-yazisi/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/06/01/turkiyede-iktidari-yeniden-dusunmek-onsoz-yazisi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2009 19:32:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>K. Murat Güney</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Anarşi]]></category>

		<category><![CDATA[Kürt Sorunu]]></category>

		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Post-Yapısalcı Düşünce]]></category>

		<category><![CDATA[Siyasi - Türkiye]]></category>

		<category><![CDATA[antifaşizm]]></category>

		<category><![CDATA[antimilitarizm]]></category>

		<category><![CDATA[devrim]]></category>

		<category><![CDATA[HrantDink]]></category>

		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/?p=544</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye’de iktidarın kuruluş ve işleyiş dinamiklerini yeniden düşünmeyi öneren bu kitap, sosyal bilimler alanında düşünce üreten akademisyenlerin, doktora ve yüksek lisans öğrencilerinin kolektif çabasıyla hazırlanmıştır. Amacımız, Türkiye’de bugüne kadar hep dolaylı olarak incelenen ama kendisi tek başına tam olarak sorunsallaştırılmayan iktidarı sorunsallaştırmak, iktidarın işleyiş biçimlerini analiz edip görünür kılmaya çalışmaktır. Bunu yaparken, iktidarı sadece merkezi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2009/04/tr_power_cover.jpg" height="380" align="right"/>Türkiye’de iktidarın kuruluş ve işleyiş dinamiklerini yeniden düşünmeyi öneren bu kitap, sosyal bilimler alanında düşünce üreten akademisyenlerin, doktora ve yüksek lisans öğrencilerinin kolektif çabasıyla hazırlanmıştır. Amacımız, Türkiye’de bugüne kadar hep dolaylı olarak incelenen ama kendisi tek başına tam olarak sorunsallaştırılmayan iktidarı sorunsallaştırmak, iktidarın işleyiş biçimlerini analiz edip görünür kılmaya çalışmaktır. Bunu yaparken, iktidarı sadece merkezi devlet yapısı ve bürokrasisi olarak değil, gündelik hayatlara yayılmış türlü söylem ve eylemlerde karşımıza çıkan dağınık ve karmaşık bir ilişkiler ağı olarak değerlendiriyoruz. Böylece, sadece devletle karşı karşıya geldiğimiz zamanlarda değil, kendi aramızda kurduğumuz gündelik ilişkilerimizde de kendisini yeniden üreten ırkçılık, ayrımcılık, cinsiyetçilik, militarizm gibi tahakküm ilişkilerini ifşa etmeyi ve bu tahakküm ilişkilerine karşı daha keskin bir muhalefeti nasıl örebileceğimizi el birliğiyle düşünmeyi amaçlıyoruz.</p>
<p>Genel olarak Türkiye’de iktidar meselesine, özel olarak da 1980 sonrası dönemde yaşanan siyasal ve toplumsal dönüşümlere odaklanan makalelerden oluşan böylesi bir kitabı hazırlama düşüncesinin bir diğer gerekçesi de Türkiye’nin akademik ve entelektüel çevrelerinde sıklıkla karşımıza çıkan bir tıkanmışlık ve kendi kendini tekrardan öteye gitmeyen bir tutuculuk karşısında duyduğumuz tepki. Türkiye’deki akademik ve entelektüel çevrelerin en başta gelen sorunlarından biri, kalıplaşmış anlayışları yerinden eden radikal görüşleri ve yeni düşünce akımlarını, bir açılım ve dönüşümün kaynağı olarak görmek yerine, çoğunlukla, kendi küçük iktidar alanlarını tehdit eden tehlikeli oluşumlar olarak algılamaları. Elinizde tuttuğunuz kitap, işte tam da bu noktada, bir yandan genel olarak Türkiye’de iktidarın işleyiş mekanizmalarını sorgularken bir yandan da kendi özel konumlarını sarsacağı gerekçesiyle yeni düşünce ve eleştirilere kendisini kapatmış muhafazakâr bir akademik ve entelektüel zümrenin iktidarının altını oymayı amaçlamakta.</p>
<p>Kitapta karşınıza çıkacak makaleler boyunca Türkiye’nin sosyoloji, siyaset bilimi ve tarih alanında önde gelen akademisyenlerinin görüşlerinin esaslı ve kapsamlı eleştirileri ile karşılaşacaksınız. Kısacası niyetimiz, Türkiye’de iktidar meselesini yeniden düşünmeyi öneren makaleler içeren bu eserin ortaya koyduğu fikirler ile bir yandan da akademik iktidar odaklarını kendilerini dönüştürmeye zorlamaktır. Şüphesiz, Türkiye’deki akademik ve entelektüel hayatın zenginleşmesi ve çeşitlenmesi bu ve bunun gibi müdahalelerle mümkün olacaktır.</p>
<p>Kitabımızın bir diğer özelliği, başta da belirttiğim gibi kolektif bir çalışmanın ürünü olmasıdır. Her biri kendi alanlarında yoğun düşünsel emek sarf etmiş araştırmacıların makalelerinden oluşan bu kitap, zaman zaman birbiriyle çatışan farklı görüşleri, hocalar ve öğrenciler arasında herhangi bir akademik hiyerarşi gözetmeksizin bir araya getirmektedir. Bu makaleleri aynı kitap içerisinde buluşturan ortak etmen ise her bir makalenin, konusu ister edebiyat ister sivil toplum isterse hukuk olsun, Türkiye’de iktidarın işleyişine dair yeni sorular ortaya atması ve ilgili konuya dair kapsamlı bir araştırmanın sonucunda kaleme alınmış olmasıdır. Kitabımızda makaleleri yer alan yazarları buluşturan bir diğer ortak nokta da her birinin yeni düşünce akımlarına açık olmaları ve özellikle 1980’lerden sonra dünya akademisinde daha geniş biçimde kabul görmeye başlayan post-yapısalcı yeni analiz araçlarını ve eleştirel perspektifleri ilk defa Türkiye özelinde tartışmaya açmalarıdır. Sadece içerik açısından değil aynı zamanda hem hazırlanış süreci hem de tekil bir anlatıyı dayatmaktan ziyade incelenen konuların karmaşıklığını ortaya koyan çoğul ve çekişmeli bir tartışmayı yansıtmayı tercih etmesi itibariyle de bu kitabın post-yapısalcı eleştiriden beslenmiş olduğunu söyleyebiliriz. Bu anlamda, hem içeriksel hem de biçimsel olarak bu çalışma, içinde yaşadığımız zaman ve mekânın karmaşıklığını ve kapsamını ortaya koyabilmek için ortaklığı ve işbirliğini bir yöntem olarak benimseyen kolektif çalışmanın öneminin altını bir kez daha çizmektedir.<br />
<span id="more-544"></span><br />
Kitapta yer alan makaleler, böylesi bir kolektif çalışmanın ürünü olarak konu itibariyle büyük çeşitlilik gösteriyorlar. Ancak, daha önce ifade ettiğim gibi hepsini buluşturan ortak nokta, Türkiye’de iktidarın işleyiş biçimlerini, özneler ve iktidar arasındaki ilişkileri, iktidarın değişen ve dönüşen etkilerini tartışmaya açmaları. Burada biraz durup, böylesi bir çalışmayı hazırlama konusunda bana en büyük ilhamı veren ve şu an elinizde tuttuğunuz kitapta bu giriş yazısından hemen sonra karşınıza çıkacak bir metinden, Meltem Ahıska’nın ilk olarak 1999 yılında Defter dergisinde yayımlanan “Türkiye’de İktidar ve Gerçeklik” başlıklı makalesinden bahsetmek istiyorum. Bu kitapta yer alan diğer tüm metinlerin anlaşılması ve yorumlanmasına dayanak teşkil edecek bu çok önemli makalenin yeniden basımına verdikleri izinden dolayı Metis Yayınları’na ve tabii gerek dersleri gerek yazılarıyla benim ve benim gibi daha birçok öğrencisinin hayata ve dünyaya bakarken gözünden kaçırdığı binlerce ayrıntıyı keşfetmesini sağlayan Meltem Ahıska’ya bu vesileyle bir kez daha teşekkür etmek isterim. Benim bu yazının başında dile getirdiğim ve böylesi bir kitabı hazırlama ihtiyacı duymamızın temel gerekçesi olan, Türkiye’de iktidarın kendi başına bir mesele olarak bugüne değin sorunsallaştırılmamış olduğuna dair vurgumun kaynağı da Ahıska’nın bu makalesinde dikkat çektiği çok önemli bir ayrıntıydı. Ahıska şöyle diyordu: “Denilebilir ki, Türkiye’de hükümet etme hiçbir zaman teknik düzeyinde sorunsallaştırılmadı ama (ya da bu yüzden) hiçbir zaman da normalleşmedi.” Tam da bu yüzden Türkiye’de iktidarın işleyiş biçimini sadece yüzeydeki söylemlere ve görünürdeki yapılara bakarak anlamak mümkün değildir. Zira Türkiye’de iktidar bir yandan görünür alanda yani söylem düzeyinde katı, uzlaşmaz ve himayeci bir biçimde işlerken diğer yandan başa çıkamadığı, gücünün ve bilgisinin yetmediği veya kâğıt üstündeki projelerle gerçekliği bağdaştıramadığı durumlarda söylemdışı başka mekanizmalara başvurmakta, kişisel ilişkiler ağı içinde örgütlenen ve anı kurtarmaya bakan pragmatik, muğlak ve öngörülemeyen pratikleri devreye sokmaktadır. Burada sözü edilen, planlamanın, hukukun, sistematik bilginin kapsamadığı, yenik düştüğü bir alanda yürütülen bir politikadır. Kısacası Türkiye’de iktidar, görünen yüzünün yanında bir yandan da görünmeyen, dile gelmeyen, bilimsel ve rasyonel bilginin alanına dâhil edilemeyen türden yöntemlerle işlemektedir. İşte tam da bu noktada, Ahıska, Türkiye’de iktidarın söylemde kurduğu fantazi ile yaşanan gerçeklik arasındaki yarığın ne denli büyük olduğunu ifşa ediyor, Türkiye’de iktidarın işleyişinin dinamiklerini anlamanın, tam da fantazi ve gerçeklik arasındaki bu yarığın nasıl idare edildiğini incelemekten geçtiğini vurguluyordu. Zira iktidar, fantazi ve gerçeklik arasındaki bu yarığın varlığı üzerinden kendisini kuruyor ve yeniden üretiyordu. </p>
<p>Oysa Türkiye’de birçok sosyal bilimci bugüne kadar iktidar denince ilk akla gelen yapı olarak sadece devlete ve devletin söylemlerine bakmış, bu söylem ile yaşanan gerçeklik arasındaki uçurumu da basitçe devletin ve Kemalist projenin gerçekleri görmekteki ‘başarısızlığı’ veya katı ve anti-demokratik devletçi geleneğin halkların çoğulluğunu, gerçek taleplerini ve tarihsel ve kültürel deneyimlerini ‘inkârı’ olarak adlandırmıştı. Örneğin sosyolog Çağlar Keyder’e göre “Türk milliyetçiliği kitlelerin sessiz ortaklar olarak kaldığı ve modernleşmeci seçkinlerin halkın hoşnutsuzluğunu içermeye çalışmadığı bir durumun aşırı örneğidir.”  Keyder, bu görüşlerini, Türkiye Cumhuriyet’nin Osmanlı İmparatorluğu ile Avrupa Birliği arasında kalmış bir parantezden ibaret, ‘başarısız’ bir proje olduğunu söylemeye kadar vardırır.  Keyder’in görüşlerinde en açık ifadesini bulan bu ‘inkârcı, baskıcı ancak son kertede başarısız otoriter devlet’ imgesi, Kemalist projeyi eleştiren başka birçok önde gelen liberal yazar ve akademisyen tarafından da kabul görmüş ve son yıllarda git gide daha çok tartışılan Türkiye’de ‘demokratikleşme’ sorununun önündeki en büyük engeli Kemalist modernleşme projesinin toplum üzerinde yarattığı hasar olarak göstermişti. Örneğin Ayşe Kadıoğlu, Türkiye’de demokratik açılımların önündeki en büyük engelin Kemalist devletin vatandaşlarını ‘aydınlanmamış toy zihinler’ olarak tasavvur etmesi olduğunu söylerken bugün ortaya çıkan Türk kimliğinin de bir toplumsal mühendislik projesinin sonucu olarak ortaya çıkmış suni bir oluşum olduğunu iddia ediyor.<br />
Peki, Türkiye’de iktidar, eğer Keyder veya Kadıoğlu’nun iddia ettiği gibi halkın tüm talep ve beklentileri ile birlikte tarihsel ve kültürel deneyimlerini de inkâr eden, dolayısıyla gerçekleri temsil etmede her zaman başarısız olmuş suni söylemlerden ibaret bir projeye dayanıyor ise nasıl olmuştur da birçok çatışma ve gerilime rağmen bunca yıldır bir şekilde işlemeye devam etmiştir? Keyder’in ‘sessiz ortaklar’ olarak tabir ettiği halk kitleleri gerçekten de iktidarın söylemlerine boyun eğmekten başka bir imkânı ve iradesi olmayan pasif yığınlardan mı ibarettir? Yoksa Türkiye’de halk, kendi talep ve beklentilerini, tarihsel ve kültürel deneyimlerini, söylemde inkâr eden devlet ile görünmeyen söylemdışı başka mekanizmalar aracılığıyla bir şekilde sürekli pazarlık halinde olup aslında her daim iktidarın bir parçası mı olmuştur? Türkiye Cumhuriyet’nin kuruluşunun üzerinden geçen 86 yılın ardından, bugün, bu noktada karşımıza çıkan ve adına ‘bugünün gerçekleri’ dediğimiz aidiyetlerimiz, yaşam ve siyaset biçimlerimiz, acaba sadece devletin tek yanlı dayatmalarının bir sonucu mudur yoksa bu politikaların halk tarafından müzakere edilmesi ve bazen direniş bazen pazarlıklarla yeniden şekillenmesinin bir ürünü müdür? Sadece iktidarın söylemlerine odaklandıkları için Türkiye’deki iktidarı gerçekleri görmezden gelen, inkâr üzerine kurulu doktriner bir projeden ibaret varsayan tüm yaklaşımların gözden kaçırdığı nokta, Türkiye’de iktidarın tam da devletin söylemleri ile halkın gerçekleri arasında kurulan uçurum ve bu uçurumun kıyısında inşa edilen Türk kimliği üzerinden işlemeye devam ettiğidir. Tüm diğer kimliksel aidiyetler gibi Türk kimliği de Türkiye’deki vatandaşlık algısı da elbette sunidir ama bu durum, ne Türk kimliğinin ne de vatandaşlık algısının ‘gerçek’ olmadığı anlamına gelmez. Bilakis, her türlü kimlik ve aidiyet kategorisi siyasal ve toplumsal pratikler aracılığıyla sürekli olarak müzakere edilir ve<br />
gerçek yaşantıları devamlı olarak değiştirip dönüştürür. </p>
<p>Bu noktada Ahıska’nın şu tespitlerini tekrar ve yeniden hatırlamakta fayda var: “Kitlelerin sessiz ortaklar olarak saptanması, bir yandan devlet seçkinlerini suçlu ilan ederken bir yandan da Türkiye tarihine Kemalistlerin kendi ‘başarı’ varsayımlarının gözlüklerinden bakmak değil midir? Kitleleri, bütün bir milleti, Kemalist çerçevede temsil ettiğini ilan eden ‘proje’nin stratejilerini fazla ciddiye alıp bunun gerisindeki taktikleri, toplumsalın alanında çoğaltılan taktikleri görmezlikten gelmek değil midir? Kemalistlerin zorla dayattıkları iktidar yapısından söz edilen her noktada tarihin tek öznesi seçkinler gibi görünüyor; halkların kendi deneyimi ise var olan düzeni hiç etkilememiş edilgen bir nesne, bir projenin nesnesi olmaktan öteye gitmiyor. Dolayısıyla, fantazi-gerçeklik ikilisi bir türlü kavramsallaştırılamıyor.”</p>
<p>Fantazi ile gerçeklik arasındaki bu yarığı iktidarın ‘başarısızlığının’ bir göstergesi olarak değerlendiren ve aslında Türkiye’de iktidarın tam da bu söylem ve eylem arasındaki farklılık üzerinden kurulduğunu kavramsallaştıramayan liberal akademisyen ve yazarların içine düştükleri ironik bir başka durum da bir yandan Kemalizmin söylem düzeyindeki elitizmini ve tepeden inmeciliğini eleştirirken diğer yandan kendilerinin de aslında son derece elitist bir söylemin üreticilerine dönüşmeleridir. Bu anlamda, Türkiye’deki iktidara yönelik özellikle 1980’lerden sonra tarih, sosyoloji ve siyaset bilimi alanlarında yoğunlaşan liberal demokratik eleştirilerin, ‘ideal toplum düzeni’ ile ‘varolan gerçeklik’ arasındaki yarık üzerinden kendilerine yeni bir iktidar alanı açmaya çalıştıklarına tanık olduk. Böylece, bir zamanlar Kemalistler tarafından tanımlanan modernleşmeci, laik ve kalkınmacı ‘ideal modelin’ içeriğinin yine Batılı ama bu kez liberal demokratik prensipleri, çoğulculuğu, çokkültürcülüğü öne çıkaran bir başka söylemsel fantaziyle yer değiştirdiğini söyleyebiliriz. Bundan yıllar önce Kemalizmin gündeme getirdiği kaygılar çerçevesinde Yakup Kadri’nin dile getirdiği ve bugün gündelik konuşmalar içinde bir klişe haline gelen “modernleşmek için kurumlar kurmak ve yasalar yapmanın yeterli olmadığı önemli olanın kafaların içini değiştirmek olduğu”  yönündeki söylemin benzerlerine bugün liberal akademi içinde de sıklıkla rastlıyoruz. Örneğin sosyolog Nilüfer Göle’ye göre 80’ler sonrasının liberal özgürlük vaadi Türkiye’de bir kuralsızlık ve köşe dönmecilik olarak anlaşılmış, liberalizmin kendine ait bir etik yapısı olduğu göz ardı edilmiştir. Göle, liberalizmin ahlaki öncülleri, sağlam kanunları ve düzenlemeleri burada yerleşmediği için ‘kot pantolon giymenin’ liberalleşme zannedildiğinden yakınmaktadır. Göle şöyle demektedir: “Liberalizm, herkesin başıboş kalması olarak anlaşılınca anarşist bireycilik, hedonist tüketicilik ve keyfi modernizm anlamına gelmeye başlamıştır. Liberalizmin bu şekilde yorumlanmasıyla oturmuş bir vatandaşlık tanımı, kentli davranış biçimleri, meslek etiği, girişimcilik ahlakı, kurumlar ve düzenlemeler gibi önemli etkenler göz ardı edilmiştir.”  Göle’ye göre tüm bu sorunlar alt edildiğinde ve kafalar değiştiğinde, kısacası düzen rasyonelleştiğinde, liberal demokrasinin özgürlüklerinden herkes ‘adil’ bir şekilde yararlanacak böylece adalet ve özgürlük arasındaki ters orantı doğru orantıya çevrilebilecektir. Benzeri bir şekilde Çağlar Keyder’e göre de, sistemin rasyonalize edilmesi anlamında modernist projede diretilmelidir. Keyder’e göre liberal demokrasinin nimetlerinden tam olarak yararlanabilmek için, cumhuriyetin başından beri süregelen tepeden inmeci modernleş’tir’menin failleri olan devlet seçkinleri ve bürokratlar alt edilmeli, halkın tamamı modernizmi içselleştirmelidir.  Kısacası buradaki vurgu aynı Göle’nin ve yıllar önce Yakup Kadri’nin cümlelerinde olduğu gibi ‘kafaların içinin değiştirilmesi’ gereği üstünedir.</p>
<p>Görüldüğü gibi birçok açıdan farklı noktalarda dursalar da Yakup Kadri’nin, Göle’nin ve Keyder’in yaklaşımları birçok açıdan birbirlerine bir hayli benzemektedir ve üçü de hem kendi içlerindeki paradoksal hem de temel aldıkları sınıflandırmalar açısından sorunludur. Kendi içlerinde paradoksallardır; çünkü hem ‘seçkinci bir dış güç veya düzenlemeyle veyahut zorlamayla’ kafaların değişmeyeceğini söylemekte hem de bir şekilde (seçkinci olmadığını söyleyen seçkinci bir ağızla) kafaların içinin değişmesi gerekliliğinde ısrar etmektedirler. Öte yandan her üç yaklaşım da, sınıflandırmalarını Batılı bir ideal modele göre yapmakta ve sorunu da bu ideal ile varolan gerçeklik arasındaki kopukluk olarak tespit etmektedirler. Yakup Kadri’ye göre, kuralları bir türlü içselleştiremeyen bir millet, Göle’ye göre liberalizmi ‘hedonist tüketicilik’ olarak algılayan bir halk, Keyder’e göre henüz kitlesel olarak modernleşememiş bir toplum, ulaşılması gereken hedeften ‘geri’ kalmıştır. Ulaşılması gereken hedefler çağına göre bir zamanlar sanayileşmek ve laikleşmek, bugün için ise demokratikleşmek, çokseslilik ve çokkültürlülüğe yer açmak, Avrupa’nın sosyal adalet düzenini ya da Amerikan liberalizminin özgürlük ve demokrasisini Türkiye’de de yerleştirmek olarak belirirken sorunun bu ‘ideal modeller’ ile ‘Türkiye toplumunun gerçekleri’ arasındaki büyük fark ve yarık olarak tanımlanması, liberal akademisyenlerin tam da eleştirdikleri Kemalist projenin liberal bir yeni versiyonunu yeniden ürettiklerini, eleştirilerinin Kemalist projenin liberal proje ile yer değiştirmesinden ibaret kaldığını gösteriyor.  </p>
<p>Kitabımızda yer alan Meltem Ahıska’nın bir diğer makalesi de ‘ideal model’ ve ‘Türkiye’nin gerçekleri’ arasında inşa edilen bu yarığı bu kez tam da bilginin üretim merkezine yani Türkiye’deki arşivlerin durumuna bakarak inceliyor. “Arşiv Korkusu ve Karakaplı Nizami Bey: Türkiye’de Tarih, Hafıza ve İktidar” başlığını taşıyan makalede Ahıska Türkiye’de arşivlerin durumunu iktidar, tarih ve hafıza çerçevesinde ele alırken, arşivlerdeki inanılmaz tahribatın bu topluma egemen kılınmış iktidar mantığına ışık tutabileceğini vurguluyor. Yazının içeriği son derece zengin ve kapsamlı olsa da ben burada sadece bir noktanın altını çizmek istiyorum. Ahıska bu makalesinde arşivi bugüne kadar alışıldığı biçimde yani bir bilgi kaynağı olarak değil bilginin üretildiği bir mekanizma olarak düşünmeyi öneriyor. Bu da arşivlerde yer alan bilgiyi, tarihe dair nesnel ve tartışılmaz doğrular olarak değil, iktidar tarafından günün koşulları çerçevesinde tarihin yeniden ve tekrar kurgulanması sonucu ortaya atılan siyasi söylemler olarak görmemizi sağlıyor. Dolayısıyla, değişmez, mutlak, özsel bir bilgiden de tarihe dair nesnel bir gerçeklikten de söz etmek mümkün değil. Lakin az önceki tartışmaya bu bakış açısıyla geri dönersek, Türkiye’deki liberal akademik eleştirinin tarihi özcü ve nesnel bir gerçeklik olarak algılayan bir yaklaşımdan muzdarip olduğunu görüyoruz. Zira Kemalist projeyi ve bu projenin bir ürünü olan Türk kimliğini, “toplumun gerçeklerini inkâr eden ‘suni’ birer oluşum” olarak tanımlayanlar, bir yandan da ister istemez Türkiye’deki toplumların değişmeyen birer özleri, tarihsel gerçeklikleri ve tüm baskı ve tahribatlara karşın bozulmayan nitelikleri olduğuna dair bir varsayımı da üretmiş oluyorlar. Böylece eleştirilerini, Türkiye’de devlet elitlerinin cumhuriyet tarihi boyunca halkların bu kültürel ve tarihsel özlerini mutlak biçimde inkâr ettiği, dolayısıyla farklı etnik ve dini kimlikleri yok saydığı temelinde kuran birçok yazar ve akademisyen Osmanlı İmparatorluğu’nun ‘kozmopolit’, ‘çoğulcu’ ve ‘hoşgörülü’ yapısının Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından yok edildiğini ifade ediyor. Böyle bir tarih okuması iki açıdan son derece sorunlu. Birincisi, bu türlü bir tarih okuması Cumhuriyet Devleti’nin öngördüğü Türk kimliği ve vatandaş görüntüsünü ‘suni’ birer oluşum olarak niteler ve ‘bozulmamış’, ‘pür’ bir Türklük, Kürtlük, Sünnilik veya Alevilik varsayarken, bu gibi etnik ve dini aidiyetleri sanki yüzyıllardır hep aynı içeriğe sahiplermiş gibi tahayyül ediyor. Böylece tüm bu kimliksel aidiyetlerin tarihsel süreç içinde toplumsal ve siyasi dönüşümler çerçevesinde birbirleriyle ilişki içinde kurgulandıklarını ve sürekli dönüşüm halinde olduklarını göz ardı ediyor. İkincisi, son yıllarda oldukça popülerleşen Osmanlı’nın ‘çoğulcu’ ve ‘hoşgörülü’ geçmişine özlem duyan ve böyle bir geçmişi romantikleştiren akademik çalışmalar aslında anakronik bir okumaya, yani tarihin bugünkü liberal kriterle değerlendirilmesi ve bu kriterlere göre yeniden yazılması durumuna denk düşüyor.  Özetle, ne bundan 85 yıl önce tasarlanan Türklük ile bugünkü Türklüğün veya bundan 85 yıl önce Kürtlüğe yüklenen anlamlarla bugün Kürtlüğe yüklenen anlamların aynı olduğunu iddia etmek mümkün ne de çok farklı saikler üzerine kurulmuş olan Osmanlı İmparatorluğu’nu bugünkü çağdaş liberal demokrasinin kavramları olan ‘kozmopolit’, ‘çokkültürlü’ ve ‘hoşgörülü’ gibi tabirlerle tasvir etmek anlamlıdır. Belki yapmamız gereken, geçmiş güzel günleri hatırlayarak bir tür Osmanlıcılık nostaljisine saplanmak yerine bugün tüm tarihsel ve siyasi etkileşimlerden sonra geldiğimiz şu noktada nasıl iktidar ilişkilerinin tüm karmaşıklığına ve aramızdaki büyük farklılıklara karşın bir arada yaşayabileceğimizin yollarını araştırmak olmalıdır. Ahıska’nın arşiv üzerine kaleme aldığı makalesinin sonunda alıntıladığı Yahudi düşünür Yerushalmi’nin söylediklerini tekrarlarsak: “Unutmanın karşıtı hatırlamak değil, adalettir.”</p>
<p>Kitabımızın ilk kısmında yer alan bir diğer makalede Nurdan Gürbilek, bu kez iktidarın izini kültürel alanda sürüyor ve eski kudretini yitiren ama geçmişe özlem duymaktan da vazgeçmeyen bir ruh halinin Türk edebiyatındaki yansımalarını inceliyor. “Avrupa’nın Cinsiyeti: Kutsal Bakire, Yutucu Dişi, Fetihçi Oğul” başlığını taşıyan makalede Gürbilek Türkiye’de yaygın olan bir Avrupa imgesinden ve bu imgeye hangi cinsel mecazların eşlik ettiğinden söz ediyor ve Türkiye’deki cemaat ya da ulus kimliğini kaybetme endişesine, başından bu yana erilliği kaybetme korkusunun, bir kadınsılaşma endişesinin eşlik ettiğini ortaya koyuyor. “Bir İstanbul Adliyesinde Davranış Kalıpları, Anlamlandırma Biçimleri ve Eşitsizlik” başlığını taşıyan makalesinde Dicle Koğacıoğlu, iktidarın en eski ve etkin kurumlarından birine, hukuka odaklanıyor ve bir yandan Türkiye’de hukuk alanında söylemdışı ve enformel pratiklerin nasıl da yazılı ve resmi hukuk ile iç içe geçtiğini gözler önüne sererken bir yandan da resmi söylemlerin ötesinde hukukun gerek hukukçular gerekse hukuk yollarına başvuran kent yoksulları için ne gibi farklı anlamlar ifade ettiğini soruşturuyor. İngilizce bir versiyonu daha önce New Perspectives On Turkey dergisinde yayımlanan bu yazının Türkçe basımına verdikleri izinden dolayı dergi yayın kuruluna teşekkür ederiz. Türkiye’deki iktidar ilişkilerinin farklı alanlardaki yansımalarının incelenmesine ayrılan kitabımızın bu ilk kısmının son makalesi Ferhunde Özbay tarafından kaleme alındı. Özbay’ın makalesi “Türkiye’de Gençlik, Nüfus ve İktidar” başlığını taşıyor ve Türkiye’de iktidarın işleyiş dinamiklerini nüfusun ve gençliğin idaresinin nasıl şekillendiği üzerinden inceliyor.<br />
Kitabımızın diğer kısmını ise iktidar ilişkilerindeki dönüşümlerin 1980 sonrası siyasal ve toplumsal değişimler çerçevesinde incelendiği makaleler oluşturuyor. 1980 askeri darbesi toplumsal yapıda geri dönüşü olmayan sayısız dönüşüme yol açarken siyaset alanının da hem tanımını hem de düzenleniş biçimini değiştirdi. Bir yandan askeri idare ve onu takip eden hükümetlerce ‘komünist tehdide’ karşı Türk-İslam sentezi söylemi ortaya atılır ve desteklenirken bir yandan da muhalefet alanında örgütlü sol ve sendikal hareket yerini yavaş yavaş sivil toplum örgütlenmelerine bırakıyordu. Solun sindirilmesi ve Türk-İslam sentezi söyleminin yüceltilmesi sırasında dışarıda bırakılan Kürt hareketi ise PKK etrafında örgütlenecek ve bugün belki de Türkiye’nin en temel sorunlarından biri olan Kürt sorununu gündeme taşıyacaktı. Askeri darbenin yerleştirdiği Türk-İslam sentezi söyleminin, yeni muhafazakâr görüşlerin ve tabii neo-liberal ekonomik politikaların en kapsamlı ve Türkiye’yi en çok etkileyen sonuçlarından biri de şüphesiz Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ve zihniyetinin Türkiye’de iktidara gelmesi oldu. İşte kitabımızın büyük bir bölümü, bizlere 1980 askeri darbesinin miras bıraktığı bu oluşumları yani sivil toplum örgütlenmelerini, Kürt sorununu ve PKK’yi, Türk-İslam sentezi söylemini ve AKP’yi incelemeye ayrılıyor. Yasemin İpek Can “Türkiye’de Sivil Toplum Kuruluşları: Modernite, Milliyetçilik ve Neo-Liberalizm Kıskacında Gönüllülük” başlığını taşıyan makalesinde ayrıntılı olarak incelediği bir sivil toplum kuruluşunun çalışmaları üzerinden Türkiye’de devlet ve sivil toplum arasındaki ilişkiyi tartışıyor. Özlem Göner ise “İktidarın Farklı Yüzleri ve Alevi Kimliğinin Dönüşümü” başlıklı makalesinde, iktidar ilişkilerindeki değişimlerin ve özellikle Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne adaylık sürecinin Alevi kimliğinin tanım ve içeriğini nasıl dönüştürdüğünü sorguluyor. “Kürt Sorununu ‘İdare’ Etmek” başlıklı makalesinde Fırat Bozçalı, bir yandan Kürt sorununun gelişiminin geniş bir özetini sunarken bir yandan da bu sorunun hem Kürt hareketi hem de Türk devleti tarafından nasıl görüldüğü ve nasıl idare edildiğini ayrı ayrı inceliyor. T. Balca Arda ise “Yeni Bir Hegemonik Savaş Alanı: TRT6” başlıklı makalesinde AKP’nin yeni liberal hamlesi TRT6’yı (TRT Şeş) tartışmaya açarken devletin Kürt kültürünü temsil etme iddiasının Kürt muhalif kimliğini nasıl ve ne yönde bir dönüşüme zorladığını soruşturuyor. Esra Gedik, “Orduya Annelik Yapmak: Türkiye’de Şehit Anneleri” başlıklı makalesinde 90’lı yıllarla birlikte Doğu ve Güneydoğu’daki çatışmaların ve Kürt sorununun bir sonucu olarak ortaya çıkan şehit annesi olgusunu inceliyor ve şehit annelerinin neden savaş karşıtı bir tutum benimseyemediğini sorguluyor. Ben ise “AKP ve Türkiye’de ‘Yeni’ İktidar” başlığını taşıyan makalemde AKP ile beraber Türkiye’de iktidara dair neler aynı kalırken nelerin değiştiğini soruşturuyor, tam da bu noktada sol siyasetin, AKP’nin yerele dönük, halkı ciddiye alan, dışlayıcı değil kapsayıcı gibi görünen yaklaşımlarını sorgulamada hangi noktalarda yetersiz kaldığını, hangi noktalarda sorumluluk alıp kendisini net bir şekilde ayrıştırması gerektiğini tartışıyorum.</p>
<p>Kitabımızın içeriğini böylece özetledikten sonra biraz da böylesi bir kitabın hangi toplumsal koşullar içinden doğduğunu, nasıl bir politik iklime tepki olarak kaleme alındığını anlatmanın yararlı olacağını düşünüyorum. Zira bir eser ancak içinde bulunduğu çağın ve koşulların bir ürünü olarak anlam kazanır. Ve şüphesiz her eleştirel çalışma aynı zamanda süregiden koşullar karşısında duyulan bir rahatsızlığın dışavurumudur. Umulan ise bu eleştirel girişimin hâlihazırdaki adaletsiz, eşitsiz ve şiddetle yüklü siyasi ve toplumsal koşulları değiştirmenin bir aracı haline gelmesidir.</p>
<p><strong>Türkiye’nin Siyasi Ufku</strong><br />
Bugün, 2009 yılının ilk aylarında, Türkiye’nin siyasi panoramasına şöyle bir baktığımızda bir yanda daha fazla özgürlük ve çoğulculuk propagandası yapan liberal görünümlü AKP hükümeti ve onu destekleyen liberal basın ve aydınlar ile öte yanda korkutma, bastırma ve susturma tekniğini sıklıkla kullanan laik ordu ve eski devlet elitlerinden oluşan iki kampın arasından geçen ince bir çizginin ülkenin siyasi ufkunu belirlediğini görüyoruz. Ülkenin siyasi ufku derken, o ülkedeki siyasi tahayyüllerin ve yeni alternatifler üretme kapasitesinin sınırını kast ediyorum. Bu açıdan Türkiye’nin durumu dünyanın geri kalanından çok da farklı değil. Çağdaş siyaset, birbirinden farklıymış gibi gözüken ama son kertede aynı söylem ve eylemlerde buluşan sözde karşıtlıklar arasında sanki bir tercih yapıyormuşuz hissi uyandırmak üzerine kurulu. Kendi aralarında çatışıyormuş gibi gözüken hükümet ve devlet, aslında aynı ulus-devlet modeli tarafından çizilmiş aynı sınırların ve bu sınırların içinde tanımlanmış bir ulusal kimliğin ve ulusal tahayyüllün yeniden ve tekrar üretilmesine hizmet ediyorlar. </p>
<p>Bugün Türkiye siyasetinde süregiden kavga, Türklüğün kim tarafından nasıl tanımlanacağının, ulusal sınırlar içinde neyin doğru neyin yanlış, neyin normal neyin anormal sayılacağına kimin karar vereceğinin kavgası. Kısacası, bugün izlemekte olduğumuz, zaten iktidarda olanların bir iktidar paylaşım savaşından ibaret. Bize dayatılan tercihlerden birini seçtiğimiz sürece bizler için değişen bir şey olmayacak. Dayatılan normun sınırlarının dışına çıkanlar, farklı olanlar ve farklı konuşanlar ise ortadan kaldırılmaya devam edecek. Türkiye 2000’li yıllara girerken; bu ülkede yaşanan kıyım ve savaşların acıları silinmeye çalışılıyor; Musa Anterler ve Hrant Dinkler’in neden öldürüldüklerinin üzeri örtülürken, onlar gibi olan, onlar gibi düşünen ve normu sorgulayanların yine aynı gerekçelerle öldürülebilmesine zemin hazırlayan bir düzen yeniden üretiliyor. Kadınlar, eşcinseller, Kürtler ve Ermeniler olarak kimliklendirilen topluluklar, normun karşıtı olarak üretilmeye ve bundan dolayı baskı ve zulüm görmeye devam ederken, ulusal kimlik ister laik elitler tarafından tekil bir Türklük isterse de liberal demokratlar tarafından çoğul bir Türkiyelilik adı altında olsun, saflaştırılmaya, aklanmaya ve temize çıkartılmaya devam ediyor. </p>
<p>Bu noktada, şiddetin ve ırkçılığın sadece kaba kuvveti bir araç olarak gören, baskıcı, kapatıcı, kısıtlayıcı, egemen ve silahlı yapılarda değil, aynı zamanda özgürlükleri ve dolayısıyla normu üreten, hayatlarımızı yeniden biçimlendiren çağdaş çoğulcu liberal hükümet etme biçimlerinde de etkin ve geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Zira, özellikle 2000’li yıllarda Türkiye’nin demokratikleşmesinin öncüleri olarak lanse edilen AKP hükümeti ve liberal aydınlar, belli bir milliyetçiliği, belli bir ulusal kimlik ve ulusa dair belli bir tasavvuru yine ve yeniden üretiyorlardı. Hükümetin ve liberal yazarların bugün Kürtlerin, Alevilerin ve bugüne kadar baskı gören başka birçok topluluğun kültürel haklarını tanımaya yönelmesinin altında, bir ‘ekonomik yük’ ve bir siyasal ‘hastalık’ olarak görülen bu toplulukları normalleştirmek, ekonomiye ve siyasete etkin ve verimli nüfuslar olarak katılmalarını sağlamak amacının yattığı genellikle göz ardı edildi. Oysa geliştirilen yeni liberal projelerin temel gayesi ‘elektrik faturalarını bile ödemeyen’ bir topluluğun yeniden sermaye ilişkilerine sokulması, normalleştirilmesi, bir güvenlik tehdidi yerine bir iş gücüne dönüştürülmesiydi.</p>
<p>Kürtler, Aleviler, Ermeniler ve diğer topluluklar bugün ancak Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki diğer tüm vatandaşlar için belirlenen aynı ortak siyasi ve ekonomik çıkarları, aynı ulusal tahayyülü ve aynı silahlı kuvvetin tek meşru şiddet tekeli olduğunu kabul etmeleri koşuluyla ‘Türk’ veya ‘Türkiyelilik’ kategorisine dâhil olabiliyorlar. ‘Farklı’ kültürleri tanımaya yönelik liberal çoğulcu söylemin içindeki bu şiddet, farklı öznellikleri ‘aynı’ tahayyüle tabi kılıyor. Dolayısıyla, kültürel tanınma, normun benimsenmesini zorunlu kılıyor; baskı gören toplulukların geçmişte farklılıklarından dolayı maruz kaldıkları zulüm, işkence ve acılarının silinmesini, farklılığı korumak ve otonomi için verilen uzun mücadelelerin yok sayılmasını, tüm bu savaşımın hiçbir şeyi değiştirmediğinin kabulünü gerektiriyor.</p>
<p>Liberal çoğulcu söylem, aynı zamanda bir nevi aklanma ve günah çıkarma siyaseti. Devletin, Ermenilerin 1915’te maruz kaldığı kıyımı bir soykırım olarak tanımasını, en azından bu ‘meseleyle’ akademik platformlarda yüzleşilmesi gerektiğini savunan liberal tarihçi ve entelektüellerin kafasında, geçmişindeki karanlık sayfayla yüzleşmiş, özrünü dilemiş ve böylece bir çabukta aklanmış, temize çıkmış ve geleceğe umutla bakan yeni bir Türkiyeli figürü olsa gerek. Liberal söylem de tıpkı muhafazakâr-milliyetçi söylem gibi ırkın tahayyülünü, saflaştırılmasını ve etkinleştirilmesini, bu süreçte hastalıkların, sorunların, sapkınlıkların ve anormalliklerin ortadan kaldırılmasını öngörüyor kısacası.</p>
<p>Michel Foucault’nun da altını çizdiği gibi günümüzde geçerli olan çağdaş ırkçılık, iki farklı ırkın birbirine üstünlük kurmak amacıyla çatışması anlamındaki klasik yaklaşımdan ziyade aynı ırkın kendi içinde saflaştırılmasına dayanan yeni bir iktidar ve normalleştirme biçimi olarak ortaya çıkıyor.  Çağdaş iktidar, kontrolü altındaki nüfusun normalleştirilmesi üzerinden işliyor ve bir yandan yasaya tabii olan, ulusal, budunsal, ailevi kimliklere ait kılınmış özneleri yaratırken bir yandan da ‘hastalıklı’, ‘anormal’, ‘suçlu’ veya ‘yozlaşmış’ olanın tanımını ve o tanıma ait kılınmış özneleri üretiyor. Aynı şekilde normun, yasanın ve neyin sağlıklı sayılacağının da yine hastalıklı, anormal ve sapkın olan üzerinden tanımlandığını söyleyebiliriz. Çağdaş iktidarın, tıpkı bedenlerin iyileştirilmesini amaç edinen tıp mekanizması gibi, nüfusların içindeki patolojilerin iyileştirilmesi üzerinden işlediğini göz önünde bulundurursak, böyle bir rejimin toplumun sağlığı, iyiliği, refahı ve hayatta kalması adına kirli, karmaşık, hastalıklı, anormal, uyumsuz ve farklı olanların ortadan kaldırılmasını ve ırkın biyolojik ve toplumsal anlamda temizlenip arınmasını öngördüğü ortaya çıkar. Dolayısıyla, çağdaş ırkçılık sadece Naziler’e özgü bir tarihsel kaza değildir. Bilakis yaygın ve etkin biçimde tüm modern devlet mekanizmalarına içkin olarak işler.</p>
<p>Türkiye’de de Kürtlük, Alevilik ve diğer farklılıklar genellikle Türklük’ten ve Sünni Müslümanlık’tan sapmalar, hatalar, anormallikler olarak adlandırılagelmiştir. Bu ülkede Kürtler’in eksik insan olmak anlamında kuyruklu ve fazlasıyla kıllı, eksik Türk olmak anlamında da dağlı ve yazılı dilden yoksun varlıklar olarak görülmeleri de herhalde bu durumla ilişkili olsa gerek. Bu anlayışın geçmişte kalmış olduğunu söylemek de yanlış. TSK mensubu bir komutanın DTP’li belediye başkanlarını kast ederek ‘yaratıklarla’ müzakere etmesinin söz konusu olmadığını ifade etmesi, Kürt olanın patolojikleştirilmesinin güncel bir örneğidir. Bir diğer çarpıcı örnek de Türkiye’nin eski genelkurmay başkanı Yaşar Büyükanıt’ın ABD’yi ziyaretinde Washington’da yaptığı açıklamalardır. Bu açıklamalara bakılırsa, Türkiye Cumhuriyeti, bugün, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar büyük bir tehdit altındadır. Gerek içeride ve gerekse dışarıdaki hastalıklı fikirler, sapkınlıklar, bölücüler ve vatan hainleri, Türklüğü, yasaları ve ülkenin bütünlüğünü tehdit etmektedir. Elbette, tüm bu tehditler karşısında ordu, yasayı, Türklüğü ve ülke bütünlüğünü savunan bir güvence olarak kendini konumlandırır. Bizleri, yozlaşma ve sapkınlaşma tehdidi karşısında, güvenliği, yani ordunun varlığını arzu eden, Türk ordusunu ‘en güvenilir’ kurum olarak tahayyül eden bireyler olarak yeniden üretir ve kendine tabi kılar. Görüldüğü gibi çağdaş iktidarın işlevi ‘yozlaşmanın’ ve ‘sapkınlığın’, yani tehdide dair bir kategorinin de üretilmesidir. Yani çağdaş iktidar, iyi ve kötüye, norma ve anormale dair kategorik ayrımı koyarak hareket edebileceğimiz ve tercih yapabileceğimiz alanın sınırını çizer. Peki, iyi veya kötü taraflardan birini seçip normun içeriğine eklemlenmek ve dolayısıyla tıpkı iktidar gibi başka biçimlerde normu yeniden üretmek yerine iktidarın normalleştirici mekanizmasına karşı topyekün bir direniş inşa etmek mümkün olabilir mi? Kısacası bize atfedilen öznellik konumlarından her birini reddetmek, çağdaş iktidarın tercihlerimizin alanını belirleyen gücüne meydan okumak ve bu alanın dışına çıkmak söz konusu olabilir mi? Örneğin Hrant Dink’in yapmaya çalıştığı gibi…</p>
<p><strong>Hrant Dink’in Bize Öğrettikleri</strong><br />
Türkiye’nin 2000’li yıllarına belki de en çok damgasını vuran olayların başında Hrant Dink’in katli geliyor. Hrant Dink’in katli, devlet, ırkçılık ve çağdaş iktidar arasındaki ilişkinin kesişim noktasında gerçekleşti. Bu cinayet, tam da verili kategorilerin dışına çıkma girişiminin ve normun içeriğine değil normu dayatma gücüne ve iktidarına karşı direnişin gündeme geldiği bir sırada, bu direnişle başa çıkılamamasının bir yansıması olarak vuku buldu. Belki tam da bu nedenle, Hrant Dink’in katli, gündelik hayatlarımıza yayılan iktidar ilişkilerinin ve ırkçılığın su yüzüne çıktığı, bir anlamda çözüldüğü ve hepimize bulaştığı ana denk geliyordu. Herhalde bu yüzden olacak cinayetin failinin kim olduğuna dair tartışmalar bu denli sarpa sardı. Hrant Dink 19 Ocak 2006’da öldürüldü, öldürüldüğü günden bu yana cinayetin gerçek faili aranmaya devam ediyor, ne var ki, bu konuda hala bir uzlaşma sağlanamadı.</p>
<p>Bir cinayetin faili ve azmettiricisi olarak belki de bugüne kadar hiç bu kadar çok kişinin, grubun ve görüşün adı geçmemişti. Hiç bu kadar çok gerçek ve tüzel kişilik zan altında bırakılmamıştı. Zanlılar listesi, elbette listeyi açıklayanların görüşlerine göre değişmekteydi. Katil kimine göre Ogün Samast’tı, kimine göre ‘derin devlet’, kimine göre 301. madde. Kimine göre de milliyetçi basındı Hrant Dink’i öldüren. Ne var ki, bugüne kadar gündeme gelen tüm bu birbirinden farklı, hatta birbirine karşıt suçlamaların ilginç bir ortak paydası vardı: Cinayetin failleri türlü türlüydü, ama en nihayetinde bu cinayet, bir başkası tarafından, bizden olmayan bir iktidar tarafından ve bizim dışımızda gelişen dinamikler nedeniyle işlenmişti. Peki, Ogün Samast’ı derin devletten, derin devleti görünürdeki devletten, görünürdeki devleti de kendimizden ayırmak, kısacası kendimizi böylesi bir iktidarın dışında konumlandırmak gerçekten bu kadar kolay mıydı? İşte bugün, uzun zamandır sormayı unuttuğumuz ancak şimdi özellikle Ergenekon davasından sonra yeniden hatırlamak zorunda kaldığımız soru, iktidarı ve yasalarını, sanki bizden ayrı faillermiş gibi tasavvur eden böylesi bir iç ve dış ayrımı yapıp işin içinden sıyrılıp sıyrılamayacağımızdır.</p>
<p>Bu noktada Foucault gibi hükümet etme ve iktidar kurma pratiklerini inceleyen Gilles Deleuze’ün görüşlerine göz atmak anlamlı olacaktır. Deleuze, ırkçı ve ayrımcı söylemlerin aslında en temelde kişisel ilişkilerimizde, gündelik yaşantımızda, kullandığımız dilde ve sürdürdüğümüz pratiklerde farkında olarak veya olmadan yeniden ve tekrar tekrar üretildiğine dikkat çeker ve bunu mikro-faşizm olarak adlandırır.<br />
Hem Foucault’nun hem de Deleuze’ün altını çizdiği gibi devlet derinde, karanlık işler çeviren bir komplo düzeneği değildir. Bilakis devlet, gündelik ilişkilerimiz kadar yüzeyde ve görünürdedir ve bu iktidar, hem düzenin korunmasını hem de aksaklıkların, kazaların ve hastalıkların öngörülüp engellenmesini amaçlayan toplumsal ilişkilerimizin bir sonucu olarak, her yerdedir. Bürokrasi, ordu, polis, eğitim ve adalet kurumları işte böylesi yaygın bir iktidarın yoğunlaşmış ve görünür biçimleri olarak ortaya çıkarlar. Yani devlet bizim dışımızda, bizden ayrı ve bağımsız bir yapılanma değildir. Bilakis, devlet birbirimiz üzerinde kontrol ve denetim sağlamaya çalıştığımız, var olan normu muhafaza etmeye yöneldiğimiz gündelik ilişkilerimizin bir sonucudur. Yani, eğer Hrant Dink’in ölümünden derin veya görünür devletin sorumlu olduğunu düşünüyorsak, dönüp bakmamız gereken sadece bürokratlar, askerler, bakanlar, milletvekilleri ve polisler değildir. Aynı zamanda dönüp kendimize ve gündelik ilişkilerimizi nasıl kurduğumuza bakmamız gerekir. Bugüne değin, karşımıza çıkan ve alıştığımız normları sorgulayan, bize öğretilenden veya inandıklarımızdan farklı sözler söyleyen, farklı ihtimalleri aralayan, tabi kılındığımız ulusal, dini veya ailevi kimliklerimizi sorgulayanlarla kurduğumuz ilişki biçimi nasıldı? Farklılıkları, ait olduğumuz kimliklerimizi dönüştürmek için bir imkân olarak mı gördük yoksa alışkanlıklarımızı, değerlerimizi ve varlığımızı tehdit eden, dolayısıyla bastırılması ve yok edilmesi gereken anormallikler, sapkınlıklar olarak mı damgaladık? Bugüne kadar bu ülkede farklı bir söz söyleyenleri, farklı bir dil kullananları, inandığımız değerleri sorgulayanları, yaşadığımız düzeni baştan aşağı dönüştürmek ve yeniden kurgulamak pahasına dikkatle mi dinledik yoksa düzenimiz bozulacak diye ödümüz kopup onları darbelerle ve silahlarla susturduk veya bu suskunluk karşısında sessiz mi kaldık?<br />
‘Sapkınından’, ‘bölücüsünden’, ‘teröristinden’, ‘beyni yıkanmış hastalıklısından’, ‘satılmışından’, ‘meczubundan’, ‘Ermeni dölünden’, ‘vatan haininden’ geçilmeyen bu ülkede, insanları bu kategorilerle, bu kelimelerle damgalayanları gerçekten kararlılıkla eleştirdik mi yoksa bugüne kadar tüm sapkın olarak gördüğümüz farklılıklar karşısında bizler de çevremizdeki herkes gibi Türklüğümüze sığınarak bu kelimeleri, bu kategorileri bilerek veya bilmeyerek başkalarını karalamak için kullandık mı? Normun dayattığı kimliksel aidiyetlerimizi ne kadar sorguladık, bizlere tehdit ve düşman olarak gösterilenlerin aynı iktidar mekanizmalarınca üretildiğini ne kadar umursadık? İşte bu noktada bugün kendimize sormamız gereken soru belki de, gündelik ilişkilerimize yayılmış böylesi bir ırkçılıktan, ayrımcılıktan, faşizmden ne kadar uzaklaşıp uzaklaşamadığımızdır.</p>
<p>Zira bize atfedilen özne konumlarını ve kimliksel aidiyetleri üstlendiğimiz ve bu öznelliklere ait belirlenmiş davranış kalıplarını hayata geçirdiğimiz sürece, var olan eşitsiz, ayrımcı ve ırkçı tahakküm ilişkilerini yeniden üretmekteyiz. Çağdaş iktidar mekanizmaları, daha önce de altının çizildiği gibi iyi ve kötünün, normalin ve anormalin tanımını yaparak ve hareket edebileceğimiz, tercih yapabileceğimiz alanın sınırını çizerek işler: Ya bizdensindir ya da sapkınsındır. Ya yasaya tabi olursun ya da anormal, hastalıklı ve tehlikeli olarak damgalanırsın. Bu söylem, gündelik hayatlarımızda, “ya sev ya terk et” biçimindeki ayrımcı slogan olarak sık sık karşımıza çıkar ve bu seçimi bize dayatır. “Sevmiyorum ama terk de etmiyorum” seçeneğini ise en büyük tehdit olarak görür. Çünkü böylesi bir yaklaşım, normun karşıtı olan bir anormallik ve sapkınlık olarak kodlanamadığı için bildik yöntemlerle ortadan kaldırılamaz. Dahası, iktidarın belirlediği ve dayattığı verili tercihlerin ve kategorilerin dışına çıkarak, iktidarın normu dayatma gücüne, yani iyiyi ve kötüyü tanımlama hakkına meydan okur ve böylece insanları ‘sadık’ ve ‘sapkın’ olarak ayırarak işleyen ırkçı tahakküme karşı koyar.</p>
<p>Hrant Dink de belki tam da bu yüzden, yani “ya sev ya terk et” söyleminin, bu ikili karşıtlığın dışına çıkıp “sevmiyorum ama terk de etmiyorum” dediği için hedef oldu kurşunlara. Hrant Dink, 301. maddeden yargılanmasına sebep olan cümlelerinde hem Ermenilerin hem de Türklerin, soykırım meselesine dair karşıtlık veya taraflık üzerinden kurdukları takıntıdan artık kurtulması gerektiğini anlatmak istememiş miydi? Birçokları, Hrant Dink’in anlatmak istediği bu fikri kaleme aldığı gazetedeki yazısının, mahkemece çarpıtıldığını ve Hrant Dink’in öyle demediği halde sanki “Ermeniler soykırıma uğradı” demişmiş gibi damgalanıp ‘yanlışlıkla’ bir Türk düşmanı ve vatan haini olarak yargılandığını yazdılar. Oysa bunu yazanlar, Hrant Dink’in tam da Türkiye devletinin iktidarını üzerine inşa ettiği ve Türklüğe dair yasanın kurucu öğelerinden biri olan bu soykırım takıntısını topyekûn sorguladığı, kendisi için belirlenmiş karşıt veya taraf konumlardan her ikisini de reddettiği ve böylece iktidarın sınır çizme gücüne meydan okuduğu için, çok daha büyük bir tehdit olarak algılanıp yargılandığını anlayamadılar. Hrant Dink, hem 1915’ten beri Ermenileri vatan haini, savundukları görüşü de bir sapkınlık olarak algılamak üzerinden inşa edilen bir Türklüğe, hem de 1915’ten bu yana Türkleri hastalıklı katiller olarak görmek üzerinden inşa edilen bir Ermeniliğe karşı çıkıyordu. Böylece belki de Hrant Dink, bu iktidarı, açık açık “Ermeniler bu topraklarda soykırıma uğramıştır” diyen birinden çok daha fazla tehdit etmişti. </p>
<p>Evet, Hrant Dink bize, iyinin ve kötünün ötesinde düşünmeyi öğretmiş ve öğütlemişti. Çünkü bu takıntılardan, bu intikam arzusundan, bu düşmanlıktan kurtulmadığımız sürece, aynı acıları, aynı yıkımları tekrar ve yeniden üreten ulusal kimliklere ve aidiyetlere tabi kılınacağımızı öngörüyordu. O, ya sev ya terk et dayatmasının, soykırım oldu olmadı tartışmasının, ya vatanseversin yahut hainsin ayrıştırmasının, ırkçı kategoriler içinde illa bir taraf tutma zorunluluğunun, kısacası bilinen Ermeniliğin ve Türklüğün ötesinde, yeni ve farklı öznelliklerin arayışına girmişti. Üstelik bu topraklarda yaşamaya ve arayışını ne olursa olsun bu toprakları terk etmeden sürdürmeye karar vermişti. İşte tam da bu yüzden, varlığıyla her gün kimliklerimizi ve aidiyetlerimizi böylesi tehdit eden birisiyle yaşamaya tahammül edememiştik.</p>
<p>Evet, bu anlamda Hrant Dink’i biz, hepimiz, el birliğiyle öldürmüştük. Hem de 2006 yılının 19 Ocak gününün çok daha öncesinde: Hrant Dink’i, ‘Türklüğü aşağılamak’ gibi bir suçtan, yani bugün katil ilan edilen 301. maddeden dolayı yargılanmak üzere gittiği mahkemede yalnız bıraktığımız gün çoktan öldürmüştük aslında. Hrant Dink’i, 1915’te bu ülkede yaşayan Ermeniler’in başına neler geldiğini araştırmak üzere düzenlenen akademik toplantılar, meclisin en üst düzey yetkilileri tarafından tehdit ve zorbalıkla engellendiğinde, o meclisin ulusal irademizin temsilcisi olduğundan şüpheye düşmediğimiz gün bir kez daha öldürmüştük acımasızca. Hrant Dink’i, bu ülkede devletin yetkilileri birilerine ‘Ermeni dölü’ gibi yakıştırmalar yaptığında, sonra da bize bu Ermeni döllerini ‘temizleme’nin en kutsal vatan borcu olduğunu söylediğinde bu sözleri ve bizlere verilen bu görevi yadırgamadığımız anda zaten öldürmüştük. Ait kılındığımız ulusal kimliği yeniden üreten davranış biçimlerini hayata geçirdiğimiz, kendimizi düşmanlık, karşıtlık, nefret ve intikam üzerinden var ettiğimiz her an Hrant Dink’i öldürmüştük düşünmeden. Gündelik hayatlarımızda her gün, her yerde, okulda, işte, sokakta, basında karşı karşıya kaldığımız ırkçılığın, ayrımcılığın, faşizmin dilini bilerek veya bilmeyerek kullandığımız veyahut sessiz kalarak onayladığımız her seferinde Hrant Dink’i öldürmüştük bir kez daha.</p>
<p>Ne var ki, Hrant Dink’i öldürdüğümüzü ancak onun gazetesine sarılı cansız bedenini gördüğümüz 19 Ocak 2006’da anlamıştık. Ve 19 Ocak günü, alnımızda kapkara bir leke, hepimiz Hrant Dink, hepimiz Ermeni olmuştuk. Peki ya gerçekten de Hrant Dink veya Ermeni olabilir miydik? Hayır. Zaten Hrant Dink de her gün Ermeni, her gün Hrant Dink olmamızı istemezdi herhalde. Ama Hrant Dink’i öldürenlere karşı, kendi ayıbımıza karşı, o güne kadar sessiz kalışımıza karşı duyduğumuz öfkemizle beraber sadece ama sadece bir günlüğüne hepimiz Hrant Dink olmuştuk. Zaten kimlikler de sabit olmazdı ya her gün değişmiyor muyduk? Peki, bir günlüğüne Ermeni olabilirken, Türklük de bir günlüğüne olabiliyor muydu?</p>
<p>Çok geçmeden öğrenmiştik ki, birileri bu soruya cevap vermişler, televizyonlara çıkıp “Ne Hrant Dinki ne Ermenisiymiş! Hepimiz Türküz ve Hepimiz Mehmediz!” demişlerdi. O zaman hepimiz bunu söyleyenlere çok kızmıştık. Peki, ya bu kızgınlığımız ve öfkemiz ne kadar sürdü? Sonunda Hrant Dinkler mi Mehmetler mi kaldı geriye?</p>
<p>İşte, bugün ve burada yeniden sorgulamamız gereken, o zaman çok kızdığımız bu birilerini bugün hala haklı çıkarıp çıkarmadığımız. Kendimize sormamız gereken soru, hepimizin Hrant Dink ve hepimizin Ermeni olduğu günün ertesinde ve ondan sonraki tüm günlerde yine aynı Türkler ve aynı Mehmetler olarak uyanıp uyanmadığımızdır. Zira onlar haklı çıkmaya, bizler Mehmetler olmaya devam ettiğimiz sürece, Hrant Dink gibiler yine ölmeye, Mehmet olmayanlar zorla sürgün edilmeye, Mehmet olanlar en temel hakları olan yaşam haklarını devretmek karşılığında ‘vatan borcu’nu ödemeye, asla Mehmet olmayacak olan kadınlar ve eşcinseller de her gün aşağılanmaya ve ezilmeye devam edecekler.</p>
<p><strong>Türkiye’de İktidarı Yeniden Düşünürken</strong><br />
Evet, 2000’li yılların Türkiye’sinin siyasi ikliminde ırkçılık maalesef yaygın bir pratik olarak var ve sürüyor. Son yıllarda ırkçılık sadece yasa koyucuların ve emekli veya görevli kurmayların söyleminde değil aynı zamanda geniş kitlelerin aktif katılımıyla gerçekleşen sokak gösterileri, linç girişimleri, hakaretler ve katliamlar biçiminde de tezahür ediyor. ‘Sadık vatandaşlar’ ve ‘sapkın teröristler’ arasındaki ayrıma dair söylemi gündelik konuşmalarımızda sarf ettikçe ırkçılık yayılıyor ve yaygınlaşıyor. Sadece şoven gösterilere katılıp alkış tutanlar veya gündelik hayatta farkında olarak veya olmayarak ırkçı bir söyleme eklemlenenler değil, aynı zamanda bu gidişata karşı sesini çıkarmayan ve böylece yasaya, norma ve ırkın safkanlığına tabi olmaktan geri durmayanlar da ırkçılığı gündelik alanda yeniden ve tekrar yaratıyor. Makro seviyede gelişen ve televizyonlarımızdan izlediğimiz tüm bu savaşlar, kırımlar ve yıkımlar aslında gündelik hayatımızda mikro seviyede aktif olarak yeniden ürettiğimiz veya pasif kalarak üretilmesine karşı çıkmadığımız, toplumun belli bir kesimini insanlıktan çıkarmaya ve yok saymaya yönelik söylem ve eylemler karşılığında mümkün olabiliyor.<br />
Bizler, televizyonlarımız başında sadece ölenleri ve öldürülenleri görüyoruz. Irkçılığın tezahürü olan tüm bu savaşlar ve yıkımlar dolayısıyla ölüme terk edilenleri, ‘terörist yaratıklarla’ ilişkide oldukları gerekçesiyle yaşamları ve insanlıkları yok sayılanları, mayınlı arazilerde top oynadıkları için kolları ve bacakları kopanları, konuştukları dil dilden sayılmadığı için sesi duyulmayanları, ne eğitim ne de sağlık gibi toplumsal hizmetlerden bir türlü yararlandırılmayanları ve böylece ağır ağır her gün ölenleri ise zaten hiç fark etmiyor, duymuyor, duymak istemiyoruz. Onlar zaten bizden çok uzaklarda bir yerlerde, başka bir ülkede oturuyorlar. Türkiye’nin Ermenileri, Türkiye’nin eşcinselleri, Türkiye’nin yoksulları ve tabii Türkiye’nin Kürtleri, Türkiye’nin batısında yaşayan birçoklarının nazarında Filistinlilerden, Iraklılardan, Afganistanlılardan dahi her zaman daha uzak, daha bilinmez, daha duyulmaz bir ülkede yaşıyorlar. </p>
<p>Bazıları onlarla ‘empati kurmaya’ çalışıyor. Kendilerini onların, o uzakta, o asla yerinde olamayacaklarının yerine koyuyor, onların başlarına gelen acı olaylar için bir iki ah vah ediyor, ‘onlar adına’ üzülüyor ve sonra gündelik yaşamlarına geri dönüyor. Böylece onların yerindeymiş gibi yapıp asla onların yerinde olmayacaklarını, olamayacaklarını bir kez daha onaylıyor, onlara ‘onlar’ diyerek kendi varlıklarını ayrıştırıyor, aynı toprakları paylaştıkları insanlara karşı sorumluluklarından arınıyor, karşısındakileri ise ötekileştiriyor ve uzaklaştırıyor.</p>
<p>Oysa o uzaktakiler aslında çok yakındalar, zira hepimiz aynı geminin yolcusuyuz. Bu ülkede birilerinin mutluluğu, birilerinin insan sayılması, birilerinin her an evlerinin bir gün boşaltılacağı kaygısıyla cebelleşmek zorunda kalmaması, birilerinin sokakta top oynayan çocuğunun mayına basıp havaya uçacağı gibi bir endişe duymaması ve her zaman yalnız ve ancak birilerinin konuştuğu dilin duyulması, aslında aynı toprakları paylaşan ‘başka’ birilerinin dillerinin yasaklanması, seslerinin susturulması, bedenlerinin yok edilmesi, varlıklarının ölüme terk edilmesi ve ruhlarının acı çekmesi karşılığında gerçekleşiyor. Evet, her birimiz aynı geminin içinde, aynı yolun yolcusu, aynı coğrafyada payımıza düşen acı ve mutlulukların kaynağıyız. Dolayısıyla, mutlulukların ve acıların bugünkü gibi son derece eşitsiz dağılımından da sorumluyuz. Belki acılar hiç bitmeyecek ama mutlulukların ve acıların daha adil bir biçimde dağıldığı bir ülke, bir dünya tahayyül etmek yine de mümkün. Onun için ilk olarak bu savaşları ve bu acıları var edenin, bu ırkçılığı da mümkün kılanın öncelikle kendimiz olduğunu kabul ederek işe başlayalım. Sonra da empati kurmak yerine beraber yol aldığımız ve asla aynı deneyimleri paylaşmadığımız insanlara kulak verelim; seslerinin işitilmesinin, acılarının dillendirilmesinin karşısındaki engellerin, başta kendi baskın söylemlerimiz olmak üzere ortadan kaldırılması için çabalayalım.</p>
<p>Umuyoruz, bu kitapta yeralan tüm yazılar ve fikirler, yoksulluğun ve zenginliğin, acıların ve mutluluğun, ölümün ve yaşamın dağılımındaki eşitsizliklerin bir nebze olsun azaldığı, gündelik hayatlardaki faşizmin ve ırkçılığın daha çok sorgulandığı, halkların kardeşçe yaşadığı bir Türkiye’ye katkıda bulunur.</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong><br />
Barkey, Karen, (2008), Empire of Difference: The Ottomans in Comparative Perspective, Cambridge University Press<br />
Deleuze, Gilles &#038; Guattari, Felix, (1983), Anti-Oedipus, University of Minnesota Press<br />
Foucault, Michel, (1997), Society Must Be Defended: Lectures at College de France 1975-1976, Picador Press<br />
Göle, Nilüfer, (2000), Melez Desenler: İslam ve Modernlik Üzerine, Metis Yayınları, İstanbul<br />
Kadıoğlu, Ayşe, (1999), Cumhuriyet İradesi, Demokrasi Muhakemesi: Türkiye’de Demokratik Açılık Arayışları, Metis Yayınları, İstanbul<br />
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, (1971), Panorama, Remzi Kitabevi, İstanbul<br />
Keyder, Çağlar, (1997), “Whither the Project of Modernity? Turkey in the 1990’s”, Rethinking Modernity and National Identity in Turkey içinde, (der.) Reşat Kasaba ve Sibel Bozdoğan, Seattle, University of Washington Press (Türkçesi: Türkiye’de Modernleşme ve Ulusal Kimlik, çev. Nurettin Elhüseyni, (1998), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul<br />
Keyder, Çağlar, (2003), Memalik-i Osmaniye’den Avrupa Birliğine, İletişim Yayınları, İstanbul</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/06/01/turkiyede-iktidari-yeniden-dusunmek-onsoz-yazisi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye Bilişim Derneği (TBD) Bilişim Dergisi tarafından bu yıl onbirincisi düzenlenen Bilimkurgu Öykü Yarışması için başvurular başladı</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/05/17/turkiye-bilisim-dernegi-tbd-bilisim-dergisi-tarafindan-bu-yil-onbirincisi-duzenlenen-bilimkurgu-oyku-yarismasi-icin-basvurular-basladi/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/05/17/turkiye-bilisim-dernegi-tbd-bilisim-dergisi-tarafindan-bu-yil-onbirincisi-duzenlenen-bilimkurgu-oyku-yarismasi-icin-basvurular-basladi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 17 May 2009 12:56:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur Güney</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Bilimkurgu]]></category>

		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>

		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[ütopya]]></category>

		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/?p=551</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye Bilişim Derneği (TBD) Bilişim Dergisi tarafından ilki 1998 yılında düzenlenen Bilimkurgu Öykü Yarışması için başvurular başladı. Bu yıl yarışmanın konusu “kriz”. 
Öyküler aracılığıyla krizlerin düşünülmesinin amaçlandığı yarışmada, yazarlar, bilimin “kötüye” kullanılmasından, doğal kaynakların ölçüsüzce tüketilmesinden, belki gelecekte insan, android, siborg ve robotlar arasındaki anlaşmazlıklardan ya da umulmadık bir anda yepyeni bir canlı türünün belirmesinden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye Bilişim Derneği (TBD) Bilişim Dergisi tarafından ilki 1998 yılında düzenlenen Bilimkurgu Öykü Yarışması için başvurular başladı. Bu yıl yarışmanın konusu “kriz”. </p>
<p>Öyküler aracılığıyla krizlerin düşünülmesinin amaçlandığı yarışmada, yazarlar, bilimin “kötüye” kullanılmasından, doğal kaynakların ölçüsüzce tüketilmesinden, belki gelecekte insan, android, siborg ve robotlar arasındaki anlaşmazlıklardan ya da umulmadık bir anda yepyeni bir canlı türünün belirmesinden sonra çıkabilecek krizleri ele alabilecekleri gibi dilerlerse kendi kurgularına göre geliştirdikleri krizleri de yazabilecekler. </p>
<p>Son başvuru tarihi 17 Temmuz 2009 olan TBD Bilişim Dergisi Bilimkurgu Öykü Yarışması’nın sonuçları 2 Kasım 2009 tarihinde açıklanacak. Herkesin katılabileceği yarışmada birinci gelecek yarışmacıya dizüstü bilgisayar verilecek. Dereceye giren öyküler TBD web sitesinde, Bilişim Dergisi’nde yayınlanacak ve kitap olarak bir öykü seçkisinde yeralacak. Yarışmanın seçici kurulu Hikmet Temel Akarsu, Bülent Akkoç, Semih Gümüş, Talat S.Halman, Necdet Kesmez, Mustafa Kutlay, Mustafa Küpüşoğlu ve Buket Uzuner’den oluşuyor.</p>
<p>Yarışmaya ilişkin ayrıntılı bilgi ve başvuru için: <a href="http://www.tbd.org.tr">www.tbd.org.tr</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/05/17/turkiye-bilisim-dernegi-tbd-bilisim-dergisi-tarafindan-bu-yil-onbirincisi-duzenlenen-bilimkurgu-oyku-yarismasi-icin-basvurular-basladi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kitabımız &#8220;Türkiye&#8217;de İktidarı Yeniden Düşünmek&#8221; Çıktı !</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/03/27/kitabimiz-turkiyede-iktidari-yeniden-dusunmek-cikti/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/03/27/kitabimiz-turkiyede-iktidari-yeniden-dusunmek-cikti/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 26 Mar 2009 22:41:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>K. Murat Güney</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Anarşi]]></category>

		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>

		<category><![CDATA[Kürt Sorunu]]></category>

		<category><![CDATA[Post-Yapısalcı Düşünce]]></category>

		<category><![CDATA[Siyasi - Türkiye]]></category>

		<category><![CDATA[antifaşizm]]></category>

		<category><![CDATA[antimilitarizm]]></category>

		<category><![CDATA[deleuze]]></category>

		<category><![CDATA[foucault]]></category>

		<category><![CDATA[HrantDink]]></category>

		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/?p=524</guid>
		<description><![CDATA[Kitabımız &#8220;Türkiye&#8217;de İktidarı Yeniden Düşünmek&#8221; Varlık Yayınları&#8217;ndan çıktı !
–Meltem Ahıska, Nurdan Gürbilek, Dicle Koğacıoğlu, Yasemin İpek Can, Özlem Göner, Fırat Bozçalı, Ferhunde Özbay, T. Balca Arda, Esra Gedik, K. Murat Güney– 
Türkiye’de iktidarın kuruluş ve işleyiş dinamiklerini yeniden düşünmeyi öneren bu kitap, sosyal bilimler alanında düşünce üreten akademisyenlerin, doktora ve yüksek lisans öğrencilerinin kolektif çabasıyla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2009/03/iktidari_yeniden_-dusunmek_kapak_tek.jpg" alt="iktidari yeniden dusunmek.indd" height="380" align="right"/>Kitabımız &#8220;Türkiye&#8217;de İktidarı Yeniden Düşünmek&#8221; Varlık Yayınları&#8217;ndan çıktı !</p>
<p>–Meltem Ahıska, Nurdan Gürbilek, Dicle Koğacıoğlu, Yasemin İpek Can, Özlem Göner, Fırat Bozçalı, Ferhunde Özbay, T. Balca Arda, Esra Gedik, K. Murat Güney– </p>
<p>Türkiye’de iktidarın kuruluş ve işleyiş dinamiklerini yeniden düşünmeyi öneren bu kitap, sosyal bilimler alanında düşünce üreten akademisyenlerin, doktora ve yüksek lisans öğrencilerinin kolektif çabasıyla hazırlanmıştır. Amacımız, Türkiye’de bugüne kadar hep dolaylı olarak incelenen ama kendisi tek başına tam olarak sorunsallaştırılmayan iktidarı sorunsallaştırmak, iktidarın işleyiş biçimlerini analiz edip görünür kılmaya çalışmaktır. Bunu yaparken, iktidarı sadece merkezi devlet yapısı ve bürokrasisi olarak değil, gündelik hayatlara yayılmış türlü söylem ve eylemlerde karşımıza çıkan dağınık ve karmaşık bir ilişkiler ağı olarak değerlendiriyoruz. Böylece, sadece devletle karşı karşıya geldiğimiz zamanlarda değil, kendi aramızda kurduğumuz gündelik ilişkilerimizde de kendisini yeniden üreten ırkçılık, ayrımcılık, cinsiyetçilik, militarizm gibi tahakküm ilişkilerini ifşa etmeyi ve bu tahakküm ilişkilerine karşı daha keskin bir muhalefeti nasıl örebileceğimizi el birliğiyle düşünmeyi amaçlıyoruz.</p>
<p>Genel olarak Türkiye’de iktidar meselesine, özel olarak da 1980 sonrası dönemde yaşanan siyasal ve toplumsal dönüşümlere odaklanan makalelerden oluşan böylesi bir kitabı hazırlama düşüncesinin bir diğer gerekçesi de Türkiye’nin akademik ve entelektüel çevrelerinde sıklıkla karşımıza çıkan bir tıkanmışlık ve kendi kendini tekrardan öteye gitmeyen bir tutuculuk karşısında duyduğumuz tepki. Türkiye’deki akademik ve entelektüel çevrelerin en başta gelen sorunlarından biri, kalıplaşmış anlayışları yerinden eden radikal görüşleri ve yeni düşünce akımlarını, bir açılım ve dönüşümün kaynağı olarak görmek yerine, çoğunlukla, kendi küçük iktidar alanlarını tehdit eden tehlikeli oluşumlar olarak algılamaları. Bu kitap, işte tam da bu noktada, bir yandan genel olarak Türkiye’de iktidarın işleyiş mekanizmalarını sorgularken bir yandan da kendi özel konumlarını sarsacağı gerekçesiyle yeni düşünce ve eleştirilere kendisini kapatmış muhafazakâr bir akademik ve entelektüel zümrenin iktidarının altını oymayı amaçlamakta.</p>
<p>Kitapta karşınıza çıkacak makaleler boyunca Türkiye’nin sosyoloji, siyaset bilimi ve tarih alanında önde gelen akademisyenlerinin görüşlerinin esaslı ve kapsamlı eleştirileri ile karşılaşacaksınız. Kısacası niyetimiz, Türkiye’de iktidar meselesini yeniden düşünmeyi öneren makaleler içeren bu eserin ortaya koyduğu fikirler ile bir yandan da akademik iktidar odaklarını kendilerini dönüştürmeye zorlamaktır. Şüphesiz, Türkiye’deki akademik ve entelektüel hayatın zenginleşmesi ve çeşitlenmesi bu ve bunun gibi müdahalelerle mümkün olacaktır.</p>
<p>Umuyoruz, bu kitapta yeralan tüm yazılar ve fikirler, yoksulluğun ve zenginliğin, acıların ve mutluluğun, ölümün ve yaşamın dağılımındaki eşitsizliklerin bir nebze olsun azaldığı, gündelik hayatlardaki faşizmin ve ırkçılığın daha çok sorgulandığı, halkların kardeşçe yaşadığı bir Türkiye’ye katkıda bulunur.</p>
<p><a href="http://www.varlik.com.tr">www.varlik.com.tr</a></p>
<p><em><strong>İçindekiler</strong></em><br />
-&#8221;Türkiye’de İktidar ve Gerçeklik&#8221; / Meltem Ahıska<br />
-&#8221;Arşiv Korkusu ve Karakaplı Nizami Bey: Türkiye’de Tarih, Hafıza ve İktidar&#8221; / Meltem Ahıska<br />
-&#8221;Avrupa’nın Cinsiyeti: Uysal Bakire, Yutucu Dişi, Fetihçi Oğul&#8221; / Nurdan Gürbilek<br />
-&#8221;Bir İstanbul Adliyesinde Davranış Kalıpları, Anlamlandırma Biçimleri ve Eşitsizlik&#8221; / Dicle Koğacıoğlu<br />
-&#8221;Türkiye’de Gençlik, Nüfus ve İktidar&#8221; / Ferhunde Özbay<br />
-&#8221;Türkiye’de Sivil Toplum Kuruluşları: Modernite, Milliyetçilik ve Neo-Liberalizm Kıskacında ‘Gönüllülük’&#8221; / Yasemin İpek Can<br />
-&#8221;İktidarın Farklı Yüzleri ve Alevi Kimliğinin Dönüşümü&#8221; / Özlem Göner<br />
-&#8221;Kürt Sorununu ‘İdare’ Etmek&#8221; / Fırat Bozçalı<br />
-&#8221;Yeni Bir Hegemonik Savaş Alanı: TRT6&#8243; / T. Balca Arda<br />
-&#8221;Orduya Annelik Yapmak: Türkiye’de Şehit Anneleri&#8221; / Esra Gedik<br />
-&#8221;AKP ve Türkiye’de ‘Yeni’ İktidar&#8221; / K. Murat Güney</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/03/27/kitabimiz-turkiyede-iktidari-yeniden-dusunmek-cikti/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Sevgili, Arsız Devlet! Demek, Güçlükonak Katliamını Sen Yaptın!</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/02/09/sevgili-arsiz-devlet-demek-guclukonak-katliamini-sen-yaptin/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/02/09/sevgili-arsiz-devlet-demek-guclukonak-katliamini-sen-yaptin/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Feb 2009 17:03:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>K. Murat Güney</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Anarşi]]></category>

		<category><![CDATA[Kürt Sorunu]]></category>

		<category><![CDATA[Siyasi - Türkiye]]></category>

		<category><![CDATA[antifaşizm]]></category>

		<category><![CDATA[antimilitarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/?p=499</guid>
		<description><![CDATA[Gün geçmiyor ki, devletin eski bir mensubu, eski bir polisi, eski bir bakanı, itiraflarıyla gündemi sarssın, devletin iç yüzünü bir kez daha ortaya döksün. Daha geçenlerde dönemin İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı Adnan Erkmen’den işitiyoruz ki, 1996’daki Güçlükonak katliamını PKK değil, devlet gerçekleştirmiş. 13 yıl boyunca nedense gıkı çıkmayan vicdanının artık bu yükü kaldıramadığını söyleyen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2009/02/guclukonak_katliami.jpg" alt="guclukonak_katliami" height="200" align="right"/><img src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2009/02/hizbullah_ozel_harekat_agar.jpg" alt="hizbullah_ozel_harekat_agar" height="200" align="right"/>Gün geçmiyor ki, devletin eski bir mensubu, eski bir polisi, eski bir bakanı, itiraflarıyla gündemi sarssın, devletin iç yüzünü bir kez daha ortaya döksün. Daha geçenlerde dönemin İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı Adnan Erkmen’den işitiyoruz ki, 1996’daki Güçlükonak katliamını PKK değil, devlet gerçekleştirmiş. 13 yıl boyunca nedense gıkı çıkmayan vicdanının artık bu yükü kaldıramadığını söyleyen eski bakan Adnan Ekmen, Ergenekon davasının Fırat’ın ötesine geçmesi gerektiğini söylüyor ve PKK’nin ilan ettiği ateşkes sürerken Güçlükonak’ta 11 köylünün kurşunlanıp yakılmasının PKK’nin değil JİTEM’in işi olduğunu itiraf ediyor. Katliamda yakılanların kimliklerinin askerden çıktığını açıklayan Ekmen, “Araştırınca arkasından devlet çıktı. Tanıklar korkunca, biz de üzerine gidemedik. Ergenekon Savcısı’na anlatırım” diyor. Tam da aynı günlerde bu sefer eski Turizm ve Tanıtma Bakanı Orhan Birgit, 1955 yılının 6-7 Eylül günlerinde İstanbul’daki Rum azınlığa yönelik linç olaylarının fitilini ateşleyen süreçte olayların organizatörü olduğunu itiraf ediyor. Birgit, Mustafa Kemal’in Selanik’teki evine yönelik bombalı saldırının ise MİT tarafından gerçekleştirildiğini söylüyor.<br />
Bir başka gün, bu kez eski eminiyet müdürü Mehmet Ağar’ı, eski özel hareket tim komutanı İbrahim Şahin ve devlet desteğiyle örgütlenip binlerce katliamı gerçekleştiren Hizbullah üyeleriyle aynı fotoğraf karesinde görüyoruz. Yine çok geçmiyor, bu kez PKK itirafçısı Abdülkadir Aygan, Doğu ve Güneydoğu’da 90&#8242;lı yıllarda gerçekleşen bine yakın faili meçhul cinayetin gerçek failinin şu an Ergenekon davasında tutuklu eski JİTEM lideri Levent Ersöz ve ekibi olduğunu açıklıyor.</p>
<p>Her şey artık çok açık, her şey artık çok şeffaf.</p>
<p>Tam da aynı günlerde, tüm bu olayların açığa çıkmasına vesile olan Ergenekon davasında, tutuklular arasındaki son emekli orgeneral rütbeli şahıs, Hurşit Tolon salıveriliyor. Tam da aynı günlerde, Şemdinli’deki Umut Kitapevi’ni bombalayan astsubaylar hakkında “bilirim, onlar iyi çocuklardır” diyen yine bir eski orgeneral Yaşar Büyükanıt, basın ve kamuoyu önünde astsubaylara övgüsünü yineliyor, Şemdinli’de yapılanlara arka çıkıyor. Tam da aynı günlerde, Hakkari’nin Çukurca ilçesinde bir ev, ellerinde arama izni olmayan bir grup özel tim mensubu tarafından taranıyor ve basılıyor. Gelen şikayetler üzerine Çukurca Kaymakamı Abdullah Çiftçi, “bu olay beni aşıyor” diye itirafta bulunuyor. Tam da aynı günlerde, Hakkari’nin Yüksekova ilçesine bağlı İran sınırındaki Çobanpınar Jandarma Sınır Bölük Komutanlığı’nda askerlik yapan Ağrı Patnos’lu Burhan Güzelaydın, 30 Ocak akşamı kurşunla intihar ettiği iddia edilerek Yüksekova Devlet Hastanesi’ne kaldırılıyor. 31 Ocak’ta yaşamını yitiren askerin babası, askerde oğlunun sürekli dayak yediğini ve tehdit edildiğini söyleyerek Hakkari Cumhuriyet Savcılığı ve Hakkari Devlet Hastanesi’ne başvuruyor ve oğluna otopsi yapılmasını istiyor. Hakkari Cumhuriyet Savcılığı’nın talimatıyla hazırlanan otopsi raporunda Güzelaydın’ın intihar etmediği ve işkence sonucu öldürüldüğü belgeleniyor.</p>
<p>Evet, Ergenekon davası bir yandan AKP ve Tayyip Erdoğan’ın düşmanlarını tasfiye ederken, bir yandan da gerçek katilleri salıverip temize çıkarmayı sürdüredursun, bu ülkede devlet eliyle gerçekleşen katliamlar, cinayetler, soygunlar bu kez açıktan açığa, göz göre göre devam ediyor.</p>
<p>Evet, her şey artık çok açık, her şey artık çok şeffaf.</p>
<p>‘Derin Devlet’, yerini, işini yüzeyden ve açıkça yürüten ‘Arsız Devlet’e bırakmış anlaşılan.</p>
<p>Bu &#8216;Arsız Devlet&#8217;in başbakanı, tam da aynı günlerde Davos’ta, Gazze’deki katliamlarda sorumlu tuttuğu İsrail cumhurbaşkanı Peres’e “Siz insan öldürmeyi iyi bilirsiniz diyor.” Bunu söylerken, birilerinin çıkıp da bir gün kendisine “peki 2006 yılının Mart ayında Diyarbakır’da olaylar çıktığında ‘güvenlik güçleri kadın da olsa çocuk da olsa gerekeni yapacaktır’ diyen de sen değil miydin?” diye soracak olmasından en ufak bir kaygı, en ufak bir utanma duymuyor. Tıpkı seçimlere bir ay kala Dersim ve Batman&#8217;da açıktan açığa halka devlet eliyle beyaz eşya dağıtılmasının bilinip duyulmasından, doğalgaz indirimi, Kürtçe resmi kanal ve TRT&#8217;deki Alevi programlarının birer seçim rüşveti olduğunun açıkça ifşa edilmesinden utanmadığı gibi. Zira, işler artık çok açık, çok şeffaf yürütülüyor. </p>
<p>Evet, Güçlükonak’ta 1996’da 11 köylünün devlet tarafından öldürüldüğü belki çoktan beri biliniyordu, ama bugün ilk defa itiraf ediliyor. Yarın bir gün, bu kez Ergenekon davasının mimarı AKP iktidarda, Tayyip Erdoğan da başbakanken, Eylül 2007’de Şırnak’ın Beytüşşebap ilçesi Beşağaç köyüne giden minibüste bulunan 12 vatadaşın kurşuna dizildiği ve hükümet ve genelkurmay tarafından sorumlusunun PKK olduğunun açıklandığı olayın yine devlet tarafından gerçekleştirildiği birileri tarafından itiraf edilirse artık kimse şaşırmayacak.</p>
<p>Çünkü artık derin devlet bitti, yerine arsız devlet geldi.<br />
Ergenekon sağ olsun… </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/02/09/sevgili-arsiz-devlet-demek-guclukonak-katliamini-sen-yaptin/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kürtlerin Anarşizmle Dansı Mümkün Mü?</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/02/08/kurtlerin-anarsizmle-dansi-mumkun-mu/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/02/08/kurtlerin-anarsizmle-dansi-mumkun-mu/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Feb 2009 16:54:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ramazan Kaya</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Anarşi]]></category>

		<category><![CDATA[Kürt Sorunu]]></category>

		<category><![CDATA[Siyasi - Türkiye]]></category>

		<category><![CDATA[antifaşizm]]></category>

		<category><![CDATA[antimilitarizm]]></category>

		<category><![CDATA[devrim]]></category>

		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/?p=491</guid>
		<description><![CDATA[ “Kederli ruhların desteklemek ve propagandasını yapmak için bir despota ihtiyaçları olduğu gibi, despotun da amacına ulaşmak için ruhların kederlenmesine ihtiyacı vardır.” [Deleuze]
Kürtler evrensel bir hakikate yaslanmadan da meydan okumanın mümkün olduğunu keşfedecek bir tarihsel uğraktan geçiyor. Temsil ettiği veya ettirildiği bütün politik referans noktalarının ve hareketin bileşimlerinin iktidara hızla eklemlendiği bir konjonktürde yeni bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em> “Kederli ruhların desteklemek ve propagandasını yapmak için bir despota ihtiyaçları olduğu gibi, despotun da amacına ulaşmak için ruhların kederlenmesine ihtiyacı vardır.” [Deleuze]</em></p>
<p><img src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2009/02/cimg49211xl.jpg" alt="kurt_anarsi" height="230" align="right"/>Kürtler evrensel bir hakikate yaslanmadan da meydan okumanın mümkün olduğunu keşfedecek bir tarihsel uğraktan geçiyor. Temsil ettiği veya ettirildiği bütün politik referans noktalarının ve hareketin bileşimlerinin iktidara hızla eklemlendiği bir konjonktürde yeni bir siyasal eksene ihtiyaç duyulduğu her Kürt için artık aşikâr. Tarih kimileri adına bir siyasal yanlışlar toplamıdır ne de olsa. Geçmişin ve örgütlenme biçiminin köklü bir sorgulanışından doğacak alternatif bir radikal politik ufka yelken açmanın toplumsal zemini şimdilik mevcut. İktidara yöneliş her şeye rağmen iktidar dışında kalmayı doğuruyorsa, umutsuzluğun girdabından tekil özgürlükler ırmaklarına küçük kulaçlar atmanın tam zamanıdır. Türkiye tarihinin en politikleşmiş siyasal öznesi olan bir halkın içkin anarşik coşkusuyla bu yorgun topraklarda özgürlüğün ve devrimin kara bayrağına dönüşmesi &#8220;aleyhistanda güçlü bir lehçe&#8221; yaratabilir. Örgüt ve partilerin katı hiyerarşik atmosferinde hiçleşmiş militan benliklerin ertelenmiş sosyallikleriyle buluşarak, devrim ilişkilerini gündelik hayatlarının hücrelerine yedirerek oluşturacakları bir siyasal kalkışmadan anlamlı sonuçlar beklemek kuvvetle muhtemel. Feodal ilişki ağının hükümranlarından kurtulmadan Marksist önder ve öncü kadroların mutlak otoritesini içselleştirmek zorunda kalmak, özgürleşme mücadelesine kalkışan Kürt bireyinin yaşadığı en büyük talihsizlikti belki de. &#8220;Efendiler kültü&#8221;nün, çağdaş tiranlıkların hiç eksik olmadığı bir tarihsel mirası devralmak bütün kaçış çizgilerinin daha baştan kaybedildiği bir direnişe gönüllü mağlup olarak razı olmak demekti. Her türlü stratejik ve taktik politikanın önceden belirlendiği, anlam ve yaratıcılık potansiyellerinin dondurulduğu, iktidarın dil ve davranış kodlarının örgüt disiplini adı altında yeniden üretildiği bir politik iklimden çıkmış bezgin ve savruk kimliklerin, özgür öznelere dönüşmesi elbette kolay değil. Ancak yaşanan deneyimlerin neyin istenmediği konusunda kalıcı -yaşanan- bir bellek ve bilinç yaratmış olması potansiyel bir kazanım olarak görülebilir. Kürt siyasal hareketinin içinde debelendiği bütün açmazlara karşın, hareketin yıllarca temsil ettiği sosyalist seküler kültürün daha özgürlükçü temellerde yeniden inşa edilmesi ve dönüştürülmesi tahmin edildiği kadar zor gözükmemekte. Politik söylemin &#8220;demokratik cumhuriyet veya demokratik konfederalizm&#8221; gibi argümanlarla iyice bulanıklaştırılması, hoşnutsuzlukların veya ikircikli ruh hallerinin gittikçe siyasal bir şizofreniye dönüşmesi kendi mecrasında dipten gelen özgürlükçü ve anti-otoriter akıntılar yaratmaya gebe. Ulusal Sorun ekseninden uzaklaşarak, tekil ve ötelenmiş sorunların analizine dayalı taleplerin dillendirilmesi ve çoğaltılması tarihi öneme sahip sonuçları da beraberinde getirecektir. Devletsiz, sınıfsız, cinsiyetçi ataerkil kültür kalıntılarının eritildiği, ekolojik yaşamla dengeli bir siyasal organizma her muhalif Kürdün yaşattığı bir ütopya olmasına karşın, toplumsal ve bireysel karşıtlıkların örgüt ve parti pratikleri aracılığıyla totalleştirilmesi, farklı inisiyatif ve temsiliyetlerin bastırılması - ötekileştirilmesi yaşanan krizin ana temelini oluşturmakta.<br />
Çözüm ne ortodoks totalleştirici ideolojilere sarılmakta ne de burjuva demokratik cumhuriyetin uslu vatandaşı olmayı kabullenmekte yatıyor. Geçmişin toptan reddiyesi kolaycılığına itibar etmeden de &#8220;şimdideki gelecek&#8221;i örmek mümkün.<br />
<span id="more-491"></span><br />
Ulus-devlet projesinin tarihsel dayanaklarını yitirdiği günümüz küresel denkleminde siyasal ve kültürel reformlar talebiyle verili iktidara eklemlenerek bir alt-ulus kategorisi olmayı onaylatmak Kürt bireyinin çelişkiler yumağına dönüşen sorunlarına çözüm gücü üretmekten uzak bir rotadır. Modern uygarlığın üzerinde temellendiği değerlerin aşılması yönündeki sorgulayışların tavan yaptığı bir çağda, endüstriyel gerilik gerekçeleriyle bir ulusu modern toplumun hâkim modellerine uyarlama (cenderesine sokma) yönlendirmeleri tarihi yenilgiyi derinleştirmekten öteye gidemez. Toplumların gelişim aşamaları ve gelişim çizgilerinin farklı olduğu göreceliliğinden hareketle Kürt coğrafyasının özgül sorunları çerçevesinde her türlü hiyerarşik ve otoriter örgütlenme modelinin reddiyesiyle (önderliklerin programlarına gereksinim duymadan) farklı bir toplumsal ve siyasal organizma inşa etmek, Ortadoğu’nun kanlı tahakkümcü tarihinde neden bir kırılma veya kopuş yaratmasın? Her Kürt öznenin tekil krizleri ekseninde oluşturacağı özerk ve esnek örgütlenmeler ağıyla iktidarın altını oyacak bir radikalizmi beslemesi hayatın tüm veçhelerine yayılan bir dönüşümün –sıradan/gündelik hayatın tüm cephelerinde açılacak bir savaşımın– fitilini ateşlemek olur. </p>
<p>Peki nasıl? Bu soruya karşılık verecek olan kendi kaderini kendisi tayin edecek olan Kürt bireylerine düştüğü ön kabulünden şaşmamak kaydıyla bazı siyasal ve etik önermelerde bulunmayı özgür bireyselliğin bir hakkı ve gereği olarak görmekteyim yalnızca.</p>
<p>Bir an şöyle bir hayal kuralım birlikte. Hiçbir Kürt gencinin askere gitmediği, Kürt çiftçilerin ürünlerini devlet ofislerine vermediği, Kürt vatandaşların oylarını hiçbir iktidar partisine vermediği gibi bu tip partilerin başkanlığına ve temsilciliğine soyunmadığı, vergi vermeyip kendi coğrafyasının bütün yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sivil direnişlerle el koyduğu bir coğrafyada hangi iktidar işleyebilir? Güzel bir ideal ama mümkün değil seslerini duyar gibiyim. İdeallerini anlatan bir İspanyol anarşiste dinleyicilerden biri güzel ideallerin var ama gerçekleşmesi mümkün değil sözüne karşılık İspanyol anarşistin verdiği cevap çok manidar: peki şu an mümkün olan şeyler çok mu anlamlı?</p>
<p>Mümkün olan şeylerin veya mümkün kılınmaya çalışılan şeylerin hiç de anlamlı olmadığını Kürtlerden daha iyi bilen veya yaşayan bir Ortadoğu halkı olmasa gerek. Tarihi boyunca devlet kurumsallaşmasını kendi ulus kimliğiyle yaşayamamış, bağrından yüzlerce eşkıya ve kendiliğinden gelişen isyan çıkarmış, her dem doğanın kucağında bir yaşamın izini sürmüş savaşçı ve direniş geleneği güçlü yıkıcı bir halk olmayı becermiş &#8220;doğal anarşist kürtler&#8221;in, öğretiler ışığında bir anarşizme göz kırpması - muhalif bir çığlığa dönüşmesi tarihin bir ironisi olmaz sanırım. Kürt ulusunun farklı çıkar, sınıf ve karşıtlıklar içeren homojen bir kategori olmadığı, ulusal kimliğin kurgusal –idealleştirmelere açık bir söyleme dönüştürülmesinin yaratacağı siyasal arızaları tarihten öğrendiğimiz derslerle unutmadan kitlesel öfkenin isyan süreci içinde yaratacağı sonuçları öngörmek de mümkün değildir. Teolojik düşüncenin bir uzantısı gibi görünen toptan kurtuluş projelerine bel bağlamadan, kadınların, gençliğin, sokak çocuklarının, köylülerin, metropollerde tutunamayan mağdur Kürt bireylerinin kendi cephelerinde özerk örgütsel yapılarla sivil itaatsizlik ve direniş kültürünü kitleselleştirmeleri, yıllara yayılan askeri savaş sürecinden daha kalıcı kazanımlar yaratabilir. Bir zamanların meşhur sloganı &#8220;Devrim hemen şimdi!&#8221; ortodoks ezberimizi bozan bir yaşamsallık kazanabilirse yeni bir siyaset dilinin şemsiyesi altında anlaşabilmek ve paylaşmak daha kolay olacaktır. Leninist örgütlenme ve önderlik modelinin Kürt siyasal hareketi süresince yarattığı tahakküm kültürünü ve tahribatları görmek için, sayıları her geçen gün artan hainler(!) aritmetiğine bakmak yeterli. Hain bütün yalnızların en yalnız olanıdır, çünkü doğrularının betonlaşan bu siyasal ve ahlaki kuşatılmışlıkta bir yankısı yoktur. Farklı her söylemi ve ayrıksı duruşu marjinalleştiren politik kültürümüzle yüzleşmenin zamanı gelmedi mi hala? İktidarı, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin askeri veya polisiye aygıtları olarak belleyen bir bilincin kendi muhalif dünyasında yarattığı su geçirmez iktidarını görmesi elbette mümkün değildir. Cioran&#8217;ın &#8220;En büyük zalimler, kafası kesilmemiş mazlumlar arasından çıkar&#8221; sözü sakın biz Kürtler için söylenmiş olmasın. İktidar elbette ki bir ilişki ve davranış düzeneğidir ve gündelik yaşam pratiklerimizde kendini yeniden üreten bir olumsallığa sahiptir. Karşıt güce göre konumlanmak zamanla karşıt gücün dil kodlarıyla belirlenmeyi ve düşmana benzeşmeyi kabullenmektir. Devrim bir karşıt olma kültürü değil dışında kalmak ve alternatif yapılar üretmektir.  &#8220;Devrim&#8217;i satın alamazsınız Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzda ya hiçbir yerde…&#8221;(1)  Toplumu, belli kuramsal varsayımların her seferinde karşılık bulduğu bir nesne olarak görmek; toplumu özgürleştirmek için yola çıkmış ’hayırsever azınlığın’ toplum üzerindeki sınırsız siyasal tasarrufuna zaman içinde davetiye çıkarmaktır. “Toplum geçerli bir söylem nesnesi değildir. Bütün farklar alanını sabitleyen – ve bundan dolayı oluşturan – tek bir öncelikli ilke yoktur” [Laclau – Mouffe]</p>
<p>Son olarak yaşamı siyasallaştırmak yerine siyaseti yaşamsallaştırarak, hayatın tüm veçhelerine nüfuz eden anti-otoriter bir kültürün kök salmasına ivme katarak, dil ve davranış kodları dönüştürülmeli ve bu dönüşümden doğacak bir anarşist etikle yeni bir dünya tasavvur etmek temel kalkış noktamız olmalı. Tüm toplumsal problematiklerin eşdeğer olduğunu ve hiç bir çelişkinin merkezi rolünü kabullenmeden, sorunların hiyerarşik hale getirilerek bazı taleplerin ötelenmesini beslememek de etik duruşumuzun önemli bir parçasını oluşturmalıdır. Her siyasal doktrine yıllarca kadro ve kitle desteği sunmuş bu esmer ulusun anarşist seslere kulak kabartması bu labirentten çıkmanın kapısı rolünü oynayabilir.<br />
Anarşizm, tarihin Kürtlere son özgürlük çağrısı ve imkânıdır.<br />
________________________________________<br />
(1)Ursula K. LeGuin - Mülksüzler</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/02/08/kurtlerin-anarsizmle-dansi-mumkun-mu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İsyan Notları: &#8220;Neden Yunanistan?&#8221;</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/01/22/isyan-notlari-neden-yunanistan/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/01/22/isyan-notlari-neden-yunanistan/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Jan 2009 05:50:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Erdinç Yücel</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Anarşi]]></category>

		<category><![CDATA[Siyasi - Dünya]]></category>

		<category><![CDATA[antifaşizm]]></category>

		<category><![CDATA[antimilitarizm]]></category>

		<category><![CDATA[avrupa]]></category>

		<category><![CDATA[devrim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/?p=478</guid>
		<description><![CDATA[Yunanistan&#8217;daki isyana katılan Türkiyeli bir anarşistin notlarıdır&#8230;
&#8216;Neden Yunanistan?&#8217; sorusunun yanıtını vermek gerekiyor önce. Beraberinde bir dizi kültürel ve tarihsel veriyi sıralamaya başlamalı. Kültürel verilerin başına coğrafyayı yerleştirip yerleştirmemekte kararsızım ama bereketli Akdeniz kuşağına has bir durumdan bahsettiğimiz ortada. Bütün Akdeniz değil de şarap içilen tarafı sadece. Olaya asıl kültürel tat katan da bu kısmı bence. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2009/01/pics_dunya_1830_24124.jpg" alt="yunanistan_anars'" height="220" align="right"/><strong><em>Yunanistan&#8217;daki isyana katılan Türkiyeli bir anarşistin notlarıdır&#8230;</em></strong><br />
<br />&#8216;Neden Yunanistan?&#8217; sorusunun yanıtını vermek gerekiyor önce. Beraberinde bir dizi kültürel ve tarihsel veriyi sıralamaya başlamalı. Kültürel verilerin başına coğrafyayı yerleştirip yerleştirmemekte kararsızım ama bereketli Akdeniz kuşağına has bir durumdan bahsettiğimiz ortada. Bütün Akdeniz değil de şarap içilen tarafı sadece. Olaya asıl kültürel tat katan da bu kısmı bence. Çünkü şarabın hürriyeti, hayalgücünün hürriyetidir. Şarabın meşruiyeti, köleci disipline sürekli çelme takar. Deviremez, o ayrı konu. Ama Papadopulos Cuntası nasıl çıkıverdi o zaman? Coğrafyayla açıklamaya kalkarsanız, işte bu soruda çuvallarsınız. Garibim şarapsa, en azından Mısır&#8217;daki isyanlar sayesinde sanık sandalyesinden kaldırılabilir.<br />
Yapılacak tarihsel gözlemlerin, bu coğrafyanın İsa&#8217;dan 5 yy önceki toplumsal koşullarına kadar uzanması gerekiyor. M.Ö. 444-370 yıllarında yaşayan Andisthenis&#8217;e göre toplumun yaşamında ne hükümet, ne özel mülkiyet, ne evlilik ne de din olmalıdır. Öğrencisi &#8216;dünya vatandaşı&#8217; Diyojen, &#8216;parayı yokedin!&#8217; çağrısını tekrarlar sürekli. Zenon, devletin ilk sistematik eleştirisini o zamanlar ortaya koymuştur. Atina Demokrasisi köleciydi fakat, daha o zamanlarda Kinikler ve Stoacılar, her insanın eşit olduğu, hükümetin mülkiyetin ve hatta ailenin varolmadığı toplumsal alternatifleri savunuyorlardı. Platon&#8217;un &#8216;erdem devleti&#8217; ve Aristo&#8217;nun &#8216;yasa&#8217;sı, duyulmalarının üzerinden bir asır geçmeden, güçlü eleştirilerle karşılaştılar. Kinikler için &#8216;doğa&#8217;, &#8216;yasa&#8217;dan da güçlüydü.<br />
Ama bütün bunlar 2008 yılında bir isyanın gerekçeleri olarak sıralanabilir mi? Sinoplu Diyojen&#8217;in kitapları satış patlaması mı yaşadı? Hayır.<br />
Bizim Gümülcineli Feyzullah&#8217;a &#8221;bak göreceksin; dünya devrimi olacak&#8221; dedirtebilen neydi gerçekten? Sıradan vatandaşa polisin varlığını sorgulamaya yetecek kadar hayalgücü veren neydi? Bu isyanın tarihsel kökleri var mıydı? Antigone hortlamış mıydı? İnsanlar iş mi istiyorlardı? İçişleri Bakanı&#8217;nın istifasını mı? Sahi, PASOK hükümeti devralmak için isteğini niye yitirdi? Bunun cevabı basit olsa gerek; hangi parti olursa olsun, gelecek olanı da kısa sürede hükümetten düşürebilecek bir hareket vardı. Büyük kalabalıklar, ilk defa bir düzen partisinin değil, kara bayrağın çevresinde arıyorlardı yönlerini. Yoksa televizyonun ev hanımlarını hedefleyen programında zıplayıp duran kokananın söyledikleri doğru kabul edilebilirdi; &#8221;Böyle olacağı belliydi! 2 yıldır hergün eylemler, saldırılar, yürüyüşler oluyor! Ülkemiz üzerinde büyük oyunlar tezgahlanıyor.&#8221;<br />
<span id="more-478"></span><br />
Başkaldırı bir bulut gibi konaklayıp gitti mi göklerimizden? Artık herşey eskisi gibi mi? Aleksi&#8217;nin öldürülüşünün birinci ayına girerken hala polisle çatıştığımız için olan biteni yeterince göremiyor olabilirim. Sahiden, bu &#8216;iktidar boşluğu&#8217;, &#8216;tolerasyon&#8217; dedikleri kontrol dışı alan mı yoksa gerçekçi piyasa ilişkileri tarafından isyana tanınmış kapışma sahası mı? Başka zamanlarda 2-3 kişi yasaları çiğnerken, bir zaman gelirki takip ve kontrol aygıtlarını kilitleyecek kadar çoğalırlar. Sadece, bu aşamaya vardıklarında isyan olarak anılmayı hakederler. Sadece kendi potansiyelini bilen bir isyan başarılı olabilir. Bu da kararlı bir akıl gerektirir. Yani böylesi günlerde neler yapması gerektiğini uzun uzun düşünüp tasarlamış ve geri adım atmamak için çok şeyi göze alabilecek insanların varlığıdır aslolan. Danton&#8217;un sözünü ettiği &#8216;cüret&#8217;in insanları birbirlerini barikatlardan tanıdıkları için, devlet güçlerini paranoyaya sokarak kontrolü felç edebilirler. Güçlerin tartışılmaz dengesizliğine karşın bu tolerasyon değil, gerçek bir çatışmadır. &#8216;Gaz bombaları bitmiştir ama devletin cephanelikleri boşalmamıştır&#8217; gibi itirazlara karşın, oyun kilitlenmiş, devlet geri çekilmek zorunda kalmıştır. </p>
<p>Piyasa sisteminin tıkır tıkır işlemesini engellediğimiz zaman sayın banka sahipleri bize darılmasınlar. Onlar, para denilen mermileriyle, toplumsal adaletsizlik silahıyla ateş ediyorlar sürekli. Sefaletle öldürüyorlar bizi. Şehir düştüğünde gırtlaklarını kesmeyeceğimize dua etsinler. Onlar kadar şiddet düşkünü olsaydık, böyle yapmamız gerekirdi. Bankaları kesinlikle kapatacağız. Gerekirse her gece yakarak. Özgür topraklar yaratmak zorundayız. Beton zindanlarımızda boğuluyoruz. Toprakla birlikte biz de özgürleşmek zorundayız. Bunun için rant sermayesinin beynine darbe vuracağız. Paranın etkinliği, yerini kullanım hakkının etkinliğine terkedecek. Kara bayrağın dalgalandığı her yerde. Artı-değer üretimi, özgür zaman yaratan bir şenlikli çalışmaya terkedecek yerini.  Bütün bir ekolojik çöküntünün önüne geçebilmek için neler yapmamız gerektiğini konuşacağız. Chiapas otonomlarından, Brezilya&#8217;nın toprak işgallerinden Arjantin&#8217;in fabrika işgallerinden, işgal komünlerine ve Aralık İsyanı&#8217;na dek birçok deneyim olacak hafızamızda.<br />
Bir dahaki isyanda, dünyanın her yerinde olacağız. (Dünyanın bütün kapitalistleri! Yol yakınken kendinize bir iş bakın.)</p>
<p>İsyana asıl başkalık veren şenlikli yaşamdır, &#8216;kurtarılmış alan&#8217;ları yeniden kurmadıkça, isyanla anarşistler arasında bir bağ olmadığını iddia etmek mümkündür.  Sol ve sağ, bilinen gerekçelerle bu bağı ve alevlerin ardındaki yeni yaşamı görmekten kaçındılar. Sonunu görmek kimin hoşuna gidebilir ki? Biz alevlerin ardında yeşerenin güzelliğinden haberdar olduğumuz için, gidişatın hayırlı olduğunu söylemek zorundayız. Öfkenin külünde, fırsat buldukça çiçek yetiştiriyoruz. Üniversite ve lise işgallerinin belediye ve sendika işgallerine dönüşmesinin nedeni açık; halkın örgütlerini geri almak, doğrudan demokrasi alanları olarak tutmak, bize gücümüzün sınırlarını gösterecek turnusol kağıdıydı. Silahlı devlet güçlerine karşı daha ne kadar süre elde tutabilir ve daha önemlisi, nasıl işleyen bir yapı kazandırabilirdik, bu soruların cevabını aldık. İsyanın güzel tarafı burda zaten; yenilmek diye bir şey yok. Denemek diye bir şey var. Bir isyanla devrim arasında ne gibi ilişkiler bulunduğuna dair dersler veren bu deneyimlerin dışında, Yunanistan&#8217;da toplum ve devlet arasındaki ilişkilerin sanılandan da gergin olduğunu öğrendik. Ekonomik krizin bütün bu olanlarda etkisinin olmadığını iddia etmek mümkün değil. Ama bu sebebi öne sürüp olayı anlamak yeterli değil. Ekonomik kriz zaten vardı ve sokakta yürüme fırsatı vermeyen polisler de yeni birşey değildi. Yeni olan, bizim naçizane propagandamızın uzağında birçok insanın da aynı hedef bilincine ve eylem kararlılığına sahip olduğunu görmekti. Yeni nesil zehir gibi hırçın olduğunu hepimizden saklamıştı. Gözlerinin içine yeniden baktık; korkunun tiranlığına tahammülleri yoktu. Gelecek adına umutlandık. </p>
<p>Anlamak için gerilere bakmak gerekiyor. Onların babalarına ve annelerine.  </p>
<p>Sanırım konuya en uygun tarihsel giriş noktasını, 2. Dünya Savaşı&#8217;ndan sonraki toplumsal durumun fotoğrafını çekerek yakalayacağız. Faşizm, bütün Avrupa&#8217;da olduğu gibi Yunanistan&#8217;da da toplumu yardı. İlk tokadı da o zaman yedi. Ve faşizmin yenilgisi sonrası, can pahasına Komunist Parti&#8217;yle partizan savaşı yürüten halkın hayal kırıklığı da açığa çıktı. Yalta Pastası&#8217;nda Yunanistan dilimi İngilizlere sunuldu. Ulusal Kurtuluş Ordusu&#8217;nun efsanevi lideri Aris Beluhiyotis&#8217;in KP tarafından yüzüstü bırakılması (hatta bir iddiaya göre öldürülmesi) ve ülkenin İngiltere&#8217;ye teslimi, değişik politik arayışların meşruiyeti ve gelişmesi için yeterince ikna edici bir ihanetti. Bedelleri cuntanın sonuna dek ödendi. &#8216;Aile, vatan, din!&#8217; sloganı, Yunan toplumunun temel hassasiyetleriyle cuntanın buluştuğu noktaydı. </p>
<p>Fakat Yunanistan&#8217;ın Türkiye&#8217;ye hiç benzemeyen anıları da var. 1973 yılında gerçekleşen Politeknik Direnişi sırasında da KP, çok sevdiği Stalin&#8217;i kıskandıracak kadar gerici olduğunu gösterdi. İlk günler direnişi &#8216;provokasyon&#8217; olarak mimleyen KP, 3. gününde, ortaya çıkmanın daha karlı olacağına karar verdi. Ve &#8216;provokasyon&#8217;u sahiplendiler. Aynı &#8216;provokasyon&#8217;, cuntanın gidişini simgeledi. Ve her yıl 17 Kasım&#8217;da, Yunanistan&#8217;ın en büyük yürüyüşleri gerçekleştiriliyor. Anarşistlerin asıl antremanları arasına son on yılın 17 Kasım yürüyüşlerini de eklemeliyiz. </p>
<p><strong>68&#8242;den isyancı anarşistlere</strong><br />
1980&#8242;lerden sonra Avrupa gençliğinin  kurduğu alternatif toplumsal hareketler de konumuzla yakından ilgili. Bu hareketler üzerinde iki belirgin etki gözleniyordu. Özellikle Almanya&#8217;da nükleer karşıtı hareket gelişirken, İtalya&#8217;da eğilim daha farklı bir yönde derinleşti. Otonom kültürün güçlü olduğu bu topraklarda, geçmişin donuk ideolojik ikonlarını punk etkileşimlerle kıran, işgalevlerinde yeni bir yaşamın sınırlarını ölçen yeni bir anarşist çevrenin adı duyuluyordu. İtalya&#8217;nın 300 ayrı noktasında aynı anda elektrik trafolarını sabote etmeleriyle, bazı soygun eylemleriyle polisin de peşine düştüğü bu çevreyle birlikte isyancı anarşistlerin isimlerini duyuyoruz.<br />
Benzer özellikler taşıyan Devrimci Hücreler de Almanya&#8217;da 1991 yılına kadar (nükleer karşıtı ve anti-emperyalist hareketle de paralel giden) etkili mülkiyet karşıtı eylemler düzenlemişlerdi. Berlin&#8217;deki işgal deneyimlerinden sonra Atina, Milano ve Barselona başta olmak üzere birçok şehirde geçmişteki anarşist kültürden önemli farklılıklar taşıyan, sokağın meşru radikalizmi çerçevesinde yeni mücadele alanları açan genç bir hareket doğdu. İtalyan Anarşist Federasyonu ve CNT gibi anarkosendikalistler, devleti direk bir hedef olarak, yani hukuken karşısına alan ve bunu pratiğin teorisi olarak kuran bu genç dalga karşısında bilinen sendika bürokrasisi tavrının başka bir örneğini sergilediler. Statükoyla içiçe geçmiş yaşamları, politik ve sosyal konsensüslerin ortasına bombalar düştüğünde, parlamenter burjuva demokrasisinin söylemini paylaşmaya götürdü onları. Oysa ki onlar da toplumsal savaşımın şiddetlendiği günlerde (hem de bazen düzenli ordularda) silahlanmışlar ve toplumsal adalet için özgür alanlar yaratmaya soyunmuşlardı. Değişik kolektiflerin biraraya gelerek kurduğu İnformal Anarşist Federasyon, Akdeniz Avrupası&#8217;ndaki isyancı anarşistlerin geleneksel deneyimlerden aldığı feyzi, yeni tekniklerle ve şiirsel bildirilerle estetikleştiren bir anarşist gerillalar kuşağıydı. Avrupa&#8217;nın sahiplerine gönderdikleri bombalı mektuplarla adları duyuldu. Ama bir postacının bu yüzden yaralanması sonrası bu yöntemden vazgeçtiler. Dünyayı ölüme mahkum eden efendilere kendi ölümleri olasılığını hatırlatırken, öngöremedikleri bir şiddete yol açtıkları için bu yöntemden vazgeçmelerini sağlayacak kadar elastike bir ilişkileri vardı kullandıkları araçlarla. </p>
<p>Bugün Akdeniz&#8217;in birçok zindanında, devletin esir aldığı isyancılar var. 2005 yılında isyancılara karşı uluslararası bir operasyon (Cervantes) düzenlenmiş, işgalevleri basılmış ve deyim yerindeyse hareket yokedilmeye çalışılmıştı. </p>
<p>Bu dalganın içinde sadece Ateş Sanatları Kolektifi yoktur. Radikal yöntemler arayışında olan, tutsaklarla dayanışmayı amaçlayan birçok anarşist, harekete asıl rengini veren sokağı esas almıştır. Aynı hareket, birçok Avrupa ülkesinde devletten kurtarılmış anlar ve sokaklar yaratabilmek için polisle çatışmış, bankaları yakmış, kameraları kırmış, kısacası, şiddet kavramıyla (mümkün olan en uzak mesafeden) dansetmeyi tercih etmiştir. Manastırlardan gelen &#8216;mutlak teslimiyet&#8217; çağrılarına yüz çevirip, devletin yasalarınca çizilen sınırları kırmaya dönük bir cüret sergilemiş ve bunu savunmuşlardır. Üzerimizde sürekli esen terörden kurtarılacak bir an için bile alınan riske değer. </p>
<p>Gecenin Çocukları, Kudurmuş Anarşistler ve Ateş Çemberi gibi gruplar gerillacılık kategorisine sokulacak eylemler düzenlediler yıllarca. Ama isyancılar, bu sefer vurkaç eylemlerinden çok bir sokak hareketi olarak Yunanistan&#8217;da yeni deneyimler yaşadılar.Asıl önemlisi, anarşizmin bir biçimine diğerlerinden daha fazla ilgi duyabilen birçok insanın da isyancıların meşruiyetini savunan bağımsız yürüyüşler düzenlemeye başlamasıydı ki, bu sayede küçük ve geçici barikatlarla isyan provaları arasında giden birçok tarih var hatırlayabileceğimiz. Sadece Selanik 2003 ve ASF 2006 değil, 19 Mayıs 2005&#8242;te faşistlerin Lelas Karayanni işgalevine saldırısının protestosunda ve Üniversitelerin özerkliğini kaldırmayı hedefleyen Yasa Tasarısı&#8217;na karşı eylemlerde de olanlar birer isyan provası niteliğindeydi. </p>
<p>Eylemler genellikle İndymedia&#8217;da da çağrıları yayınlanan genel toplantılarda tartışılarak biçimlendiriliyor. Elbette, güvenlik gerekçesiyle kulaktan kulağa duyurulan ve afişlerle çağrısı yapılmayan eylemler de var. Afgan mültecilere işkence yapılan Ağya Pandeleimona karakolu yakınlarında 200 kadar maskeli anarşistin 1 dakika içinde toplanarak 10 dakika içinde karakolu dağıttığı ve yine birkaç dakikada dağıldığı taşlı saldırı, istersek ne kadar disiplinli olabileceğimizi gösteriyordu. Ama sadece biz istersek. Aynı tarzda taşlı ve boyalı eylemler genel grev günü Çalışma Bakanlığı&#8217;na ve işçi öğüten Titan Çimento Fabrikaları&#8217;nın merkezine de düzenlendi. 10-20 kişilik grupların karakollara düzenlediği molotoflu gece saldırıları Aralık İsyanı&#8217;ndan önce de defalarca gerçekleşmiş bir şeydi. </p>
<p>Daha önce de belirttiğimiz gibi, isyancı anarşistler ifadesi, bir teorik çerçeveyi ve bir grubu tanımlamıyor. Bireyler ve gruplar, genel toplantılarda oylama gibi yöntemlere değil, sağduyuyla hemfikir olmaya önem veriyorlar. Genel toplantılarda birbirlerine &#8216;yoldaş&#8217; diye hitabeden bileşenlerin tikel etkinlikleri de paylaşılıyor. Bu grupların farklı söylemlere sahip olmaları, birlikte iş yapabilmelerine engel olmuyor. Zaten her genel toplantı çağrısı, sırf genel toplantı olsun diye değil, mevcut bir gündem üzerinden yapılıyor. Bu durumda, hiç kimse &#8216;bir şey yapılmaması&#8217; önerisiyle gelmiyor toplantıya. &#8216;Nasıl&#8217;lar tartışılıyor. Olanaklar ve öneriler paralel bir seyir izliyorlar. Söylem ve eylem arasındaki ilişkiyi esnek bir çokkatmanlılık içinde kuran birey ve otonomların, açık davetlerle düzenlenen genel toplantılarda biçimlenen ortak eylemlerinin arkasında bu toplumsal dayanışma kültürü var. Birkaç milyon insanın yaşadığı bir şehirde 300 kişinin katıldığı bir toplantı da verimli sonuçlar verebilir. Ama aslolan, bu kalabalığı biraraya getiren irili ufaklı kolektiflerin etkin olabilmesi sanırım. </p>
<p>68 isyanının anılarının tutulduğu bir hafızadan sözedebiliriz. Bu hafıza, gençlik hareketinin çeşitli politik figürlerince bugüne taşınıyor. Dolayısıyla bir geçiş durumu var ortada. Yine de geçişin kopuşa dönüştüğü bariz bir an da var. 08 (ya da Aralık) İsyanı, bizi &#8216;isyan&#8217; sözcüğünü yeniden büyük harfle yazmaya zorladı. Yukarıdaki tarihle o kopuş anı arasında bir ilişki olmadığını iddia etmek saçmalık olacaktır. Fakat artık hem aynı şeydir hem de başka bir şey. An kavramından ışık hızını anlayan bir kuşak açısından, 68 de arkeolojik bir konudur artık. Adorno, sadece bazı kitaplardaki imza değil, üniversiteyi işgal eden öğrencilerin üzerine polisi salma kararı veren adamdır. Onu da diğer her şeyle beraber tarihe havale edip, mitolojik gizemin tadını çıkaran bu isyanının aktörleri ne sınıf mücadelesi kavramına yabancıydılar ne de göçmenlerin köleliğine. Ne cezaevi isyanlarına uzaktılar ne de öğrenci hareketine. Şehrin merkezinde neredeyse haftada birkaç kez yürüyüşler düzenliyor ya da başka yürüyüşlere katılıyorlardı. Polis güçleriyle yeterince antreman yapmışlardı ve hareketli olarak mekan tutmayı, strateji oyunlarını neredeyse Filistinliler kadar iyi biliyorlardı. </p>
<p>İçlerinde AEK ya da Asteras tribününe takılanlar da az değildi elbette. Toplumsal cinsiyet dilinden genel olarak da koptukları iddia edilemez. &#8216;Aynasızlar amcıklar! Çocuk öldürüyorsunuz!&#8217; sloganı örneğinde görüldüğü gibi. &#8216;Faşistler, darağaçları geliyor!&#8217; gibi EAM (Ulusal Kurtuluş Ordusu) dönemine gönderme yapan sloganlardaki daarağacı sözcüğü, benim tüylerimi diken diken etse de sözkonusu nesnenin tarihsel anlamlarındaki farklılığı unutmamaya çalışıyorum. &#8216;Çingene&#8217; sözcüğünü olumsuz bir tabir olarak kullandıkları da oluyor. Yani cinsiyetçilik ve ırkçılıkla ilgili bir dil temizliği yaşamış olduklarını iddia etmek kolay değil. Bu sözcükleri dilinizde tuttuğunuz sürece Alman anarşistleriyle konuşabilmeniz çok zordur. Dilde hassas olunan kavramların hayatı, yani davranışı dolaysız olarak değiştirebileceği gibi bir indirgemeden uzak durulduğu sürece, birbirimizin diline biber sürmeyi sürdürelim. Ortadan kaldırmak istediğimiz bir sözcük değil; onun gösterdiği ilişki biçimi ise eğer, Avrupa&#8217;nın kabul yetkisini de ırkçılık kavramıyla birlikte ortadan kaldıralım. Ve şu dil meselesinden yeni bir otorite üretmeyelim. Bizim ona sadece yaşamak için ihtiyacımız var. </p>
<p>ASOEE İşgaline ilk yetişen Avrupalıların (burası Avrupa&#8217;ya dahil değil bence; biz Bizanslıyız!) Fransızlar olduğunu hatırlıyorum. Bu bana Marks&#8217;ın &#8216;Fransızca konuşma ve Almanca  konuşma&#8217; dediği şeyi hatırlatıyor. Ya da yukarıda sözünü ettiğimiz Akdeniz Avrupa&#8217;sı ile Kuzey Avrupa&#8217;nın farkını. </p>
<p>Tarih karşısında soğukkanlı olmak gerek. Elbetteki 68&#8242;den kırk yıl sonra gerçekleşen isyanın bazı farklılıkları olacak. </p>
<p> Aleksandros ilk polis kurbanı değildi. Hemen öncesinde bir Pakistanlı ve hemen sonrasında bir Bangladeşli, Atina Yabancılar Polisi&#8217;nin dibinde, aynı yerde ölü bulundular. Argos&#8217;ta (kaç kişi olduğunu bilmiyorum ama nasıl öldürülmüş olabileceklerini tahmin ediyorum) ölü bulunan göçmen işçiler var. Ama isyandan sonra AİHM&#8217;in verdiği cezaya gerekçe olan 17 yaşında başka bir gencin 2002&#8242;de Selanik&#8217;te öldürülmesi de var aynı listede. (1) ABD-Oakland&#8217;da polis tarafından nasıl infaz edildiği cep telefonu kamerasıyla kaydedilen başka bir gencin cenazesinde yine polis otoları yakılınca, Yunanistan&#8217;a özgü olmayan bir durumun sözkonusu olduğu yeniden teyid edilmiş oldu. Polis cinayetleri sessizliğin kuyularında boğulmayacak artık. Hiçbir şey başaramasak bile, bu cinayetleri cezasız bırakmamayı başaracağız bu isyanla. Ceza, hükümetin değil devletin istifası olarak kesiliyor sokağın mahkemesinde. </p>
<p><strong>Hedef tahtasında işgaller</strong><br />
Polis, uğradığı silahlı saldırıdan sonra yaptığı açıklamada, aslında Eksarhia-Gizi-Abelokipi üçgeni diye birşeyin olduğunu söylüyor. Doğrusu, bütün Yunanistan ve Avrupa diye birşey var. Ortaokuldan itibaren isyanı öğrenen ve eline geçirdiğini polise fırlatan bir kuşak var. Birkaç kalaşnikof kovanının arkasına saklanamayacak bir gerçek var. Polis en son bunu keşfedecek. Şimdi yapmak istediği ise çok açık; sözünü ettiği 1 km karelik bölgede yaşayan anarşistleri, yani bizleri zindanlarına tıkmanın senaryolarını yazıyorlar. Bu açık hedef gösterme dolayısıyla, yarın geç olabileceği için size bu bölgeyi biraz anlatayım. Abelokipi&#8217;deki Atina Emniyet Müdürlüğü&#8217;nün devasa binası dibinde, yıkıldı yıkılacak, 80 yılın çilelerinden, duvarlarındaki Nazi kurşunlarının deliklerinden yorgun 3&#8242;er katlı Prosfigika blokları uzanır. İstanbul ve İzmirli rum mülteciler tarafından inşa edilen bu eski binalar, 6 yıldır anarşist işgalciler tarafından yaşanılır hale getirilip, bir barınma noktası olarak değerlendirilmektedir. Şehrin merkezinde yoksulların tek kalesi olduğundan büyük müteahhitlerin ağzını sulandıran bu evlerde mülteci ve göçmen işgalciler de yaşamaktadır. Sadece polisin dibinde olduğundan değil, aynı zamanda bu renklilikten dolayı, steki olarak anılan ve sadece anarşistlerin yaşadığı işgalevlerinden farklılıklar gösterir. Ama çatılarından Filistin bayrağı, balkonlarından kara bayrak açılmıştır zaman zaman. Sadece Yunanistan&#8217;ın değil, Avrupa&#8217;nın en önemli işgal deneyimlerinden biri olan bu evler, hedef gösterilen noktalardan biridir. Abelokipi ve Gizi arasında bulunmaktadır. Burasının (yakın civardaki stekilerle birlikte) hedef gösterilmesinin temel sebebi, sakinlerinin dikkate değer bir kısmının yıllarca anarşist hareketi desteklediği gerçeğidir. Bu işgalevlerinde, mülkiyetsiz, otoritesiz, anti-raşist ve anti-seksist bir gündelik yaşamın nüveleri yaratılmakta, toplumsal dayanışma bilinci, kapitalist çıkar yasasına dur demektedir. Polisin elinde başka bir veri olsa, ortada 2 silah olduğuna göre en fazla 2 ev basıp olayı aydınlatırdı. Koca mahallenin hedef alınmasının sebebi; varlığı yokluğu belirsiz bir örgüt öne sürülerek faturanın sosyal mücadelecilere kesilmesi çabasıdır. Son iki eylem, sokak hareketine nasıl yansıyacağına bakılarak anlaşılabilir. Polis, Aleksi&#8217;yi öldürdükten sonra da birçok yürüyüşte silah çekip kurşun sıktı. Buna çok sinirlenen birkaç Giritli genç de bu eylemleri yapmış olabilir, bildirilerinde sol ve antiotoriterler arasında duran bir tablo çizen ve 17 Kasım&#8217;la süreklilik içinde olduğu iddia edilen Devrimci Mücadele adlı profesyonel gerilla grubu da. Biz anarşistler, profesyonelliklere sıcak gözle bakmadığımızdan başka yöntemlere başvururuz fakat bu grubun da seçtiği eylem hedeflerinde ve gerekçelerinde sosyal adalet kavramını esas aldığını heralde inkar edemeyiz. Son iki eylemle (eğer onlar tarafından yapıldıysa) çok ciddi bir zamanlama ve özellikle yer hatası yaptıklarını da teslim etmek gerekir.  </p>
<p><strong>Şenlik isyanın kardeşidir!</strong><br />
11 Ocak pazar akşamı Eksarhia Meydanı&#8217;na uğrayanlar, burasının isyanın odak noktası olduğunu anlamakta zorlanabilirdi. Giritli Hainides grubunun liri eşliğinde ateşin etrafında danseden insanlar, meydanın kenarlarına kurulmuş açık mutfakta sardalya yiyor, sebze çorbası ya da şarap içiyorlardı. Herkes ağız dolusu gülüyordu. Birbirlerini gaza boğulmuş sokaklardan tanıyan insanlar, soğuğa rağmen geceye dek meydandan ayrılmadılar. Çevikler etrafta görünüp bütün bu güzel atmosferin içine edebilirlerdi elbette ama neyse ki ortalığa çıkmadılar. </p>
<p>Dipnot:<br />
1- Celalettin Cerrah, şöyle dedi: “Polis bir fiske vurunca işkence oluyor. Bu durumdan dolayı cezaevlerinde yatan birçok polis var. Polis olarak işkence ve kötü muameleye karşıyız. Ancak polisin de hakkını aramak zorundayız. Gözü morardı yüzü çizildi diye, bunlara işkence denilmesi durumunda polis görev yapamaz hale gelir. Devletin polisinden korku olmaz ise polis görev yapamaz hale gelecektir.” Adam harbiden estetik cerrahı! Korkutarak hükmettiklerini itiraf ediyor. Onun isyan günlerinde Atina Emniyet Müdürü olmasını ne çok isterdim. Heralde böyle bir itirafın ardından dara çekilirdi. Bu fikirlerinin bedelini ödemeye hazır mı, İstanbul İsyanı&#8217;nda görürüz artık&#8230;<br />
Aşağıdaki metin, isyan günlerinde dağıtılan bir bildiriden alındı. Metne web&#8217;de rastlamadım. Heralde çevirmek bana düşer.</p>
<p><strong>YENİ BİR ENTERNASYONAL İÇİN ÇAĞRI </strong><br />
&#8221;Politikacılar ve gazeteciler etrafımızda fır dönüyor ve hareketimiz üzerine başarısız mantıklarını yerleştirmeye çalışıyorlar. Bu mantığa göre; ayaklanıyoruz, çünkü hükümet yolsuzluklara batmış ya da daha fazla iş, para talep ediyoruz. </p>
<p>Bankaları parçalıyorsak, bu, paranın mutsuzluğumuzun temel sebebi olduğunu anlamış olmamızdandır. Vitrinleri parçalıyorsak, hayat pahalılığından değil, konsensüsler bizim bedeli ne olursa olsun ödeyerek yaşamamızı engellediği için. Polis güçlerini vuruyorsak, bunu sadece ölen yoldaşlarımızın intikamı için değil, bu dünyayla bizim arzuladığımız dünya arasında bir engel teşkil ettikleri için yapıyoruz. </p>
<p>Stratejik düşünmenin vakti geldi, bunu biliyoruz. İmparatorluk çağında, biliyoruz ki zafere taşıyacak bir isyanın koşulu, onun en azından Avrupa çapında yayılacak olmasıdır. Son yıllarda gördük ve öğrendik; Liderler Zirvesi, üniversitelilerin eylemleri, Fransa gettolarında isyan, İtalya&#8217;daki No-Tav hareketi, Oahaka Komünü, Kopengah&#8217;daki Ungdomshuset işgalevinin saldırgan savunması, ABD&#8217;de demokratların ulusal kongresine karşı çatışmalar ve liste uzuyor. Felaket içinde doğmuş, her krizin çocuklarıyız; politik, sosyal, ekonomik, ekolojik. Bu dünyanın bir çıkmaz olduğunu biliyoruz. Yıkıntılarına tutunmak için deli olmak gerekir. Özörgütlülük için bilge olmak gerekecek. Parti politikalarının ya da örgütlerinin net reddi, onların da eski dünyanın bir parçası olduğunu açıklıyor. Biz bu toplumun şımarık çocuklarıyız ama ondan hiçbir şey istemiyoruz. Bizi asla bağışlamayacakları en büyük günah bu. Maskelerimizin gerisinde, bizler sizin çocuklarınız.<br />
Ve örgütleniyoruz.<br />
Bu dünyanın metafiziğine, fikirlerine, mantığına düşman olmasaydık, bankalarıyla, süpermarketleriyle, polis karakollarıyla onun maddiyatını mahvetmek için bu kadar çaba ortaya koymazdık.<br />
Medya, geçtiğimiz haftanın eylemlerini nihilizmin ifadesi olarak tarif etti. Onların anlayamayacakları şey, gerçekliğin bütün tacizine ve rahatsız ediciliğine karşın, yeni bir dünyanın temellerini ortaya koyan kendiliğinden ve neşeli örgütlenmenin en yüksek biçimini, paylaşımcı bir topluluğun en yüksek biçimlerinden birini yaşıyor olmamız.&#8221;</p>
<p>Bundan sonrasına izninizle ben devam ediyorum. Daha sonra tekrar bu metne döneceğiz. </p>
<p>Hepimiz, ille de gerilla savaşı vermek zorunda değiliz ama düşük yoğunluklu çatışmanın, küresel imparatorluğun egemenlik biçimi olduğunu hepimiz görmek zorundayız. Bunun içinde sigorta şirketlerinin risk yönetimi kavramı da var, Gladyo veya yığınsal ayaklanmaların bastırılması da. Aynı zamanda, mitinglerin etrafındaki polis terörü de aynı kavram çerçevesinde üretiliyor artık. Bu kavramın bizi ilgilendiren taraflarıyla ilgili bundan 3 yıl önce İskeçe Politeknik&#8217;teki No Border&#8217;da ingilizce, yunanca ve türkçe olarak dağıtılan bir metin ( &#8216;A painful century is born&#8217;), aynı zamanda uluslararası örgütlenme sorununu da önplana çıkarıyordu. Efendilerin uluslararası düzeyde örgütlenmelerinin karşısında sebatla mücadele edebilecek bir anarşist enternasyonale ihtiyacımız var. Bu ortada. Ama bunun nasıl olacağına dair yaratıcı öneriler eksik. Ne gibi yeni gündemler etrafında kurulacağı da. Açık olan şu ki, Aralık İsyanı&#8217;ndan çıkarmamız gereken dersler var ve bunlar yeni bir enternasyonal fikrini daha da somutlaştıracaklar. </p>
<p>Metne devam edelim.</p>
<p>&#8221;Sadece saf şiddet yarattığı için isyanımızın kendi sınırlarına dayanmış olduğunu söyleyenler çıkabilir. Eğer barikatlar dışında uzun bir hareketin zorunlu ihtiyaçlarının örgütlenmesine girişmemiş olsaydık bu hakikat olabilirdi. Sistematik olarak kamulaştırılan kantinler, yaralılarımızın bakımı için muayenehaneler, gazetelerimizi basacağımız araçlar ve radyomuz eğer o barikatlara eşlik etmeseydi. Devletin ve polisin imparatorluğundan özgürleştirdiğimiz her karış toprağı işgal etmeli, doldurmalı ve harekete hizmet edecek şekilde yeniden biçimlendirmeliyiz. Böylece hareketin gelişimi de durmak bilmez. </p>
<p>Bütün Avrupa&#8217;da hükümetler titriyor. Onları asıl korkutan, yerel çarpışmaların biçimi değil, batı gençliğinin bu topluma son vuruşu gerçekleştirmek gibi bir ortak hedefte buluşma olasılığıdır. </p>
<p>Bu çağrı, duyan herkesedir:</p>
<p>Berlin&#8217;den Madrit&#8217;e, Londra&#8217;dan Tarnak&#8217;a her şey güçlüydü. Dayanışma, karmaşaya dönmelidir. Hesaplaşma derinlere yayılmalı, komünler ilan edilmelidir. </p>
<p>Bunun sonucunda, durum asla normale dönemesin. Dolayısıyla, bizi birbirimize bağlayan düşüncelerimiz ve pratiklerimiz, aramızdaki gerçek bağlılığa dönüşsün.</p>
<p>Ve hükümetsiz kalalım.</p>
<p>Dünyadaki bütün yoldaşlara devrimci selamlar.&#8221;</p>
<p>Son cümlesi; &#8221;bütün tutsaklar! sizi çıkaracağız!&#8221; olan imzasız bildiride, isyan günlerinin sihirli değişim gücünün çiçekleri filizleniyor. Evet, biz tabelaların değil yaşamın kendisinin değişeceği o günlere hazırız. Hayalgücümüzü hayatın dokularına işliyoruz. Gerçeğe gözkamaştıran hayallerimizle dokunuyoruz. Gerçeği, gözkamaştıran hayallerimizle dokuyoruz. Fabrikaların yerleşim mahalline ve kültür parklarına dönüşeceği mimari projeler de var elimizde. Yerel tohumları koruyan bir organik tarım ve tabii ki Kyoto&#8217;dan daha sert bir ekoloji ve alternatif enerji anlayışı da var. Ama bunları kuşatan piyasanın ve siyasal alanın yetkisizleştirilmesi ve polisin silahsızlandırılması da var. Ve tabi tutsakların çıkarılması da. Yine de bu kalabalık gündemi siyasetçiler ve bürokratlar olmadan (emin olsunlar, daha kolay) hale yola sokabiliriz. Ajanlığını yaptıkları küresel imparatorluğun yerine özgür ve eşit insanlığın federasyonu gelene kadar sürdürmeliyiz isyanı.</p>
<p>Yeni bir Enternasyonal, isyanın ve otonom yaşamın yayılmasında itici güç olacak. İmparatorluğa karşı özgür insanlar federasyonunun bayrağı olacak. Gerçek bir değerler sistemini bu dünyanın harap düşmüş vicdanına boyuneğmeyerek yaşayacağımızdan, umutluyuz. Biz; dini, ulusu, cinsiyeti ve sermayesi, çoğunlukla işi bile olmayanlarız. Bizi disipline eden ve boyuneğmeyi, tecavüz edilmeyi, aşağılanmayı gündelik (ve dolayısıyla olağan) hale getiren iş kavramından ve onun disiplininden nefret eden (ama hayatta kalmak için zaman zaman bu işkenceyi göğüslemeyi sürdüren) lümpenleriz. Aynı şekilde okul disiplinini de gönüllülüğe dayanan ilişkilerle değiştirmeye işgallerle başlıyoruz. Modern ve postmodern toplumsal ilişkileri, doğal insani ilişkilerle değiştirmek bizim için güncelliği artan bir konu. </p>
<p>Peki biz kimiz? İşte, yanıtını vermekten onca kaçındığımız o soru, şu durumda yanıtlanmak zorundadır. Metni kaleme alan yoldaşlar yine de kaçınmışlar. Biz anarşist ve antiotoriterleriz evet. Peki isyanı ve çağımızı tanımlayan bir yerden mi kurulacak Enternasyonal? Yoksa en genel bir buluşma sağlayabilmek için nitelik yüklemekten kaçınacak mıyız yine? Peki bu nasıl olacak? İsyanın prova oyuncuları sadece tek bir çalışmanın etrafında mı toplandılar? Hayır, herkes kendi uğraşıyla varoldu ve bunu daha genel bir seviyede (şehir ve bazen ülke) diğer varoluşlarla harmanladı. Şimdi dünya düzleminde bir öneriden bahsediyoruz. Atina&#8217;dan bakınca bu çok da uçuk bir öneri gibi görünmüyor. Vakti gelmiş bir şey sanki. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/01/22/isyan-notlari-neden-yunanistan/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Artık Her Yer Filistin, Her Yer İntifada!</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/01/04/artik-her-yer-filistin-her-yer-intifada/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/01/04/artik-her-yer-filistin-her-yer-intifada/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Jan 2009 21:47:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>K. Murat Güney</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Anarşi]]></category>

		<category><![CDATA[Siyasi - Dünya]]></category>

		<category><![CDATA[Siyasi - Türkiye]]></category>

		<category><![CDATA[ortadoğu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/?p=466</guid>
		<description><![CDATA[İsrail birlikleri az önce Gazze sınırını geçti. Yüzsüzce, utanmazca ilerliyorlar. Bu vahşete sessiz kalarak ortak olan tüm katil devletlerden cesaret alarak yürüyorlar. Ve tüm katil devletlerin hali hazırda sürdürdükleri ve bundan sonra gerçekleştirmeyi planladıkları kıyımlara, infazlara, katliamlara cesaret veriyorlar. İnsanlığın alabileceği en aşağılık bir halde, haki üniformaları içinde, zırhlarını kuşanmış, namlularını doğrultmuş, kadın, çocuk, genç, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2009/01/gazze_anarsi1.jpg" alt="gazze_anarsi1" title="gazze_anarsi1" height="200" align="right" />İsrail birlikleri az önce Gazze sınırını geçti. Yüzsüzce, utanmazca ilerliyorlar. Bu vahşete sessiz kalarak ortak olan tüm katil devletlerden cesaret alarak yürüyorlar. Ve tüm katil devletlerin hali hazırda sürdürdükleri ve bundan sonra gerçekleştirmeyi planladıkları kıyımlara, infazlara, katliamlara cesaret veriyorlar. İnsanlığın alabileceği en aşağılık bir halde, haki üniformaları içinde, zırhlarını kuşanmış, namlularını doğrultmuş, kadın, çocuk, genç, yaşlı demeden öldürüyorlar. Kendilerine taş atanlara kurşunlarla cevap veriyorlar. </p>
<p>Evet, maalesef bu ülke de, bu görüntüleri bir yerlerden hatırlıyor. Vücuduna 12 kurşun saplanan 12 yaşındaki çocuğun, gözaltında ve kameralar önünde kolu kırılan gencin, 1 Mayıslarda sözlere ve sloganlara silahların namlularını doğrultarak cevap verenlerin görüntüleri hafızalarımızda tazeliğini koruyor. Devlet her yerde devlet. Ama İsrail katil yandaşlarına çok kötü örnek oluyor&#8230;    </p>
<p>Evet, Gazze&#8217;de şimdiye dek 400ün üzerinde ölü, 1500ün üzerinde yaralı var… Yaşamları birkaç gün içinde ellerinden alınan, sakat bırakılan binler ve onların yanında aslında aylardır yokluktan, yoksulluktan, ambargodan her gün yavaş yavaş ölen yüzbinler&#8230;</p>
<p>Bugün yapılmak istenen Gazze&#8217;de olan biteni &#8216;normal&#8217; olanın sınırları içine çekmek, bu vahşeti sıradanlaştırmak ve İsrail&#8217;in takipçisi tüm diğer katiller için benzeri katliamları mümkün ve meşru kılmaktır&#8230; </p>
<p>Hayır, bu işgalin, bu vahşetin, bu kıyımın normalleşmesine, sıradanlaşmasına, meşrulaşmasına müsaade etmeyeceğiz. İsrail ve takipçileri insanlığın yüzkarasıdır.<br />
İktidarların vahşetini ifşa etmek için bundan böyle artık her yer Filistin, her yer İntifada!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/01/04/artik-her-yer-filistin-her-yer-intifada/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Reklamlara Dair Bir Sesli Düşünme Hali</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/01/02/reklamlara-dair-bir-sesli-dusunme-hali/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/01/02/reklamlara-dair-bir-sesli-dusunme-hali/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Jan 2009 10:31:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Seçil Aslan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Feminizm]]></category>

		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/?p=291</guid>
		<description><![CDATA[Çerçevesiz Sanat Dergisi&#8217;nin 2. Sayısında Yayımlanmıştır
Bir kelime düşüyor zihnime. Söylenenlere değil, söylenmeyenlere dair… Ya da asıl söylenmek istenene… Zira reklâmlardan, türkülerden, romanlardan; yazılmış, çizilmiş ve söylenmiş her şeye dair zihnimin süzgeci hep aynı şekilde çalışıyor. Kimliğimin yok sayılmasını temel alan ve bunu pek güzel kılıflayan tüketim ürünlerine rastlayışımda hep aynı şey düşüyor dilime. Ben bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2009/01/cocuk_kariyer.jpg" alt="cocuk_kariyer" title="cocuk_kariyer" height="200" align="right"/><em><strong>Çerçevesiz Sanat Dergisi&#8217;nin 2. Sayısında Yayımlanmıştır</strong></em><br />
<br />Bir kelime düşüyor zihnime. Söylenenlere değil, söylenmeyenlere dair… Ya da asıl söylenmek istenene… Zira reklâmlardan, türkülerden, romanlardan; yazılmış, çizilmiş ve söylenmiş her şeye dair zihnimin süzgeci hep aynı şekilde çalışıyor. Kimliğimin yok sayılmasını temel alan ve bunu pek güzel kılıflayan tüketim ürünlerine rastlayışımda hep aynı şey düşüyor dilime. Ben bir kadın olarak özneyim; kendi kelimelerim var, kendi öykülerim, kendi düşlerim. Tıpkı başka kadınlar gibi… Farklıyım. Ama Eşitim. Bedenim benim, başım benim, emeğim benim, hayatım benim. </p>
<p>Hep aynı şeyi söylüyorum yenik bitişlerinde günümün, bir gün yenilmemeyi umut ediyorum bitirdiğim gün artıklarında. Yorulmuyorum anlatmaktan, yorgunluk bir anlam yaratma çabası içindeyken gereksiz bir ayrıntı… Umutsuzluk olmuyor mu hiç? Hem de nasıl! Bir yanım anlam karmaşası ile boğuşurken umut yitirilmeye bile gerek duymuyor zira. Ama içime dönüyorum o zaman işte ben, sonda yitirdiğim anlam için en başa dönüyorum. </p>
<p>İnsan ne kadar inkâr edebilir ki varlığını!</p>
<p>Bu hayata kadın olarak bakmak, diyorum. Bir zamanlar çocuk olarak baktığım ve bunun zorluğunu içimde hissettiğim bu hayata kadın olarak bakmak… Ve anlatmak, diyorum. Aslında yaptığım içimden geçenleri “dillendirmek”, dilin sınırları içinde de olsa söylemek kendi kelimelerimi. Bir kadın olarak saklı konuşmalarımı, fısıldamaları yüksek sesle haykırmak. Tek derdim var sanki yalnız olmadığını bilmek!<br />
<span id="more-291"></span><br />
Anlaşılmak mı çabam? Bazen, ama her zaman değil. Bir anlayan bulunur elbet diyorum, bulunuyor. Bulunmalı. Bir gün, bir yerde okuduğum ve beni sarıp sarmalayan bir cümlede olduğu gibi küçük kadınlar anlasın yeter. Küçük kadınlar anlasın! Zira hayatımın köşe başlarında bu küçük kadınlarla sohbet hallerimde en büyük kırıklığım onlar. Ve yine de tek umudum! Bir yanım “kötülüğü” bulaştırıyor böyle işte. Bir farkındalık yaratırken çevremde değişimin gölgelenmişliğini izlemeyi vaat ediyorum onlara.</p>
<p>Değişmek… </p>
<p><strong>Şeytanın Farkında Olmak!</strong><br />
Her şeyin farkında olmak, ama bir şey yapamamak… Ya da yapmamak… Bunu benden önce Slavoj Zizek demiş zaten ve Peter Sloterdijk’in kinizm tanımını değiştirerek ‘ne yaptığını gayet iyi bilip, ama yine de yapmak şeklinde’ özetlenebilecek sinizm tanımını ortaya koymuş. Sinik özne ideolojik maske ile sosyal gerçeklik arasındaki mesafenin ve bu ideolojinin altındaki çıkarın farkındadır, ama yine de bu maske üzerinde ısrarlıdır. Yani bilir, ama yine de vazgeçmez. Sloterdijk’in ortaya koyduğu kinik izlek ise resmi kültürün/ideolojinin patetik süreçlerine -ciddiyet ve uyumuna- ironi ve iğneleme yoluyla karşı durur ve böylece onun asaleti arkasına gizlenmiş çıkarları, şiddeti, bencilliği gözler önüne serer. Sinizm ise bu kinik alt üst oluşa egemen kültürün cevabıdır: yani egemen kültür ideolojik evrenselliğin arkasındaki çıkarları ve ideolojik maske ile soysal gerçeklik arasındaki mesafenin farkındadır, ama yine de bu maskeyi devam ettirmek için nedenler bulur. Bu bağlamda sinizm bir çeşit resmi ideolojinin mugayir inkârının inkârıdır.<br />
İsim güzel, kendi güzel değil! Çok şükür, bu kadar hiççi değilim henüz! Ama bilip yine de yapanlara karşı ayrıntıların gücünü iyi bilirim, ufak anların değişimlere yol açışını fark ettirmeden.<br />
Ya da inanmak isterim… Hayat ayrıntılarda, şeytan ayrıntılarda… </p>
<p>Herkes bilir, söyler: Şeytan ayrıntıda gizlidir. Fena da değildir hani, ayrıntıların hâkimi şeytanın sobelenip ona nanik yapılması. Tabii aynalara bakabilme cesaretini bulabilenler için&#8230; Bir sesli düşünme hâli benimkisi, ötesi değil. Benden önce söylenmişse söyleyeceklerim, hem de âlâsıyla, bırakalım bu işi benden daha iyi yapanlara. Zira yaslanmışsa “tüm” bildiklerim bana öğretilenler içinden benim seçtiklerime, yapabileceğim bir şey yoktur. Bilinçli değil, bilinçsizse seçişim zihnimin köşelerine yerleşmişleri… Hep aynı şeyi söylüyor oluşum hep bundan.</p>
<p>Özellikle seçtiklerim dedim, öğretilenler demek yerine. Seçiyorum bana öğretilmişleri, ayırıyorum. En başta sahip olduğum kadın kimliğim ayırıyor bunları. Algıda seçicilik! Ondan ki bir reklâm, bir türkü, bir şiir bende anlam bütünlüğü yaratmadan önce kimliğimin duvarına çarpmak durumunda. Sağlam kalan parça olursa benimdir, ötesi yalan. Bu benim kendi küçük protesto alanım, kendi küçük dünyamda minik devrimim. Parçalar bütün yaratabilir mi? Bütün parçaların toplamından büyüktür, büyük olmalıdır. Alın size bir küçük parça, gerisi sizin. Benim değil. </p>
<p>Bir reklâm geliyor dile. Kredi kartı… Kadın ve erkeklere farklı imkânlar sunuyor. Kullanıcısı değilim hiçbir kredi kartının. Ama eğer kullanıcı olsaydım, tercihim bahsi geçen kart olmazdı. Ki bu kart maaşı olmayan öğrencilere kredi kartı imkânını sunan ilk kartlardan biridir. Üniversiteye ilk başladığımda bu kartı edinmek için nasıl sıraya girdiklerini hatırlıyorum okulumdakilerin ve ertesi sene bu karta sahip olmayışımın yadırganmasını… Sahip olduklarımı elde edebilmek için krediye ihtiyacım yok diyorum hâlâ ben, benim minicik bireysel duruşumla. Tam da o anda cebimdeki para kadar yaşayabilmeliyim. Bundan ki bu kartın sunduğu “imkânlar” ne olursa olsun ben hedef kitle değilim. </p>
<p><strong>Kimliğimin Protesto Alanı, Sınırlar Benim</strong></p>
<p>Ama kadın kimliğim bu protestomu başka bir alana dönüştürüyor. Hedefi olmadığım bir tüketim ürününe ilgim artıyor. İstediği bu muydu şimdi kartın diye düşünürken, tam da tersine kendi karşıtlıklarımı yaratıyorum. Bir tanıdığımın bir kahveyi içmeyişini hatırlıyorum sadece İsrail markası olması nedeniyle. Yine bir panelde konuşmacılardan birinin masada bulunan suyun markasını görünce içmeyişini düşünüyorum. Ve benim bir çikolatayı sırf reklâmında “Ayşelerin tatmasına izin verdiği” için yemediğimi… Zira bu çikolatanın fiziksel güç harcayan erkekler için olduğunu da belirtiyor reklâm ve bütün güç gerektiren işleri erkekler yapmalılar. Kavanozun kapağını açamıyor musunuz, çağırın Mustafa’yı…</p>
<p>Michel Foucault’un yaşam öyküsünü okudum yakınlarda. Söyledikleri şimdi daha da anlamlı geldi bana. Foucault bizi Akıl Çağına götürüyor ve bu çağda “normalliğin” ve aynı zamanda “deliliğin” sınırlarının tarihsel olarak çizilişini vurgulayarak bu iki kavramın “evrensel” kategoriler olarak ayrılma ihtimalini ortadan kaldırıyor. Ayrıca bilgiyi yüklenmiş olan kurumsal gücün, bireyleri “özneler” olarak yarattığını ve onları tarihsel olarak “yaratılmış” disipline edici norm ve standartlara tabi kıldığını belirtiyor.  Sonra yeniden düşündüm kendimi, tüm bütün bunların anlamını. En önemlisi bu anlamı aradığım yeri. </p>
<p>Bu noktada her şey “verili” bize… Öte yandan bu “verilenlerin” tarihi çok uzak zamana dayanmıyor. Oysa biz şimdi “doğallaştırarak” tüm bu “verilenleri,” “normallik” söylemi üzerinden yeniden kuruyoruz hayatımızı. Üstelik de “ideal figürler” sunarak bu normallik tanımına girmeyenleri standardize etmeye çalışıyoruz. Bunun en güzel araçlarından biri ise reklâmlar… Bir zamanlar şişmanlık zenginlik göstergesi iken şimdi zayıflık makbul örneğin. Kilolu olmayacaksınız. Bakın şimdi TV’ye kaç reklâm var zayıflığı vaat eden? Veya hijyen&#8230; Bu kavramın da tarihi çok eski değil. Oysa şimdi deterjandan tutun da diş macununa kadar temizliğe dair ne çok reklâm var. Çocuğun bir ideolojik araç olarak “fark edilişi” de çok eski zamanlara uzanmıyor. Son zamanlarda kaç tane çocuk programı, içinde çocukların oynadığı veya çocukların eğitilmesine dair reklâm var?</p>
<p>Televizyon ve tabii ki reklâmlar neleri yiyeceğimizi, ne içeceğimizi, neyi giyeceğimizi söylüyorlar bize. Nasıl yaşamamız, neler yapmamız gerektiğini söyleyen reklâmlar ayrıca imajları da üretiyor. Ve hem erkek, hem de kadınlar “ideal” figürler olarak ortaya çıkıyorlar reklâmlarda. Bu ideal figürler elbette “normalin” sınırları içinde. Zira tüketilebilir olması için normale dair kodlanmışlıkları da yansıtmalılar ister istemez. Araştırma verileri içinden konuşan reklâmlar bu verileri tüketimi artırmaya yönelik dönüştürebiliyorlar. Bu öyle bir şey ki bir yanda daha çok tüketmeyi söyleyen ve değişen pazara yönelik değişen imajlar, öte yanda fazla “dışarlıklı” kalmamak için kodların ve toplumun çizdiği normallik sınırları içinden anlatılanlar…</p>
<p>Reklâmlardaki kadın kimliği ise kadına “atfedilmiş” rolleri yeniden üretiyor sadece. Diğer deyişle kadının sosyalleşmesinde “iyi bir eş ve iyi bir anne” olma söylemi hâlâ devam ederken, kadının geleneksel rollerini sunuyor reklâmlar bize. Bu yönüyle kadın kimliğinin reklâmlardaki tezahürü reklâmların kendi içinde taşıdığı paradoksal görüntüyü koruyor, hatta en iyi şekilde o yansıtıyor: Bir yanda iş yaşamına katılan, kendi parasını kazanan, güçlü ve bakımlı kadın; öte yanda hâlâ geleneksel rolleriyle tanımlanan ve ev işleriyle özdeşleştirilen anne, eş veya buna “aday” genç kızlar&#8230; </p>
<p><strong>Benim annem süper! Çocuk da yapar, kariyer de…</strong></p>
<p>Artık kadın maaşlı bir işte çalışmaktadır ve ev dışında “da” bir yaşam kurmuştur kendisine. Hiçbir erkeğe bağımlı olmadan ayakları üzerinde duruyordur. Tek taşını kazandığı parayla kendi alır örneğin. Zaten “delikanlı kızlar” her şeyi yapar, kahveye de gider erkek arkadaşlarıyla.  </p>
<p>Sonra daha mühim işleri vardır onun, her şeyden önce o bir kadın! “Doğal” görevlerini yerine getirmeli ve çocuk yapmalı. Delikanlı “kızlık” da bir yere kadar. Boşuna mı çıkacak erkekler malum pedi kullanan kızlarla, tamamen duygusal! Kadın kariyer yapar, ama sonunda dönüp dolaşıp evin yolunu tutar.</p>
<p>Her daim bakımlı kadın… Hem bakımlı, hem de evi temiz… Akşam yemeğine çıkacakken dahi iki makyaj arası masaya dökülen sütü temizleyebilir “süper” pratik kâğıt havlu ile. Anneler süper zaten, en beyaz gömleği onlar giydiriyorlar çocuklarına. </p>
<p>Bu “süperliğin” sınırları var elbette. Araba kullanmak erkek işi mesela, kadın dolgun saçlarını savurursa yani dişiliğini kullanırsa park yerini kapabilir ancak. Canım Cem, nasıl da aldanıyor kadının dolgun saçlarının dişiliğine. Ya da cep telefonu alınacaksa çocuğa ve hediye veriyorsa bir benzin istasyonu evin babası gecenin bir yarısı misal, kapıp anahtarı gidebilir benzinliğe. Kadın mutfak tezgâhının önünde bekleyedursun. Asli görevleriyle tanımlandığı yerde…</p>
<p><strong>Mutfaktaki beceriksiz koca!</strong></p>
<p>Eve alınacak beyaz eşyalar “kadın” için değil midir zaten? Televizyon erkeklerin… Aileniz genişliyor mu, bulaşıklar mı artacak; yardımsever kocanız size en son modelinden bir bulaşık makinesi alır, dert etmeyin. Anneler gününün en güzel hediyesi “küçük” ev aletleridir her zaman. Minik çocukların parası buna yeter çünkü babalarının da yardımıyla tabii. Ah erkekler her şeyi düşünüyorlar, kadının mutfaktaki “doğal” görevlerini yerine getirmesinde “yardımcı” olmak için kıyıyorlar paraya.</p>
<p>Ha erkekler mutfağa girmiyor mu hiç? Giriyor elbette. Ama ne yapsınlar doğaları müsait değil bir kere, her türlü sakarlığı yapıyorlar mutfakta yemek yapmaya çalışırken. Haliyle batıyor ortalık. Sonra mutfağı temizlemek de yemeği yapmak da kadına düşüyor. İyisi mi en baştan kadın yapmalı ki yemeği, bir de temizlik çıkmasın başına.</p>
<p><strong>Sigortayı hak ediyor, kocalar karar verdi!</strong></p>
<p>Kadınlar süper, anneler süper. Herkes kariyer yapacak değil ya, asli görevler yerine gelsin yeter. Yalnız bir sorun var, kim sağlayacak bu kadınların sosyal güvenliğini? Endişeye gerek yok, anlayışlı kocalar bunu da düşündü: Kadınlar “kesinlikle hak ediyor” hayat sigortasını, onay alındı. Sen o kadar Ayşe Teyzelere koş temiz daha da temiz kıyafetler için, çeşit çeşit yemekler yap, komşudan en güzel tarifleri öğren, evi bir kedi sessizliğinde süpür, tabii ki hak edeceksin. Evinde mutlu gerçi havluları katlayıp bornozları koklarken&#8230; Ama sigortası da olursa daha da mutlu olacak.</p>
<p>Reklâmlara ve reklâmların toplumsal cinsiyetçi diline dair söylenecekler bitmez. Söylenir elbet, bir anlayan da bulunur. Şeytan her ayrıntıda işaretlenir. Bu yazı içinde de, hayat içinde de reklâmlar bütünün ufak parçası… Bu kadın halleri doğallaşır mı çokça söyleyerek, yoksa tersine küçük ayrıntıların değiştirme gücü ne kadardır, yazan bilmez. Ama bir yazayım der; görünür kılayım, “genel” algıların meşruiyetine başvuranları eleştirmek ister. Ve bu genellemenin eleştirisi de değildir diye ayrıca belirtir. Bütün bunlar yazanın bireysel duruşuyla ilgilidir ve o illa bir şey anlatacaksa büyük anlatılardan korkar. Bir küçük kadın olarak kendi öznelliğini ortaya koymak ister sadece. Bir sesli düşünme halinde…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2009/01/02/reklamlara-dair-bir-sesli-dusunme-hali/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İstanbul&#8217;da Yunanistan&#8217;daki Anarşistlerle Dayanışma Eylemi: &#8220;Bütün Devletler Katildir! Unutmayacağız, Affetmeyeceğiz!&#8221;</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/12/25/atinadan-istanbula-devlet-teroru-unutmayacagiz-affetmeyecegiz/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/12/25/atinadan-istanbula-devlet-teroru-unutmayacagiz-affetmeyecegiz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 25 Dec 2008 08:59:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>K. Murat Güney</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Anarşi]]></category>

		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>

		<category><![CDATA[Siyasi - Türkiye]]></category>

		<category><![CDATA[antifaşizm]]></category>

		<category><![CDATA[devrim]]></category>

		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/12/25/atinadan-istanbula-devlet-teroru-unutmayacagiz-affetmeyecegiz/</guid>
		<description><![CDATA[Aleksandros Grigoropulos´un polis tarafından öldürülmesi ile başlayan isyanla dayanışma amacıyla işgal altındaki Atina Politeknik meclisinin küresel direniş eylemi çağrısı ile 20 Aralık Cumartesi günü dünyanın birçok şehrinde eylemler gerçekleştirildi. 
İstanbul´da küresel direniş eylemi yoğun yağış altında Taksim´de 300 kişinin katılımı ile gerçekleştirildi. 
Eyleme anarşistler, antiotoriterler ve feministler katıldılar. Kara, kara-kızıl, mor bayraklar ve &#8220;Bütün devletler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img id="274" height="170" src="http://www.anarsi.org/resim/20araliktaksim-1.jpg" alt="anarsist" align="right"/>Aleksandros Grigoropulos´un polis tarafından öldürülmesi ile başlayan isyanla dayanışma amacıyla işgal altındaki Atina Politeknik meclisinin küresel direniş eylemi çağrısı ile 20 Aralık Cumartesi günü dünyanın birçok şehrinde eylemler gerçekleştirildi. </p>
<p>İstanbul´da küresel direniş eylemi yoğun yağış altında Taksim´de 300 kişinin katılımı ile gerçekleştirildi. </p>
<p>Eyleme anarşistler, antiotoriterler ve feministler katıldılar. Kara, kara-kızıl, mor bayraklar ve &#8220;Bütün devletler katildir, Unutmayacağız, Affetmeyeceğiz&#8221; yazılı pankart ile Taksim meydanını dolduran eylemciler yüzlerini boyayarak, Alexis ve Türkiye´de polis cinayetlerinde ölenlerin adlarının yazılı olduğu kağıtlar taşıdılar ve devletin şiddetinin sureti polislere dönerek 15 dakika kadar sessiz olarak baktılar.</p>
<p>Sessiz eylem sonunda okunan bildiriden sonra &#8220;unutmayacağız, affetmeyeceğiz&#8221;, &#8220;bütün devletler katildir&#8221;, &#8220;olmaya devlet cihanda&#8221;, &#8220;isyan, devrim, anarşi&#8221; sloganları atıldıktan sonra eylem sona erdirildi.<br />
<img id="275" height="145" src="http://www.anarsi.org/foto/20araliktaksim-1.jpg" alt="anarsist" align="center"/><br />
Eylemde okunan basın açıklaması metni :</p>
<p><em>Yunanistan’da binlerce insan günlerdir sokakları, okulları, belediye ve kamu binalarını, televizyonları işgal ediyor;<br />
Kapitalizmin, devletin ve otoritenin tüm sembollerine saldırıyor.<br />
Herkes bu kavramı farklı bir şekilde anlasa da bunun bir isyan olduğu kabul ediliyor.<br />
Evet, bu bir isyandır;<br />
Üstelik sadece Alexis’in öldürülmesine değil, polis ve devlet terörünün her türüne bir isyandır.<br />
Uluslararası şirketlerin, sermayenin hayatlarımızı soktuğu cendereye isyan.<br />
Ücretli-ücretsiz köleler haline getirilmemize isyan.<br />
Gözleri kamaştırılmış tüketim köleleri haline getirilmemize isyan.<br />
Savaş tüccarlarının ve orduların dünyayı bir talan yerine çevirmelerine isyan.<br />
Yaşadığı gezegeni yok oluşa sürükleyenlere isyan.<br />
Paranın ve mülkiyetin yarattığı adaletsizliğe isyan.<br />
İtaatten başka bir şey öğretmeyen eğitim-öğretim kışlalarına isyan.<br />
İkiyüzlü ahlaka dayalı aile kurumuna isyan.<br />
Bizi kadın ve erkek olarak kodlayan, cinsel yönelimlerimizle bizi yargılayıp öldüren ataerkiye isyan.<br />
Yaşamlarımızı zulüm, işkence ve infazlarıyla karartan militer- paramiliter güçlere isyan.<br />
Temsili ya da militarist demokrasi kandırmacasına karşı, doğrudan demokrasi isyanı.<br />
Kendisine saygısı olan özgür insanın ayağa kalkışı ve özgürlüğün önündeki engelleri yıkmaya başlamasıdır Yunanistan’da olan ve başka yerlere de sıçramaya başlayan.<br />
Efendiler bilsinler ki, Alexis’in göğsüne giren kurşunlar bizim de kalbimizi yaralamıştır.<br />
bu yarayı da ancak Yunanistan’dan bütün dünyaya yayılmaya başlayan isyan iyileştirir.<br />
Gözlerimize iyi bakın, efendiler, o isyanın ateşi şimdi bu dilsiz haykıran gözlerde parlamaktadır.<br />
Bu gözler Maraş’ı gördü, Sivas’ı ve Çorum’u gördü.<br />
Bu gözler Dersim’de yakılan ormanları, boşaltılan köyleri,<br />
Küçücük bedeni kurşunla doldurulan Uğur Kaymaz’ı gördü<br />
Bu gözler idam sehpası için yaşları büyütülen gencecik fidanları gördü<br />
Bu gözler Eryaman’da öldürülen travestiyi,<br />
Sahtesi de gerçeği de tecavüzcü olan polisi gördü.<br />
Bu gözler buzdolaplarına kapattığınız selpakçı veletleri,<br />
Dur ihtarına uymadığı için kafasından bir kurşunla yere serilen genci,<br />
Gözaltında döve düve öldürdüğünüz devrimciyi gördü.<br />
Bu gözler 19 Aralık’ta paramparça edilen ve yakılan tutsak bedenleri gördü.<br />
Tuzla tersanelerinde ölüme terk edilen işçileri<br />
Her gün açlıktan ölüme terk edilen işsizleri gördü.<br />
Bu gözler tüm katillerimizi, cellâtlarımızı, işkencecilerimizi gördü<br />
Bu gözler tüm faili meçhullerin faillerini, sizleri gördü efendiler.<br />
Gözümüz üstünüzde efendiler,<br />
Gözümüzdeki parıltı bir yangına kıvılcım olabilir!</p>
<p>UNUTMAYACAĞIZ, AFFETMEYECEĞIZ!</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/12/25/atinadan-istanbula-devlet-teroru-unutmayacagiz-affetmeyecegiz/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Genç Bir Kültür Endüstrisi: Dijital Oyun</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/12/21/genc-bir-kultur-endustrisi-dijital-oyun/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/12/21/genc-bir-kultur-endustrisi-dijital-oyun/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Dec 2008 08:41:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Işık Barış Fidaner</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>

		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2007/12/14/genc-bir-kultur-endustrisi-dijital-oyun/</guid>
		<description><![CDATA[Bilgisayar oyunu denilen şey nedir, size göre? Yeni kuşak gençliğin uyuşturucusu, çocuklarımızın içine düştüğü bir para tuzağı mı? Yoksa gerçek hayatın sınırlarını aştığımız bir alan, ya da tersine kendi boşluğuna insanları sürükleyen saf vakit kaybının girdabı mı? Oyunların bizim için olan anlamı durduğumuz yere göre değişebilir; onları yaşadığımız sorunların kaynağı, ya da daha temel başka [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img height="250" src="http://www.tulumba.com/mmTULUMBA/Images/bk/zBK339806AF896_250.jpg" alt="kitap" align="right"/>Bilgisayar oyunu denilen şey nedir, size göre? Yeni kuşak gençliğin uyuşturucusu, çocuklarımızın içine düştüğü bir para tuzağı mı? Yoksa gerçek hayatın sınırlarını aştığımız bir alan, ya da tersine kendi boşluğuna insanları sürükleyen saf vakit kaybının girdabı mı? Oyunların bizim için olan anlamı durduğumuz yere göre değişebilir; onları yaşadığımız sorunların kaynağı, ya da daha temel başka sorunların bir sonucu olarak görebiliriz, ama onları görmezden gelemeyiz.</p>
<p>Kapalı gişe oynayan sinema filmleri gibi, kimi oyunlar milyonlarca oyuncuya ulaşabiliyor. Dijital oyun, artık sinema gibi büyük bir kültür endüstrisi oldu. Sinema kadar olgunlaşmamış, henüz genç bir sektör; ama hem toplumsal etkisi, hem de ekonomik hacmi açısından sinemadan hiç de geri kalmıyor. Oyun sektörünün Holywood gelirlerini aştığı, sözgelimi Blizzard&#8217;ın sadece World of Warcraft&#8217;tan milyar dolarlar kazandığı bir süredir yazılıp çiziliyor. Oyun diğer medyaların yerini almaya başladı. Başkalarının bizim yerimize oynadığı bir filmi izlemektense başrolü olduğumuz bir çevrimdışı oyunu tercih edebiliyoruz. Terör olayları, aile sorunları ve bakım ürünlerinin iç içe girdiği televizyon ekranındaki boğucu karmaşada yol aramaktan vazgeçerek, bir kitlesel çevrimiçi oyunun (MMORPG) ferah, ilkel ve iyi tanımlanmış dünyasının vatandaşlığına yazılabiliyoruz. İnternetin haber kaynağı ve eğlence aracı işlevlerini televizyondan kısmen devralması gibi, dijital oyunlar da giderek zamanımızın daha büyük bir kısmını geçirdiğimiz bir medyaya dönüşmekte.</p>
<p>Oyunların hep birbirine benzediği çok söylense de üreticiler çeşitlidir. Bazı oyun stüdyoları yeni pazarlar kurmak için özgün ürünler yaratırken, bazıları ise varolan pazar rekabetinin sonucu olarak birçok klişe ürün çıkarır. Aynı bir ekosistem gibi, yenilikçi bir oyun (Doom) çok tutulursa onun taklitleri üretilir, böylece yeni bir oyun türü (First Person Shooter) doğmuş olur. Daha sonra bu oyun türü kendi içinde farklılaşmış alt türlere ayrılır ve evrim böylece sürer. Öte yandan, unutmamak gerekir ki bu yapı kapitalizm koşullarında gelişmektedir ve dijital oyun her şeyden önce bir metadır.<br />
<span id="more-284"></span><br />
Oyunun üretilme süreci ise işin diğer boyutudur. Yine sinema ile karşılaştırırsak, iyi bir oyun üretebilmek için gerekli olan teknik araçlar, iyi bir film için gereken araçlara göre çok daha erişilebilirdir. Fakat nitelikli ve esnek işgücü, çalışma ortamı, uzun üretim süresi boyunca finansal kaynak bulabilmek gibi farklı etkenler ön plana çıkar.</p>
<p>Türkiye&#8217;de genç kuşak dijital oyunları uzun bir süredir tanıyor. Biraz geçmişe gidersek 90&#8242;larda yaygınlaşan atari salonlarını ve Street Fighter gibi dövüş oyunlarını hatırlayabiliriz. Günümüzde de benzeri bir işlev gören internet kafeler neredeyse her mahalleyi kapladı. Gelişen teknoloji sayesinde bilgisayarlar sürekli ucuzluyor ve gün geçtikçe daha fazla eve giriyor. Ayrıca işyerlerinde bilgisayar kullanımının yaygınlaşması da dijital oyunların yayıldığı zemini genişletmektedir.</p>
<p>Hedef kitleyi sıkı ve gündelik oyuncu (core/casual gamer) olarak sınıflandırmak bir gelenek olmuştur. &#8220;Sıkı oyuncu&#8221; terimi, belirli türlerdeki oyunların (FPS, RTS gibi) oturmuş pazarlarının kararlı tüketicisini; &#8220;gündelik oyuncu&#8221; ise yenilikçi ürünlere açık olan, daha yaygın fakat kararsızlığını aşamamış olan potansiyel tüketici kitlesini temsil eder. Bu ayrım aynı zamanda kültürel bir farklılaşmaya işaret eder: Oyun kültürünün ana gövdesi sıkı oyuncuların arasında kurulur. Oyuncular arası ilişkileri şekillendiren cinsiyet, dil, din, siyasi görüş, toplumsal sınıf gibi değişkenler, oyun türlerine göre farklı farklı olabilir. Ama yine de çeşitli nedenlerle belirli oyun ve oyuncu tipleri etrafında kümelenmeler oluşmuştur. Bu durum, bilgisayar oyunlarının kültürel boyutunu birkaç oyuncu stereotipi ile özetlemek gibi yaklaşımlara ortam hazırlar. Bu bakış açısı, özellikle Türkiye&#8217;de aile ve basın gibi belirleyici toplumsal yapılara nüfuz etmiştir.</p>
<p>Türkiye&#8217;de dijital oyunlar genç kuşağın yaşamında önemli bir yer tutsa da resmi düzeyde çok nadir ele alınmaktadır, hele bu konuda akademik bir çalışmaya rastlamak çok güçtür. Bu ay kitapçılarda yerini alan yeni bir kitap ise bu sessizliğe son vermeye aday: &#8220;Kültür Endüstrisi Ürünü Olarak Dijital Oyun&#8221;. Başkent Üniversitesi İletişim Fakültesi&#8217;nden Mutlu Binark ve Günseli Bayraktutan-Sütcü, bir yıldır TÜBİTAK desteğiyle sürdürdükleri araştırma projesinden elde edilen sonuçların bir bölümünü bu kitapla okurların ilgisine sunuyor.</p>
<p>Kitabın ilk bölümünde, araştırmanın kavramsal çerçevesi politik ekonomi temelinde serimlenmiş. Yapılan temel vurgular, dijital oyunların (Marx&#8217;a atıfla) her şeyden önce bir meta olması, Frankfurt okulunun eleştirel yaklaşımı ve Adorno&#8217;nun önerdiği &#8220;Kültür Endüstrisi&#8221; kavramı. Ayrıca dijital oyunun hem bir pazar ürünü, hem de üretici bir sektör olarak, Manuel Castells&#8217;in kavramlaştırdığı yeni ekonomi politikaları ve küreselleşmenin yeniden yapılandırılması süreçleri ile büyük ölçüde örtüştüğü anlatılıyor.</p>
<p>İkinci kısım, dijital oyunu birçok yönüyle ele alarak küresel kapitalizmdeki rolünü inceliyor. Başlıklar arasında, genel olarak oyun kavramı, dijital oyunun geleneksel medyadan ayrışması, oyun türlerinin özellikleri, pazardaki mali hacmi, mutfaktan sofraya değer paylaşım zinciri, sektörün tarihçesi ve oyunların askeri uygulamaları sayılabilir. Oyun özünde bir etkileşim deneyimine dayansa da, teknoloji, pazarlama, kültür gibi unsurlarına ayrıldığında ilişkili yapılar daha iyi anlaşılabiliyor. Bölümün sonunda yer verilen Güney Kore ve Çin Halk Cumhuriyeti örnekleri ise, yerel toplumsal dinamiklerin yanısıra devlet gibi merkezi aygıtların dijital oyun sektörünün oluşum biçiminde ne kadar etkili olabildiğini göstermekte.</p>
<p>Son ve en geniş bölüm ise ülkemizdeki oyun üretimine, sektör oluşturma çabalarına ayrılmış. Oyunlar yaklaşık yirmi yıldır Türkiye&#8217;de geniş bir tüketici kitlesi buldu. Oyunlarla büyüyen kuşak, bilgisayar teknolojilerine olan ilgiyi de yaygınlaştırdı. Bu teknolojilerle ilgili eğitim veren üniversite bölümleri, resmi düzeyde gelecek garantisi ile, gayrıresmi düzeyde ise oyun kültürü ile desteklendi. Bu süreç, dijital oyun üretimine katkı yapmak isteyen önemli bir kitle yarattı; fakat verilen eğitim bu amacı gerçekleştirebilmek için gerekli olan tasarım, modelleme, canlandırma, yapay zeka, grafik gibi daha özel konularda uzmanlaşmanın sağlanması için yeterli değildi. Mevcut bir sektörün olmayışı, devlet ve aile gibi temel toplumsal kurumların da köstekleyici bir tutum içinde olması, satış ve tanıtım ile oyunlara bir pazar alanı açılmamış olması ve yatırımcıların yüksek risk olarak görmesi gibi birçok sebep de varolan engelleri arttırdı. Bu nedenle bu yirmi yıl sonunda oyun üretimi Türkiye&#8217;de sürekli bir akışa dönüşemedi ve tek tek projelerle sınırlı kaldı.</p>
<p>Üçüncü kısmın önemli bir bölümü, Türkiye&#8217;deki belli başlı dijital oyun projelerini geliştirenler ile söyleşilerden oluşuyor. Yerli FPS&#8217;lerden Koridor, Pusu ve Kabus 22; çevrimiçi oyunlardan İstanbul Kıyamet Vakti, Hükümran Senfoni Online ve Spellcasters; tarayıcı oyunlarından Swon6 ve Savaşım; macera oyunlarından Culpa Innata ve Darkness Within; sanal hayat türündeki Nette Hayat, ayrıca Mount &#038; Blade ve Barbaros oyunlarına bu kısımda yer verilmiş. Bu söyleşilerin ardından oyun geliştiricileri yetiştirmeyi hedefleyen bir eğitim merkezinde, ODTÜ bünyesinde kurulan ATOM&#8217;daki (Animasyon Teknolojileri ve Oyun Geliştirme Merkezi) çalışmalardan izlenimler yer alıyor. Yazarların geçtiğimiz Mart ayında İstanbul&#8217;da düzenlediği Türkiye Oyun Sektörü Paneli ve Çalıştayı, bu bölümün oluşmasında çok büyük katkı sağlamış. Bölüm, bu etkinliğin sonuç bildirisinin ardından yerli oyun sektörünün oluşumu için gerekli olan gelişme koşullarına dair tespitlerle bağlanıyor.</p>
<p>Baştaki soruya dönersek: Dijital oyun, insanlığın üretebildiği en gelişmiş eğlenme yolu mudur, yoksa muazzam ve anlaşılmaz bir para ve zaman kaybı mı? Herkesin yararına olan karşılıklı bir değer üretimi midir, yoksa sonu gelmez bir sömürü mü? Bu endüstri ve kültür alanı resmi düzeyde kabul gördükçe, araştırmalara konu oldukça bu sorular derinleşecek, yeni ve daha ciddi soruları doğuracaktır. Uğraşılmış bir soru, acele verilmiş bir cevaptan daha değerlidir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/12/21/genc-bir-kultur-endustrisi-dijital-oyun/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>19 Aralık… Ya da Hiç Düşmeyen Takvim Yaprağı</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/12/19/19-aralik%e2%80%a6-ya-da-hic-dusmeyen-takvim-yapragi/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/12/19/19-aralik%e2%80%a6-ya-da-hic-dusmeyen-takvim-yapragi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Dec 2008 06:35:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Erdinç Yücel</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Siyasi - Türkiye]]></category>

		<category><![CDATA[antifaşizm]]></category>

		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/12/19/19-aralik%e2%80%a6-ya-da-hic-dusmeyen-takvim-yapragi/</guid>
		<description><![CDATA[Söz bitti…
Aynı koca yörüngeyi tam sekiz kez turladı dünya. İki bin sekiz yüz altmış bir kez doğdu güneş; yine de üzerimize çöken karanlığı aydınlatamadı hala.
Sekiz yıl… Sekiz metre kare… Yirmi dört saat beton… Yüz yirmi iki cenaze töreni… Kiminin bütündü 30 kiloluk bedeni, kiminin tanınmaz halde…
Sekiz yılda acının dokuz yüz yetmiş altı kez en derinine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img id="image273" height="200" src="http://i.radikal.com.tr/644x385/2008/06/25/fft5_mf23547.Jpeg" alt="19aralik" align="right"/>Söz bitti…</p>
<p>Aynı koca yörüngeyi tam sekiz kez turladı dünya. İki bin sekiz yüz altmış bir kez doğdu güneş; yine de üzerimize çöken karanlığı aydınlatamadı hala.<br />
Sekiz yıl… Sekiz metre kare… Yirmi dört saat beton… Yüz yirmi iki cenaze töreni… Kiminin bütündü 30 kiloluk bedeni, kiminin tanınmaz halde…<br />
Sekiz yılda acının dokuz yüz yetmiş altı kez en derinine inildi. Beşbin yedi yüz yirmi iki kez sayım verildi. Tek sıra, hazırol’a geçilsin istendi. Geçilmedi…<br />
Kadın ve erkek bedenlerine kaç cop, kaç tekme, kaç yumruk indirildiğini hesaplamadı kimse.</p>
<p>Söz bitti…</p>
<p>19 Aralık hakkında sekiz yılda binlerce kez aynı şeyler söylendi: ”Hayata döndürdük” dendi. “Devletin şevkatli elleri” dendi. “Sahte oruç kanlı iftar” dendi. “Devlet teröristle pazarlık etmez” dendi. “Kendilerini yaktılar” dendi… “Az kaldı… Kökünü kazır bitiririz elbet” dendi.<br />
Bitmedi…</p>
<p>Evet 19 Aralık hakkında binlerce kez aynı şeyler söylendi: “Ölürüz ama teslim olmayız” dendi. “Yaşananlar düpedüz vahşetti” dendi. “Çocuklarımızı öldürtmeyiz” dendi. “Artık yeter!” dendi. “Artık yeter!” dendi.<br />
“Ar-tık ye-ter!” dendi.<br />
Yetmedi…</p>
<p>Söz…19 Aralık üstüne söylenebilecek her şey söylendiği için değil… söylenebilecek hiçbir şey yaşananları anlatmaya yetmeyeceği için… bitti.</p>
<p>Beş yüz gün bilfiil açlık… Yanık insan eti kokusu… Parçalanmış beden… Kırılmış göğüs kafesi… Kopmuş kulak… Kafatasına gömülmüş şarapnel parçası… İnsanları daha sıkı kapatmak için yıkılan hapishane duvarları…</p>
<p>Söz bitti: Çünkü 19 Aralık, hiçbir dilde karşılığı bulunmayan bir doz aşımıdır: Süslenmemiş, inceltilmemiş, su katılmamış şiddettir&#8230; Kemiği eriten ateş… G3 mermisi… Gaz bombası… İş makinasıdır!<br />
Falakadır 19 Aralık… Künt kafa travmasıdır… Fiili livatadır…<br />
600 canlı cenazedir. Kafaya bastırılan postal, bileğe oturtulan kelepçe, mideye sokulan yemek hortumudur. Zihinden çekilip alınan hafızadır en çok…</p>
<p>19 Aralık bitkisel hayata dönüştür. Toplumsal terbiyedir… Emir komuta zinciridir.<br />
Göz dağıdır…<br />
Göz bağıdır…<br />
Vicdani kuraklıktır!<br />
19 Aralık vahşettir… Dehşettir…<br />
Evet evet kuşkusuz ki devlettir…</p>
<p>Tarih: 19 Aralık 2000. Saat: Sabaha karşı dört…<br />
Söz bitti… Zaman dondu…<br />
Yirmisine bağlanamadı hala ayın on dokuzu…<br />
<strong><br />
Erdinç Yücel<br />
19.12.2000   04:00</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/12/19/19-aralik%e2%80%a6-ya-da-hic-dusmeyen-takvim-yapragi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Atina Politeknik Üniversitesi&#8217;ni İşgal Eden Öğrencilerden Mektup Var</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/12/13/atina-politeknik-universitesini-isgal-eden-ogrencilerden-mektup-var/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/12/13/atina-politeknik-universitesini-isgal-eden-ogrencilerden-mektup-var/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Dec 2008 20:30:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur Güney</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Anarşi]]></category>

		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>

		<category><![CDATA[Siyasi - Dünya]]></category>

		<category><![CDATA[antifaşizm]]></category>

		<category><![CDATA[avrupa]]></category>

		<category><![CDATA[devrim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/12/13/atina-politeknik-universitesini-isgal-eden-ogrencilerden-mektup-var/</guid>
		<description><![CDATA[Merhaba&#8230;
Şu an gümbür gümbür Keny Arkana dinlediğimiz İktisat Fakültesi işgalinde, enformasyon noktası olarak kullandığımız mekanda, eldeki verileri derli toplu kılmaya çalışıyoruz.
Ne mümkün! Yarın isyanın 1. haftasına giriyoruz ve bu süre içinde olan bitenlerin bir listesini tutmaya kalksak başa çıkamayacağımız ortada. Diğer yandan insanın kaleme kağıda dokunası gelmiyor. Nefes almayı ve isyanda olduğumuz bilincini bir an [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2008/12/pics_dunya_1831_24155.jpg" alt="pics_dunya_1831_24155" title="pics_dunya_1831_24155" height="220" align="right"/>Merhaba&#8230;<br />
Şu an gümbür gümbür Keny Arkana dinlediğimiz İktisat Fakültesi işgalinde, enformasyon noktası olarak kullandığımız mekanda, eldeki verileri derli toplu kılmaya çalışıyoruz.<br />
Ne mümkün! Yarın isyanın 1. haftasına giriyoruz ve bu süre içinde olan bitenlerin bir listesini tutmaya kalksak başa çıkamayacağımız ortada. Diğer yandan insanın kaleme kağıda dokunası gelmiyor. Nefes almayı ve isyanda olduğumuz bilincini bir an olsun yitirmemek, tadını çıkarabilmek için.<br />
Yine de bilgilendirme adına üzerimize düşen tek şey çeviriler değil. Elbette size nasıl hissettiğimi anlatabilmem zor. En azından birkaç gözlemde bulunmak ve size bulunduğumuz noktanın tarihsel ciddiyetini hatırlatmak istiyorum.<br />
Agyos Dimitrios&#8217;ta Halk Meclisi&#8217;nin Özgür Belediyesi&#8217;yle birlikte başka bir sürece girdiğimizi düşünüyorum. İşgaldeki Yoannina şehri Belediyesi&#8217;ni ve Halandri Belediyesi&#8217;ni de bu listeye ekleyelim. İlerleyen günlerde yeni belediyelerin de doğrudan demokrasi alanına geçeceğine inanıyorum. İsyanın attığı en büyük adımlardan biri bu. Doğrudan demokrasi, isyandan devrime doğru atılmış en ciddi adım olarak görünüyor gözüme. Bugün yapılan açık toplantılarda tartışılan eylem programlarına baktığımızda, ya da dünyaya Atina&#8217;dan baktığımızda, sadece biçimsel bir hamleden bahsetmediğimiz de ayan beyan olacak.<br />
300 kadar yoldaşın katıldığı bir genel toplantıda, ifade edilen verilere bakacak olursak, halihazırda Atina&#8217;nın ticari kapasitesinin yüzde 10&#8242;u tahrip edilmiş durumda. Toplam nüfusun binde 5&#8242;inin, politik aktivite içindeki nüfusun yüzde 3.4&#8242;ünün eylemlerde yeraldığı türünden hesaplar ifade edildi. Bunlar büyük ihtimalle basında yeralan veriler. Yani bir yandan sistem hükmünü sürüyor. Ama yeni olan bu değil. Yeni olan, adım adım ilerleyen isyan.<br />
Her ne kadar dünya egemenleri hükümeti daha sert önlemlere zorlasa da hükümetin yapabileceği fazla birşey yok. Böyle durumlarda çözücü faktör olarak devreye soktukları polis halk tarafından defterden silindi. Hükümet, vahşi bir hayvana sükunet enjekte etmenin yollarını arıyor. Yeni bir ölüm haberinin yıkım olacağını onlar da biliyor. Fakat o ölüm haberi Melbourne&#8217;dan geliyor. Mücadelenin küreselliğini anlatmak isteyenlere, saldırının küreselliğini hatırlatır gibi. Yine 15&#8242;inde bir çocuk, yine polisler tarafından öldürülüyor.<br />
Danimarka&#8217;da 62 yoldaşımız gözaltında. Meksika&#8217;da yoldaşlar polis merkezini patlatıyorlar dayanışma için. İtalya ve İspanya&#8217;da ilk kıvılcımları çakıyor isyanın. Eylemlerin yapıldığı şehirleri yazmak bile yorucu görünüyor. Ve sizden ricam, bunu Yunanistan isyanı olarak görmekten ve dayanışmaktan vazgeçmeniz. Yunanistan&#8217;da isyanı bir günde bastırabilirler. Ama ertesi gün Paris&#8217;te karşılaşacağınız, aynı isyandır. Bu isyan yüzyıl sürecek arkadaşlar. 99 yıl toprağın altına çekilse de 100. yıl yeniden çıkacak ortaya. Bu bizim isyanımız, dünyanın dört yanında yoldaşları ve düşmanları olanların isyanı. Biraz empati, dayanışmacı rolünü unutturacak ve ateşi, içinizdeki ateşi sokağa taşımanız gerektiğini farketmenize yetecek.<br />
Tarihin en net çizgilerle ayrılan sınıfsal isyanı içinde olduğumuza inanıyorum. Dahası, tüketim toplumuna ve teknolojiye karşı bu kadar ciddi bir saldırının daha önce yaşanmamış olduğuna inanıyorum. Bu yüzden, ihtiyarların &#8216;şiddet&#8217; edebiyatı karşısında sabırlı olun. Onlar çok acı çektiler ve içleri katranla doldu. Nerede ışık görseler orayı çamurla sıvamaya kalkıyorlar. Bu sefer güneşi sıvamaya kalkıyorlar. Bizim onlardan naçizane farkımız, şiddetin sadece dinamik değil, kinetik de olabileceğini anlamış olmamız.<br />
Yani bütün o doğrudan demokrasi alanları bir günde ortadan kaldırılabilirler. Bunu biliyoruz. Mesele şu ki bunlar bir hafta önce yoktu. Ve sesimize dünyanın dört bir yanından yankı gelmeseydi, isyan bu aşamaya bile gelemezdi.<br />
Hepimiz gördük ki, 3-5 kişi değiliz. Yalnız değiliz. İçinde bulunduğumuz tarihsel noktanın önemi işte bu. Hayallerimizi gerçekleştirebilecek kadar çoğuz. Yeterki kıvılcım çaksın.<br />
Derin bir nefes alın arkadaşlar. Bizim yüzyılımız asıl şimdi başlıyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/12/13/atina-politeknik-universitesini-isgal-eden-ogrencilerden-mektup-var/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Atina&#8217;da Polis Cinayeti, 16 Yaşında bir Anarşist Öldürüldü!</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/12/10/atinada-polis-cinayeti-16-yasinda-bir-anarsist-olduruldu/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/12/10/atinada-polis-cinayeti-16-yasinda-bir-anarsist-olduruldu/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Dec 2008 04:05:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur Güney</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Anarşi]]></category>

		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>

		<category><![CDATA[Siyasi - Dünya]]></category>

		<category><![CDATA[antifaşizm]]></category>

		<category><![CDATA[avrupa]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/12/10/atinada-polis-cinayeti-16-yasinda-bir-anarsist-olduruldu/</guid>
		<description><![CDATA[Atina&#8217;da 16 yaşındaki Alexandros Grigoropoulos adlı bir anarşistin öldürülmesi üzerine, Yunanistan&#8217;daki anarşistler ve iktidar karşıtları işte aşağıdaki bu cümlelerle ayaklandı.
&#8220;Ey iktidar sevicileri; güce tapanlar, seçim sandıklarındaki oylarıyla iktidarın tuğlaları! Doğayı ve insanları katletmeye; türleri yok etmeye ya da tüm bu olan bitenlere seyirci kalmaya daha ne kadar devam edebileceksiniz? Bu ölümü hissedebiliyor musunuz?&#8221;
6 Aralık saat [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2008/12/pics_dunya_1831_24171.jpg" alt="pics_dunya_1831_24171" title="pics_dunya_1831_24171" height="220" align="right"/>Atina&#8217;da 16 yaşındaki Alexandros Grigoropoulos adlı bir anarşistin öldürülmesi üzerine, Yunanistan&#8217;daki anarşistler ve iktidar karşıtları işte aşağıdaki bu cümlelerle ayaklandı.</p>
<p>&#8220;Ey iktidar sevicileri; güce tapanlar, seçim sandıklarındaki oylarıyla iktidarın tuğlaları! Doğayı ve insanları katletmeye; türleri yok etmeye ya da tüm bu olan bitenlere seyirci kalmaya daha ne kadar devam edebileceksiniz? Bu ölümü hissedebiliyor musunuz?&#8221;</p>
<p>6 Aralık saat 22:00&#8242;de, iki Yunan polisi Atina merkezinde, Exarchia meydanı çevresinde devriye sırasında, çevredeki gençlerle tartışmaya başladı. Tartışma sırasında, polislerden birisi silahını çekerek gençlerden 16 yaşındaki Alexis Grigoropoulos&#8217;a iki el ateş etti. Yaralan Alexis, Evangelismos Hastahanesi&#8217;ne kaldırıldığında yaşama veda etmişti.<br />
Dünya&#8217;nın farklı noktalarında protesto gösterileri ve doğrudan eylemler devam ediyor&#8230;<br />
Sadece Atina’da, yalnızca son iki günde 24 banka şubesi, 35 işyeri, 22 araç, 12 ev, 7 otobüs durağı, 63 çöp konteyneri, iktidardaki Yeni Demokrasi Partisi’nin (YDP) yerel yönetim bürosu ateşe verildi.<br />
Selanik Aristo ile Atina Teknik Üniversitelerine giren grupların bölgede bulunan çevik kuvvet ekiplerine molotofkokteylleri atmaya devam ettikleri, polisin ise göz yaşartıcı gazla karşılık verdiği kaydedildi.<br />
Bu arada, 16 yaşındaki Aleksandros Andreas Grigoropulos adlı gencin öldürülmesi olayına karışan 2 polis memuru ve olayın meydana geldiği Eksarhia semti polis merkezi amirinin, açılan soruşturma bitirilene kadar görevden alındıkları açıklandı.<br />
Öte yandan Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis, olaylarda hayatını kaybeden gencin ailesine gönderdiği baş sağlığı mesajında, “Tüm Yunanlılar gibi kendisinin de çok büyük üzüntü duyduğunu, sorumluların bulunacağını ve böyle bir olayın tekrar etmemesi için gereken tüm önlemlerin alınacağını” kaydetti.<br />
Cumhurbaşkanı Karolos Papulyas ise olayların bir hukuk devleti için travma teşkil ettiğini belirtti. Yunanistan İçişleri Bakanı Prokopis Pavlopulos ile Bakan Yardımcısı Panayotis Hinofotis’in dün sabah istifalarını Başbakan Karamanlis’e sundukları, ancak istifalarının kabul edilmediği açıklanmıştı.<br />
Polisin açtığı ateş sonucunda 16 yaşındaki bir gencin yaşamını yitirmesini “münferit bir olay” olarak niteleyen Pavlopulos, olaylarla ilgili soruşturmanın sürdürüldüğünü ve suçluların örnek olacak şekilde cezalandırılacağını açıklamıştı.<br />
Pavlopulos, protesto gösteriyle ilgili olarak da insan haklarıyla ilgili gösterileri haklı bulduğunu, ancak bu gösterilerin masum vatandaşlara zarar vermesine izin vermeyeceklerini vurgulamıştı.</p>
<p><span id="more-282"></span><br />
<strong>Yunan Basını: Polisin Kara Sayfası</strong><br />
Yunan basını ise manşet haber olarak sayfalarına taşıdığı olayların, uzun zamandır eksiklikleri olan polis teşkilatının kara sayfasını teşkil ettiği görüşünde birleşti. “Acının yerini öfkeye bıraktığını” kaydeden gazeteler, bir çocuğun yaşamını yok yere kaybettiğini vurguladı.</p>
<p>“Suçluların cezalarının ağır olacağını” kaydeden Adesmevtos Tipos gazetesi, “Küçük Aleksi’nin ölümü şok, üzüntü ve soru işaretleri yarattı. Aleksi mali durumu iyi bir ailenin oğluydu” ifadesinin kullanıldığı haberinde, çocuğun ölüm şeklinin bugün yapılacak adli tıp değerlendirmesinde ortaya çıkacağını belirtti.</p>
<p>Gazete, gencin yaşamını yitirmesine adı karışan polisin ifadesinde “yalnızca havaya ateş ettiğini” söylediğini, bu çerçevede kurşunun sekmiş olması ihtimalinin gündeme geldiğini kaydetti.</p>
<p>Apoyevmatini gazetesi ise “Cehennem&#8230; Tüm Yunanistan’da iktidar karşıtları ayaklandı” başlıklı haberinde, Atina’nın cumartesi gecesi cehennemi yaşadığını, şimşek hızıyla yayılan, bir gencin polis kurşunuyla yaşamını yitirmesi haberinin tüm ülkede binlerce kişiyi sokaklara döktüğünü belirtti.</p>
<p>“Yunan polisinin kara sayfası” başlığını kullanan Vradini gazetesi, olay yerinde bulunan görgü tanıklarının ifadelerinde, “polisin 15 yaşındaki bir genci soğukkanlılıkla katlettiğini” söylediklerini okuyucularına taşıdı. Gazete, “İki akılsız ‘Rambo - güvenlik gücü mensubunun’ anlaşmazlıkları kendilerinin çözmeye çalıştıklarını, 15 yaşında bir genci öldürdüklerini ve ülkeyi kaosa sürükledikleri” değerlendirmesinde bulundu.</p>
<p>Elefteros gazetesi, “İlanı daha önce verilmiş olan bir yaşam kaybı meydana geldiği” ve polis teşkilatının uzun zamandır eksiklikler yaşadığı şeklindeki görüşe atıfta bulunduğu haberinde, organize olmuş şekilde hareket eden grupların Atina ile Selanik’i “vurduklarını” kaydetti.</p>
<p>Elefterotipiya gazetesi ise “Cinayet ve saldırılar. Polis gereksiz yere 15 yaşında bir öğrenciyi öldürdü” şeklindeki haberinde, “Yokuş aşağı düşüşün sonu gelmiyor. 15 yaşındaki gencin öldürülmesi ve toplumdaki patlamanın kontrol edilemez boyutlarıyla kitleselliği şaşkına çevirdi. Karamanlis hükümeti büyük çıkmazda” değerlendirmesini yaptı.</p>
<p>“Soğukkanlılıkla infaz” başlığını kullanan Ta Nea gazetesi ise “Aleksi’nin soğukkanlılıkla infaz edildiğini, polisin korkutmak değil, öldürmek için silahını ateşlediğini” yazdı.</p>
<p><em>Kaynak: istanbul.indymedia.org ve Ntvmsnbc.com</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/12/10/atinada-polis-cinayeti-16-yasinda-bir-anarsist-olduruldu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye Bilişim Derneği&#8217;nin Geleneksel Bilimkurgu Öykü Yarışması&#8217;nın Sonuçları Açıklandı</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/11/25/turkiye-bilisim-derneginin-geleneksel-bilimkurgu-oyku-yarismasinin-sonuclari-aciklandi/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/11/25/turkiye-bilisim-derneginin-geleneksel-bilimkurgu-oyku-yarismasinin-sonuclari-aciklandi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 24 Nov 2008 23:46:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur Güney</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Bilimkurgu]]></category>

		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>

		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/11/25/turkiye-bilisim-derneginin-geleneksel-bilimkurgu-oyku-yarismasinin-sonuclari-aciklandi/</guid>
		<description><![CDATA[Bu yıl onuncu kez yapılan TBD Bilişim Dergisi Bilimkurgu Öykü Yarışması&#8217;nın sonuçları açıklandı.
Yarışmada, düzeni bozacak insanları yok ederek onların yerine tam kopyaları olan &#8220;doppeller&#8221;i piyasaya süren bir düzenin sorumlularından olan bir babayla doktor oğulun anlatıldığı  &#8220;Doppelganger&#8221; adlı öyküsüyle Yiğit Kocagöz birinci; trafik sorununun kalmadığı bir zamanda yaşayan trafik polisinin trajikomik iç hesaplaşmasının anlatıldığı &#8220;Yılan&#8221; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yıl onuncu kez yapılan TBD Bilişim Dergisi Bilimkurgu Öykü Yarışması&#8217;nın sonuçları açıklandı.<br />
Yarışmada, düzeni bozacak insanları yok ederek onların yerine tam kopyaları olan &#8220;doppeller&#8221;i piyasaya süren bir düzenin sorumlularından olan bir babayla doktor oğulun anlatıldığı  &#8220;Doppelganger&#8221; adlı öyküsüyle <strong>Yiğit Kocagöz</strong> birinci; trafik sorununun kalmadığı bir zamanda yaşayan trafik polisinin trajikomik iç hesaplaşmasının anlatıldığı &#8220;Yılan&#8221; öyküsüyle Barış <strong>Çağatay Çakıroğlu</strong> ikinci; huzur ve birliğin, insanların elektronik yöntemlerle uzaktan yönetilmesiyle sağlandığı bir dünyanın betimlendiği &#8220;Beki&#8217;nin Çocukları&#8221; adlı öyküsüyle <strong>Selin Arapkirli</strong> üçüncü oldu.<br />
Ayrıca bu yıl iki öyküye de Jüri Özel Ödülü verildi. Hikmet Temel Akarsu, Bülent Akkoç, Necdet Kesmez, Serdar Kuzuloğlu ve Laurent Mignon&#8217;dan oluşan jüri; Nursel Güler&#8217;in &#8220;İntihar Emri&#8221; ve  Mehmet Murat Mıhçıoğlu&#8217;nun &#8220;Kilit&#8221; adlı öykülerini Jüri Özel Ödülü&#8217;ne değer buldu. Bu seneki yarışmanın çarpıcı sonuçlarından biri de Selin Arapkirli ve Nursel Güler&#8217;in uzun yıllardan sonra bilimkurgu öykü yarışmasında ödül alan ilk kadın öykü yazarları olmaları oldu.<br />
(Kaynak: Türkiye Bilişim Derneği <a href="http://www.tbd.org.tr">www.tbd.org.tr</a>)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/11/25/turkiye-bilisim-derneginin-geleneksel-bilimkurgu-oyku-yarismasinin-sonuclari-aciklandi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Amerika&#8217;nın Ruhu, Obama&#8217;nın Rüyası, Yaklaşan Seçimler ve Sinemada Doğaya Dönüş Romantizmi</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/10/14/amerikanin-ruhu-yaklasan-secimler-ve-sinemada-dogaya-donus-romantizmi/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/10/14/amerikanin-ruhu-yaklasan-secimler-ve-sinemada-dogaya-donus-romantizmi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 14 Oct 2008 10:17:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>K. Murat Güney</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Sinema]]></category>

		<category><![CDATA[Siyasi - Dünya]]></category>

		<category><![CDATA[AltyazıSinema]]></category>

		<category><![CDATA[amerika]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/10/14/amerika%e2%80%99nin-ruhu-yaklasan-secimler-ve-sinemada-dogaya-donus-romantizmi/</guid>
		<description><![CDATA[Altyazı Sinema Dergisi&#8217;nin Ekim 2008 Sayısında Yayımlanmıştır
Amerika’da seçimler yaklaşıyor ve Amerikan halkı ilk defa bir siyahı başkan seçmeye hazırlanıyor. Gerek yıllardır baba ve oğul Bush gibi başkanlara sahip olmaktan dolayı dünya üzerinde zedelenen itibarlarını yeniden kazanmak gerekse iki yüz yıl boyunca köle olarak emeklerini ve bedenlerini sömürdükleri siyahlara karşı işledikleri günahlardan arınmak böylece bir taşla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img id="image275" height="200" src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2008/10/obama_american_dream.jpg" alt="obama_american_dream.jpg" align="right"/><em><strong>Altyazı Sinema Dergisi&#8217;nin Ekim 2008 Sayısında Yayımlanmıştır</strong></em><br />
<br />Amerika’da seçimler yaklaşıyor ve Amerikan halkı ilk defa bir siyahı başkan seçmeye hazırlanıyor. Gerek yıllardır baba ve oğul Bush gibi başkanlara sahip olmaktan dolayı dünya üzerinde zedelenen itibarlarını yeniden kazanmak gerekse iki yüz yıl boyunca köle olarak emeklerini ve bedenlerini sömürdükleri siyahlara karşı işledikleri günahlardan arınmak böylece bir taşla iki kuş vurmak için Amerika’nın liberal, özgürlükçü, ilerici, solcu seçmenleri tüm umutlarını Barack Obama’ya bağlamış durumda. Amerika bir kez “we did it”, yani yaptık, yine başardık demeye hazırlanıyor. “Bush’u başkan seçenleri de Bush yönetiminin bu dünyaya yaptıklarını da unutun, siyahların insan dahi sayılmadığı, her türlü ayrımcılığa ve zulme maruz kaldığı yakın geçmişimizi zihninizden silip atın, işte artık bir siyahı başkan seçen, özüne, özgürlükçü ve çoğulcu doğasına dönmüş bir Amerika var karşınızda” demek istiyor artık çoğu Amerikalı. Acılar ve acıtmalarla dolu bir tarihle, ayrımcılığın ve şiddetin hüküm sürdüğü bir geçmişle olabildiğince çabuk bağı koparmanın, bu kötü ve karanlık anılardan kaçmanın, günah çıkarıp bir an önce yeni, temiz, umut dolu bir sayfa açmanın telaşı gözleniyor seçimler öncesinde.</p>
<p>Ne tesadüf ki, Amerikan sinemasında da son yıllarda, toplumdan, şehirden, siyasi ve sosyal sorunlardan, içinden çıkılmaz hale gelen insani ilişkilerden kaçışın ve doğaya dönüşün konu edildiği filmlerde ve dizilerde gözle görülür bir artış var. Bir uçak kazası sonucu düştükleri adada geçmiş yaşantılarından, eski hatalarından ve suçlarından kaçıp kurtulmaya çalışan ve dış dünyayla bağlantısı olmayan bu adada her şeye yeniden başlayan bir grup insanın hikâyesinin anlatıldığı Lost dizisinin bugün Amerika’da neredeyse bir efsane haline gelmesi herhalde bir tesadüf olmasa gerek. Demek ki, geçmişte yapılanlar o kadar pişmanlık verici ve geri döndürülemez olumsuz sonuçlara yol açmış ki, hayata tutunmak ancak ona yeniden, sıfırdan başlayarak mümkün. Lost dizisi de işte tam da bu gerekçeyle adada kalmayı yeğleyen ve adanın yani doğanın saflığına ve masumiyetine inananlar ile adayı terk edip geçmiş yaşantılarına dönmeyi arzu edenler arasındaki çekişmeyi konu ediniyor. Sonunda adada kalanların mı yoksa bildiğimiz dünyaya geri dönenlerin mi hayıflanacağını hep beraber izleyip göreceğiz ama her halükarda, geçmişte yaşanan ve yaşatılan acıların ve geçmişten gelen pişmanlıkların kısacası geçmişin hayaletinin adaya düşenlerin peşini bırakmayacağı kesin.<br />
<span id="more-274"></span><br />
Ama Amerikalılar yine de kaçmak istiyor. Her şeyden, insanlardan, siyasi ve toplumsal sorunlardan ama en çok da geçmişten kaçıp kurtulmanın bir yolunu arıyorlar durmadan. Almanyalı çağdaş düşünür Peter Sloterdijk’in hatırlattığı gibi Amerika zaten Avrupa devletlerinin suçlu gördüğü, mahkûm ettiği, sürgüne gönderdiği, dışlanan insanların, Avrupa’daki siyasi, dini ve toplumsal karmaşalardan kaçanların kurduğu bir ülke. Sloterdijk, bu durumu Amerika’ya göç edenlerin geçmişle ve ağır siyasi sorunlarla başa çıkamamalarına bağlıyor ve Alman milliyetçiliğiyle sulandırılmış bir Amerikan karşıtlığıyla Amerika’yı kuranları zayıflık ve korkaklıkla suçluyor. Sloterdijk’e göre bu zayıflık ve korkaklık Amerika’nın özü. Öyle ki, Amerikalılar toplumsal ve siyasal gerçeklerle, acı, sıkıntı ve pişmanlıklarla yüzleşmektense hep batıya giderek önce Avrupa’dan Amerika’ya sonra Vahşi Batıya en sonunda da Büyük Okyanus kıyısındaki Kaliforniya’ya varıyor. Orada daha fazla batıya gitme imkânı kalmadığı için Holywood’u kuruyor ve kaçışı sinemada, kurgularda, fantazilerde arıyor.</p>
<p>Evet, Sloterdijk’in hikâyesi gerçekten de ilk bakışta oldukça ilginç gözüküyor. Ama bu hikâyenin üzerinde biraz düşünce kaçınılmaz olarak zihinlerde büyük bir soru işareti uyanıyor: Eğer Amerikalılar bu kadar korkak, sinik ve zayıf ise nasıl oluyor da Amerika bugün dünya çapında bir hegemonyayı sadece silah zoruyla ve korkutarak değil aynı zamanda insanları kendine hayran bırakarak kurabiliyor? Yoksa Amerikalılar’a özgü bu kaçışı başka bir biçimde yorumlamak, bu kaçışı korkaklığa ve zayıflığa değil başka bir ruh durumuna, başka bir niyete mi yormak gerekiyor?</p>
<p>Sloterdijk, daha en başta, Amerikalılar’ın Avrupa’dan kaçışlarının hedefini, bu kaçışın amacını göz ardı ederek Amerika’ya dair gerçeği yani Amerika’nın ruhunu anlamaktan bir hayli uzaklaşıyor. Oysa Amerika’ya kaçışın daha en baştan çok somut, çok açık bir hedefi, bir amacı vardı. Buraya ilk kez ayak basanlar, ilk yerleşimleri kuranlar, geldikleri bu yere ‘yeni dünya’ adını vermemişler miydi? Yeni, yani masum, yani saf, yani temiz ve kirlenmemiş. Tıpkı doğa gibi. Amerika’ya, yani ‘yeni dünya’ya gelmek, her şeyden önce kişisel, toplumsal, siyasal çekişmelerden uzak, kendi kendisine yeten, kendi dışındakilere de zarar vermeyen insanın doğal haline yani özüne dönüşü olarak anlamlandırılıyordu. Evet, Amerika’ya kaçışın bir hedefi, bir niyeti, bir amacı vardı: İlelebet saf, masum ve temiz kalmak, bir daha hiç kirlenmemek.   </p>
<p>İşte Amerika’nın ruhu belki de bu. Amerika özgüvenini ve gücünü her daim sürdürdüğü bir özeleştiriden, geçmişte yaptıklarını, yanlışlarını, pişmanlıklarını bir çırpıda ayaklar altına alıp, silip, unutup, unutturup kendini yenileyebilmek kudretinden alıyor. Herhalde geçmişle, toplumsal olanla ve dünyanın geri kalanıyla bağlarını en kolaylıkla koparabilen millet Amerikalılardır. Böylece her zaman temiz, her zaman saf ve masum kaldıklarına inanıyorlar. Şüphesiz Amerika’nın dünya üzerindeki hegemonyasını kuruşunda da bu geçmişi unutturup kendini yenileyerek temize çıkabilme gücü büyük rol oynuyor. </p>
<p>Günah çıkartmak sadece gündelik siyasette değil Amerikan sinemasında da karşımıza sıklıkla çıkan bir olgu. İnsanın doğayla ilişkisine eleştirel bir biçimde bakan iki film bu noktada dikkatleri çekiyor. Bunlardan ilki Roland Emmerich’in 2004 yapımı The Day After Tomorrow’u. Diğeri ise yakınlarda gösterilen, Shyamalan’ın 2008 yapımı The Happening’i. Her iki film de adeta bir parazit gibi yaşayarak doğaya zarar veren bir insanlığın doğa tarafından nasıl da cezalandırıldığını konu ediniyor. The Day After Tomorrow’da küresel ısınmanın olası olumsuz sonuçlarına kayıtsız kalan ve doğayı insanlık için yaratılmış bir kaynaktan ibaret olarak görüp umarsızca sömüren ülkeler aniden bastıran yeni bir buzul çağının kurbanları oluyor. The Happening’de ise yine doğaya verdikleri zarara karşı duyarsızlaşan bir insanlığın doğa tarafından intihara sürüklendiğine tanık oluyoruz. Dünyadaki enerji kaynaklarını en çok sömüren ve doğaya en çok zarar veren bir ülkenin sinemasında izlediğimiz bu türden yapımlar hiç şüphesiz bir tür günah çıkarma ve temize çıkma çabasının yansımaları. Elbette böylesi bir günah çıkarmanın nihai hedefi de geçmişte olanları bir kenara bırakıp yeniden, saf ve temiz bir insanlık tahayyül edebilmek. Aslında her iki filmde de verilmek istenen mesaj sadece ormanlar, ağaçlar, denizler ve dağlardan ibaret bir doğaya değil tam da kendi doğasına ihanet eden bir insanlığın akıbetinin hiç de iyi olmayacağı. Zira gerek The Day After Tomorrow’da gerekse The Happening’de doğasına aykırı hareket eden ve kirlenen, masumiyetini yitirip artık doğanın katliamından sorumlu birer suçlu haline gelen insanların yok oluşuna tanık oluyoruz. Ama filmler sadece bu özeleştiriyle bitmiyor elbette. Her iki film de günahlarından arınmış saf, temiz, doğasına ve özüne dönmüş bir insanlığın yeniden doğuşuyla, geleceğe açılan beyaz bir sayfayla kapanıyor. </p>
<p>Peki, geçmişten, pişmanlıklardan, doğaya ve diğer insanlara verilen acılardan ve zararlardan kaçıp kurtulmak bu kadar kolay mı? Veya başka bir deyişle şu anda, şimdide yaşadıklarımızı geçmişte olanlardan koparmak mümkün mü? Amerikan’ın hâlihazırdaki dış işleri bakanı Condeleezza Rice ‘geçmişle hesaplaşma’ konulu bir konferansta Amerika’da Kızılderililer’e yapılanların nasıl telafi edileceği konusunda sorulan bir soruyu, “bunlar geçmişte olmuş, yıllar önce özür diledik, artık geçmişte olanlara saplanıp kalmanın âlemi yok, şimdi yüzümüzü geleceğe dönmenin vaktidir” diye yanıtlamıştı. Rice’ın bu sözleri geçmişi ve şimdiyi çok kalın çizgilerle ayırabilen böylece kendini sürekli aklayan Amerikan’ın ruhunu aslında çok iyi yansıtıyor. Rice’a göre Kızılderililer’i katledenler çoktan öldü. Onların işledikleri suçlardan dolayı da bugün Amerika’da yaşayanları sorumlu tutmak anlamsız. Hâlbuki bugün, şu anda, şimdi Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşamını sürdüren ve bu topraklar üzerindeki mülkiyetini ve iktidarını en doğal bir hak olarak gören hemen herkes aslında bu toprakların geçmişteki sahiplerinin kanlarının dökülmüş, soylarının kurutulmuş olması sayesinde buradalar. Bu hep böyle ve böyle olmaya devam edecek. Zira geçmiş her zaman şimdinin ayrılmaz bir parçası. Sadece bugün ortada haklarını savunacak Kızılderililer kalmadığı için Amerika Kızılderililer’i unutmak ve unutturmak konusunda hiçbir sıkıntı çekmiyor. Peki ya Obama’nın seçimleri kazanması bugün hala ayrımcılığa maruz kalan milyonlarca Amerikalı siyahın geçmişten bugüne uzanan acılarını unutturabilecek mi?</p>
<p>Bu soruya daha iyi cevap verebilmek için, daha önce incelenen filmlerin aksine doğaya dönme ve hayata sıfırdan, yeniden başlama romantizmini çarpıcı bir biçimde eleştiren Sean Penn’in 2007 yapımı Into the Wild’ına bir göz atmakta fayda var. Annesi ve babası arasındaki kavgalardan, tek düze bir orta sınıf hayatından, ders başarısı ve para hırsı üzerine kurulmuş anlamsız bir hayattan kaçıp doğayla iç içe bir hayatın özlemiyle kendisini yollara atan genç ve başarılı öğrenci Chris’in hikâyesi belki de bugün birçok idealist Amerikalı’nın içinden geçenleri özetliyor. Amerikan idealizminin öncülerinden Henry David Thoreau’nun ve romantik pasifist Tolstoy’un kitaplarını yanından ayırmayan Chris’in ailesiyle, okuluyla, parayla, şehir yaşantısıyla ve tüm bir geçmişiyle bağını koparıp Alaska’ya doğru yola çıktığında tek sermayesi ona doğanın saflığını ve kirlenmemişliğini anlatan bu kitaplar belki de. Amerika’nın ideali, Amerika’nın ruhu, Chris’in bedeninde cisimleşiyor. Chris Alaska’ya uzanan yolculuğunda otostop çekerken, tarlalarda çalışırken, hippilerle beraber yaşarken, doğaya, özüne dönmenin, her şeye sıfırdan başlamanın coşkusunu, yani her Amerikalının her daim inandığı o ‘her şeyi her zaman başarabilecek olma’ kudretini adeta damarlarında hissediyor. Nihayet yolculuk, Chris’in Alaska’ya varmasıyla sonlanıyor. Nihai kaçış ve mutlak başlangıç noktası Alaska’daki yaşam ise hiç de sanıldığı kadar kolay değil. O güne değin uygarlıktan kaçan Chris aşırı yağmurlu bir günün sonunda terk edilmiş bir otobüse sığınıyor. Evini o otobüsün içine kuruyor. Ev düzenini, kitaplarını, her ne kadar sesini duymasa da hayallerinde, rüyalarında ve okuduklarında karşısına çıkan konuştuğu dili, geçmişini, ailesini de yanında getirmiş olduğunu önceleri fark etmiyor Chris. Ama sonra, yediği zehirli bir ot yüzünden Alaska’ya gelişinin henüz altıncı ayında acı içinde can verirken Tolstoy’un yazdıkları arasında bir cümleyi nasıl da o güne değin fark etmediğini görüyor hüzünle. Tolstoy, “mutluluk ancak paylaşıldıkça gerçek olur” diye sesleniyor ona satırlar arasından. İnsanın doğası diğer insanların yanı, yani toplumun ta kendisidir. Sistemin ve toplumun dışı, insanın bir özü ve bir doğası yoktur. Ve geçmiş ve sorunlar ve acılar, kaçarak kurtulabileceğimiz şeyler değil, insanı insan yapanın ta kendisidir… </p>
<p>Evet, yaklaşan seçimlerle Amerika bir kez daha günah çıkarmaya hazırlanıyor. Özüne ve doğasına dönmeyi, bir siyaha oy vererek beyaz bir sayfa açmayı, aklanmayı amaçlıyor. Amerika, Obama’yı başkan seçerek bugün hala maddi koşulları beyazlardan açık farkla geride olan siyahların hepsi de çoktan özelleştirilmiş olan eğitim, sağlık, ulaşım ve iletişim hizmetlerinden yeterince yararlanamadığı, Meksikalı göçmenlerin kaçak ve sigortasız en zor işlerde asgari ücretin bile altında ücretlerle çalıştırıldığı, sıradan beyazların hala siyahlar ve Meksikalı göçmenlerle arkadaşlık etmediği bir Amerika’yı unutturmak, silmek istiyor. Yine Obama’yı seçerek bugün Amerika’nın dünyanın öbür ucundaki iki ülkesini, Afganistan’ı ve Irak’ı hala işgal altında tuttuğunu, İran’a, Rusya’ya ve Kuzey Kore’ye hala tehditler savurduğunu, güvenliği sağlama iddiasıyla hala e-mailleri okuyup telefonları dinleyip uçağa binenleri ayakkabılarına kadar soyduğunu unutturmaya çalışıyor. Bir siyahı başkan seçerek hala ‘her şeyi yapabileceklerini’, olasılıklarının ve olanaklarının sınırları olmadığını göstermek istiyor. Oysa geçmiş, bugünde, şimdinin içinde hala ve her zaman yaşıyor. Doğaya dönüş ve yeniden diriliş ‘Amerikalıların dahi’ kudretlerinin yetmeyeceği kadar imkânsız.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/10/14/amerikanin-ruhu-yaklasan-secimler-ve-sinemada-dogaya-donus-romantizmi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Hellboy 2 - Golden Army: &#8220;Cehennem Çocuğu Robotlara Karşı&#8221;</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/09/29/hellboy-2-altin-ordu-cehennem-cocugu-robotlara-karsi/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/09/29/hellboy-2-altin-ordu-cehennem-cocugu-robotlara-karsi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 29 Sep 2008 02:25:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Talat Balca Arda</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>

		<category><![CDATA[AltyazıSinema]]></category>

		<category><![CDATA[amerika]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/09/29/hellboy-2-altin-ordu-cehennem-cocugu-robotlara-karsi/</guid>
		<description><![CDATA[Altyazı Sinema Dergisi&#8217;nin Eylül 2008 Sayısında Yayımlanmıştır
2006 yapımı Pan’ın Labirenti filmiyle fantastik sinema yönetmenliğine adını yazdıran ve yakında Hobbit filmine can verecek olan Guillermo Del Toro ile HellBoy’un gereksiz taramalardan ciddi bir biçimde sakınan yaratıcı çizeri Mike Mignola’nın başbaşa verip beyaz perdeye ilk olarak 2004 yılında aktardığı HellBoy’un ikincisi, Altın Ordu (Golden Army) gösterime girdi. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img id="image273" height="230" src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2008/09/Hellboy_good_guys_poster_L.jpg" alt="Hellboy_good_guys_poster_L.jpg" align="right"/><em><strong>Altyazı Sinema Dergisi&#8217;nin Eylül 2008 Sayısında Yayımlanmıştır</strong></em></p>
<p>2006 yapımı Pan’ın Labirenti filmiyle fantastik sinema yönetmenliğine adını yazdıran ve yakında Hobbit filmine can verecek olan Guillermo Del Toro ile HellBoy’un gereksiz taramalardan ciddi bir biçimde sakınan yaratıcı çizeri Mike Mignola’nın başbaşa verip beyaz perdeye ilk olarak 2004 yılında aktardığı HellBoy’un ikincisi, Altın Ordu (Golden Army) gösterime girdi. Çizgiroman bazlı olmanın verdiği çini mürekkebi görselliğini veya sert geçişli gölgenin gotik atmosferini Sin City (Günah Şehri) kadar doğru bir şekilde yansıtan Hellboy2, izleyiciyi bu yönden tatmin edebilir.</p>
<p>Ron Perlman’ın canlandırdığı Hellboy (HB), bira içici ve kedi dostu, her sabah düzgün bir şekilde boynuzlarını kesen sempatik kızıl bir zebani olarak kendini insan ırkının yararına adamıştır. Babası olarak gördüğü, kendisini bulup yetiştiren profesörün izinden giderek HB, Gizli Paranormal Araştırma ve Savunma Bürosunda (X-Files ekibi benzeri) kendine yer edinmiştir. Gizli ajan Hellboy’un ekibinde, aynı zamanda sevgilisi olan ve ilk filmde ateş çıkarma gücüne her nasılsa pek ısınamamış gördüğümüz mutant Liz (Selma Blair) ve üst düzey genel kültür seviyesi ve hafif ukala tavırlarıyla Star Wars’un vazgeçilmez diplomat robotu C3PO’yu anımsatan akıl okuyucu su insanı Abe Sapien (Doug Jones) bulunuyor. HB’nin, timin genel gizlilik koşullarına kulak asmaması veya insanlarca tanınıp sevilme arzusu yüzünden bu ekibe, sonrasında sürpriz bir denetleyici de katılıyor. Del Toro’nun Hobbit provası sayılabilecek Elfvari albino ikiz kardeşlerden, insanın dünyadaki varlığına karşı olan Prens Nuada’yla (Luke Goss) zıt fikirli kızkardeş Prenses Nuala’nın (Anna Walton) yardımına işte bu ekibimiz koşuyor.<br />
<span id="more-271"></span><br />
<strong>Kayıp Silah: Altın Ordu<br />
- Fantastik Karakter ve Mekan Skalası - </strong><br />
Altın Ordu (Golden Army), yenilmez 5000 altın robottan oluşan ve ‘Altın Tacı’ takan tarafından kontrol edilen bir silah. İnsanlarla olan savaşında bu silahı kullanan Elfvari Kral Balor insanlığın dünyadaki varlığının devamı için insafa gelmiş ve tacı üçe bölüp bir parçasını insan ırkına vermiştir. Ancak insanlara güvenmeyen asi oğul Prens Nuada babasına kızıp sarayı terk eder. </p>
<p>Film boyunca Prensin insanlara olan nefretini derinlemesine açıklayacak bir gelişme olmuyor veya niye Prensin bu kadar zaman bekleyip sonrasında sadık hizmetkârı dev Troll Mr. Wink ile insanlığın bugününde hak iddia etmeye geldiklerine dair bir bulgu yok. Ancak Prensin kılıcıyla savaş sanatları antremanı için metro tünellerinde kendine yer bulabilmesi veya filmin doruk noktası olan tuhaf yaratıklarla dolu fantastik dev Troll pazarının yerin altında konumlanması insan ırkının bugüne değin iktidarını başkalarıyla pek de paylaşmaya yanaşmamış olduğunu gösteriyor. Fantastik dünyayı korkutucu bulan insanlar, kendilerine yardım etmek isteyen HB’den sakınıyor ve onu aralarına almıyor. Tüm bunlar yaşanırken HB bir anlığına da olsa Prens Nuada’nın projesini ciddiye alıp insanlığın yok edilmesinin kendi hayrına da olduğu düşüncesine kapılıyor. Ama film ne yazık ki, bu tartışmanın altını pek çizmiyor. Filmde, 2008 yılının rasyonel aklın esiri insanlığının, teknoloji ve modernleşme ile beraber dünyayı ve fantastik olanı kendi varlığına yönelik bir tehdit unsuru saydığını görüyoruz. Bu noktada, eğer Prens Nuada bu soykırıma karşı ayaklanıyorsa, robotlardan oluşan Altın Ordusu’nun pek de amaca uygun bir araç olmadığı kesin. Yine de filmin ‘Orglaşmaya’ aday Elfvari Prensi Nuada hırs ve nefret ile yoğurulmuş motivasyonu ile filmin en keyif verici karakteri. Mutlak iktidarı red eden kral babası ve onun mirasını sahiplenen kızkardeşi Prenses Nuala, Tolkienci ‘Güç Yüzüğünü’ (Yüzüklerin Efendisi) andıran Altın Ordunun tacını istemeyerek, böylece insanın yani ‘öteki’ olanın varlığını koruyarak demokratik bir tavır sergiliyor. Öz babası olan şeytana uymayıp bu savaşta da insanların tarafını seçen HellBoy (Kısaca HB veya Red) ise, ilk filmde ana tema olarak verilen, insanı insan yapanın yaptığı tercihler olduğu söylemini bir kez daha onaylamış oluyor. Ancak dünyanın sonunun HellBoy’un elinden geleceği kehaneti bu Batı kökenli humanist ideali gölgeleyecek mi şimdilik bilemiyoruz. Bu noktada, insanlığın iyiliği adına kendini tehlikeye attığını söyleyen HellBoy’un insanlarca soğuk karşılanması ABD’nin son yıllarda insan hakları ve demokrasi götürme adına yürüttüğü müdahaleci politikaların dünyadaki diğer ülkeler tarafından meşru görülmemesi ile sembolik olarak ilişkilendirilebilir. HellBoy’un Elvisvari favorileri, tipik Amerikan insanı mizah anlayışı ve zevkleri onu belki ABD ile özdeşleştirmemize yol açıyor. Aslında, HB’yi insanlar tanısalar severlerdi. HB ile Abe karakterinin aşk acısından sarhoş sarhoş şarkı söyleme sahnesi buna işaret ediyor. Bu iki fantastik yaratık aynen insanlar gibi aşk acısını bu bazı kesimlerce çok sevilen şarkıyla (“can’t smile without you” - Barry Manilow) dile getirmesi insanın bu tuhaf yaratıklar üzerinden aslında kendi paradisini görmesine yol açıyor. Dünya dertlerini rafa kaldırıp aşk acılarını paylaşan bu ikilinin insanlarla da paylaşacakları bir sıkıntıları var. Aynen Türkçe konuşan bir Batılının bize sevimli gelmesi gibi (bu en son bir reklamda da çarpıcı bir biçimde gösterildi) bu yaratıkların bizden bir geleneği beceriksizce yerine getirme çabası bizi onlara yaklaştırıyor.</p>
<p>Bu iri yarı, basit (Abe’in kültüründen nasiplenmemiş) ama o yüzden masum ve iyi kalpli kızıl zebani kendisine yabancı-güçsüz ve önyargılı insanlar için babasına karşı geliyor. Büyük ihtimalle Prens Nuada, Şeytan’a daha iyi bir evlat olurdu; çünkü ne de olsa Şeytan da, tıpkı Prens Nuada gibi, yaratıcısı Tanrı’nın insan ırkına olan zaafına sinirlenip memleketini terk etmişti. Ancak Prens Nuada’nın bir yarısı babasına sadık kalıyor denebilir. Fikir ayrılığına düşmesine rağmen aslında çok sevdiği kızkardeşi Prenses Nuala, aynı canı taşıyan iki farklı vücut ve akıl olarak karşımıza çıkıyor. Öfkeli, haşin, güçlü ve kibirli Prens ile sakin, pasif, kırılgan ve mütevazi Prenses iki başlı bir canavar misali, birbirine sıkı sıkı bağlılar. Sanki birbirinin ötekisi olan ikiz kardeşlerden birinin varlığı ancak diğerinin varlığıyla mümkün. Dragonheart filmini (1996 - Rob Cohen) bilenler aynı kalbi paylaşıp taşımaya başlayan Dragon ve kötü Prens’in nasıl da aynı kaderi paylaştığını anımsarlar. Zira filmde Prensin sonsuza kadar yaşamak için düşmanı olan Dragonu ayakta tutması gerekmektedir.</p>
<p>HB2 filminin karakterlerinden geçip atmosferine dalınca Fantastik Yeraltı Pazarında konaklıyoruz. Star Wars IV’teki Obi-Wan ve Luke’un uzay gemisi kiralamaya gittiği destansı barın atmosferini hatırlatan fantastik yeraltı pazarı, filmde tasarımsal yaratıcılığın konuşturulduğu mekan. Binbir çeşit yaratığın doğaüstü alışveriş ihtiyaçlarını giderdiği ve HB’nin hiç dikkat çekmeden rahatça gezebildiği bu pazar, olmayan bir dünyanın nasıl işleyebileceğini sergiliyor. Bu pazarın kalabalığına karışıp rasyonelliğin olasılık çizelgesinde yer almayan maceralara atılmak istiyor izleyici&#8230;Doğunun mistik pazar anlayışına veya örnek vermek gerekirse Mısır çarşısı veya Salı pazarı kültürüne aşına İstanbul insanı için de pazar, tanımadığımız yabancı insanların fiziksel temasına en çok maruz kaldığımız yerler olması yönünden de kendi limitli varlığımızı tehdit eder. Birey olarak kalamayıp kalabalıkta kaybolma özgürlüğüne veya korkusuna kapılabilirsiniz. Geleneksel Batı filmlerinde de Doğu ülkeleri bu pazar görüntüleriyle aksettirilir ve merakla beraber bir tekinsizlik hissedilir. Doğu da bir şekilde öteki olarak sayıldığından, rasyonelin karşıtı olan fantastiğin yansıtılmasında böyle bir pazar tasviri kullanılması tanıma uygun düşüyor. HB2’nin fantastik yeraltı pazarı sahnesi bu deneyimi figuratif olarak çok iyi betimliyor ve izleyiciyi etkiliyor. Aslında bu sahnenin başarısında, dijital efektlerin ötesinde makyaj ve kostüm ustalığını görmenin verdiği inandırıcılık da yatıyor. İnsan, bu fantastik öteki ile arasına sınırı çizmiş durumda… Troll pazarından çıkan bir canavar Godzillavari tavırlarla New York caddelerinde HB’nin ardından dolaşırken ürkütücü duruyor. Velhasıl fantastik güzel ama insanlar bunun değerini bilmiyor. Godzillavari canavarın bittiği yerde bir nevi güller açıyor. </p>
<p>Sevilen çeşitli fantastik ve bilimkurgu filmlerini dar açılardan bünyesinde harmanlayan bir film olarak Hellboy2, iyi makyaj, kostüm ve efekt görmek isteyen izleyiciyi mutlaka hoş tutup eğlendirecektir. Öte yandan, son dönemlerin özellikle edebiyat ve sinema gibi alanlarının gözdesi fantastiğin bir yüceltilmesi olarak da okunabilir bir Hellboy2…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/09/29/hellboy-2-altin-ordu-cehennem-cocugu-robotlara-karsi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Davetsiz Misafir Röportaj Videoları Youtube&#8217;da</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/09/25/davetsiz-misafir-videolari-youtubeda/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/09/25/davetsiz-misafir-videolari-youtubeda/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 25 Sep 2008 01:39:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur Güney</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Dergimiz Arşivi]]></category>

		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>

		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/09/25/davetsiz-misafir-videolari-youtubeda/</guid>
		<description><![CDATA[Davetsiz Misafir Röportaj Videolari Youtube&#8217;da !
TRT 2&#8242;de Hemen Şimdi Programı&#8217;nda Yayınlanan Davetsiz Misafir Röportajı
http://www.youtube.com/watch?v=DYV4EhygtSA
SkyTurk&#8217;te K. Murat Güney ve Prof. Dr. Gediz Akdeniz&#8217;in Birlikte Katıldığı Canlı Yayınlanan Söyleşimiz
(4 Bölüm Halinde)
1- http://www.youtube.com/watch?v=Datr6Vo6K-8
2- http://www.youtube.com/watch?v=WqkxKRSiWHw
3- http://www.youtube.com/watch?v=jB5B_Y8EcgU
4- http://www.youtube.com/watch?v=qL4jjK-WBcE
Açık Radyo&#8217;da Rahmi Öğdül ile kitabımız &#8220;Başka Dünyalar Mümkün&#8221; üzerine gerçekleştirdiğimiz söyleşi
(4 Bölüm Halinde)
1- http://www.youtube.com/watch?v=NLTMAp3fDhQ
2- http://www.youtube.com/watch?v=sFLiGleFD_A
3- http://www.youtube.com/watch?v=XyPRpbzkFkU
4- http://www.youtube.com/watch?v=WdVriUteo3c
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img id="image270" height="120" src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2008/09/video_dm.jpg" alt="video_dm.jpg" align="right"/>Davetsiz Misafir Röportaj Videolari Youtube&#8217;da !</p>
<p>TRT 2&#8242;de Hemen Şimdi Programı&#8217;nda Yayınlanan Davetsiz Misafir Röportajı<br />
<a href="http://www.youtube.com/watch?v=DYV4EhygtSA">http://www.youtube.com/watch?v=DYV4EhygtSA</a></p>
<p>SkyTurk&#8217;te K. Murat Güney ve Prof. Dr. Gediz Akdeniz&#8217;in Birlikte Katıldığı Canlı Yayınlanan Söyleşimiz<br />
(4 Bölüm Halinde)<br />
1-<a href=" http://www.youtube.com/watch?v=Datr6Vo6K-8"> http://www.youtube.com/watch?v=Datr6Vo6K-8</a><br />
2- <a href="http://www.youtube.com/watch?v=WqkxKRSiWHw">http://www.youtube.com/watch?v=WqkxKRSiWHw</a><br />
3- <a href="http://www.youtube.com/watch?v=jB5B_Y8EcgU">http://www.youtube.com/watch?v=jB5B_Y8EcgU</a><br />
4- <a href="http://www.youtube.com/watch?v=qL4jjK-WBcE">http://www.youtube.com/watch?v=qL4jjK-WBcE</a></p>
<p>Açık Radyo&#8217;da Rahmi Öğdül ile kitabımız &#8220;Başka Dünyalar Mümkün&#8221; üzerine gerçekleştirdiğimiz söyleşi<br />
(4 Bölüm Halinde)<br />
1- <a href="http://www.youtube.com/watch?v=NLTMAp3fDhQ">http://www.youtube.com/watch?v=NLTMAp3fDhQ</a><br />
2- <a href="http://www.youtube.com/watch?v=sFLiGleFD_A">http://www.youtube.com/watch?v=sFLiGleFD_A</a><br />
3- <a href="http://www.youtube.com/watch?v=XyPRpbzkFkU">http://www.youtube.com/watch?v=XyPRpbzkFkU</a><br />
4- <a href="http://www.youtube.com/watch?v=WdVriUteo3c">http://www.youtube.com/watch?v=WdVriUteo3c</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/09/25/davetsiz-misafir-videolari-youtubeda/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Batman&#8217;in ve Joker&#8217;in Ötesinde: &#8220;Batman the Dark Knight - Kara Şövalye&#8221;</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/09/05/batmanin-ve-jokerin-otesinde-batman-the-dark-knight-kara-sovalye/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/09/05/batmanin-ve-jokerin-otesinde-batman-the-dark-knight-kara-sovalye/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Sep 2008 00:42:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>K. Murat Güney</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Sinema]]></category>

		<category><![CDATA[AltyazıSinema]]></category>

		<category><![CDATA[amerika]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/09/05/batmanin-ve-jokerin-otesinde-batman-the-dark-knight-kara-sovalye/</guid>
		<description><![CDATA[Altyazı Sinema Dergisi&#8217;nin Eylül 2008 Sayısında Yayımlanmıştır
Batman The Dark Knight (Kara Şövalye) gösterime girdiğinden bu yana sinemaseverler arasındaki tartışmaların odak noktası oldu. Filmi izleyenler arasındaki en büyük ayrışma ise filmi beğenenler ve filmin internetteki en büyük sinema portalı olan imdb.com sitesinde kısa zamanda aldığı 200.000 küsur oy ile gelmiş geçmiş en iyi filmler sıralamasında birinci [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img id="image268" height="350" src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2008/09/dark_knight_serious_poster.jpg" alt="dark_knight_serious_poster.jpg" align="right"/><em><strong>Altyazı Sinema Dergisi&#8217;nin Eylül 2008 Sayısında Yayımlanmıştır</strong></em></p>
<p>Batman The Dark Knight (Kara Şövalye) gösterime girdiğinden bu yana sinemaseverler arasındaki tartışmaların odak noktası oldu. Filmi izleyenler arasındaki en büyük ayrışma ise filmi beğenenler ve filmin internetteki en büyük sinema portalı olan imdb.com sitesinde kısa zamanda aldığı 200.000 küsur oy ile gelmiş geçmiş en iyi filmler sıralamasında birinci sıraya yerleşmesini haklı ve uygun bulanlar ile filmin böylesi bir çıkış yapmasını ‘yanlış bilinç’, ‘sinema tarihinin önemli filmlerini bilmemek ve izlememekten ileri gelen bir cehalet’ veya ‘genç kuşağın balık hafızalı olması ve günü yaşaması’ olarak adlandıranlar arasında yaşandı. Ben ise bu yazıda, sözü edilen taraflardan birinin görüşünü savunmak ve filmin gördüğü bu ilgiyle beraber dünyanın gelmiş geçmiş en iyi filmi payesini hakkedip hakketmediğini değerlendirmekten ziyade filmin nasıl olup da bu denli hararetli tartışmaların bir anda odağı olabildiğini sorgulamayı amaçlıyorum. Evet, Batman The Dark Knight, ister beğenelim ister beğenmeyelim, uzun zamandan, belki 5-6 yıldan beri hemen hiçbir sinema filmine nasip olmayan büyük bir ilgiye mazhar oldu. Belli ki, Batman serisinin bu son filmi içinde yaşadığımız bu çağa dair, tam da bu zaman dilimine denk düşen bir mesajı, bir düşünceyi, bir sorgulamayı, bir hissiyatı içeriyor ve sürdürdüğümüz yaşamlarımızın şu anına, şimdisine dokunarak bizleri dürtüyordu. Filmin gördüğü olumlu veya olumsuz bu yoğun ilgiyi başka türlü açıklamak mümkün görünmüyor. Peki neydi bu mesaj, bu düşünce, bu sorgulama ve bu hissiyat? Bir Batman filmini bu kadar çekici ve ilginç kılan ne olabilirdi?</p>
<p>Her şeyden önce, izlediğimizin yalnızca bir Batman filmi, süregiden bir serinin devamı, bir çizgiroman uyarlamasından ibaret olmadığını, bundan çok daha fazlasını içerdiğini söyleyerek başlamalıyız işe. Batman The Dark Knight, arkaplanında Batman çizgiromanlarına ve geçmişteki diğer Batman filmlerine dair anlatıyı kullanan ama bu arkaplanın çok daha ötesine geçen mesaj ve sorgulamalar içeren bir film olarak çıktı karşımıza. The Dark Knight, hiç şüphesiz Fight Club’la başlayan, Matrix serisi ile devam eden ve V for Vendetta gibi filmlerle öne çıkan, son on yılda çağa dair siyasi ve toplumsal meseleleri beyazperdeye yansıtıp tartışmaya açan bir birikimin üzerinde yükseliyordu. Joker’i büyük bir ustalıkla canlandıran ancak filmin çekimleri sırasında hayatını kaybeden Heath Ledger’a kulak verirsek bu siyasi kara filmler kanonunu çok daha gerilere götürmek mümkün; zira Ledger, Joker karakterini canlandırırken Kubrick’in unutulmaz filmi The Clockwork Orange’daki (Otomatik Portakal) Alex karakterini kendisine örnek aldığını belirtmişti. Ne var ki, Joker, şiddeti bir araç değil başlı başına bir amaç olarak algılayan ve uygulayan Alex karakterinin bir adım önüne geçiyor, uyguladığı şiddet ile toplum içinde yeşerttiği korkuyu yaşadığımız çağdaş düzenin temellerine yönelterek korkunun iktidarı üzerine kurulu bu temelin aslında ne kadar da kırılgan ve zayıf olduğunu açığa vuruyordu. Ve Alex’in önce hapishanede terbiye edilip sonra da ‘topluma kazandırılmasının’ ve tüm bunların hemen ardından da çıkarlarını, varlığını ve mülk edindiklerini kaybetme korkusu üzerine kurulu bir toplumun uyguladığı ağır şiddet karşısında savunmasız kalışının gözler önüne serildiği The Clockwork Orange filminin kapanışının aksine Batman The Dark Knight kusursuz bir adaleti sağlamak, tek bir vatandaşın bile burnunun kanamasını önlemek ve mağdur olmasını engellemek iddiasıyla kurulmuş bir toplumun ve bu toplum idealinin cisimleşmiş hali olan Batman’in hezimeti ve Joker’in zaferiyle sona eriyordu. Bu filmde sinemaseverlerin en çok hoşuna gidenlerden biri hiç şüphesiz işte bu zaferdi. Joker’in zaferi ister korku, şaşkınlık hatta tiksintiyle isterse coşkulu bir büyülenmeyle ve alkışlarla karşılansın çok çekiciydi. Belli ki, filmi izleyen milyonlarca sinemasever böyle bir sonu beklemiş, böyle bir sonu arzu etmişti. Tıpkı Fight Club filminin sonunda şirketlere ve bankalara ait gökdelenlerin yıkılmasının istenmesi, tıpkı Matrix serisinin sonunda makinaların rasyonel düzeninin yıkıma uğramasının arzulanması, tıpkı V for Vendetta filminde V’nin yayınladığı bir video aracılığıyla hükümete yönelttiği parlamentoyu yıkma tehdidinin gerçeğe dönüşmesinin filmi izleyenler tarafından alkışlanması gibi, bu son Batman filminde de Joker’in Gotham şehrinin yöneticilerini çaresiz bırakması, şehrin belki de en temiz karakteri olan savcı Arthur Dent’in karanlık ve korku dolu diğer yüzünü ortaya çıkarması ve en sonunda onu da kendisine benzetmesi izleyiciler tarafından istenmiş, arzu edilmiş, gerçekleşmiş ve alkışlanmıştı. Peki sinemaya giden bunca insan böylesi yıkımları niçin alkışlıyordu? Tylor Durden’ın, V’nin ve ve Joker’in yıkıcı tutkularından ve kazandıkları zaferlerden neden bu denli büyük bir coşku duyuyordu?<br />
<span id="more-267"></span><br />
<strong>“Birkaç bidon benzin ve bir avuç kurşunla bu şehre yaptıklarıma bir bak!”</strong><br />
Tüm bu sorulara cevap verebilmek için her şeyden önce, sinemaya giden insanların yani bizlerin, sadece birer sinemaseverden ibaret olmadığımızı, aynı zamanda video kayıtları aracılığıyla savrulan tehditlerin gerçeğe dönüştüğü, bombalı saldırıların, baskınların, adam kaçırma ve sabotaj eylemlerinin çok zamandır gündelik hayatımızın bir parçası haline geldiği toplumlarda yaşayan bireyler olduğumuzu hatırlamalıyız. Fight Club filminin gösterildiği 1999 yılından hemen iki yıl sonra tüm dünya New York’un merkezinde yükselen iki kulenin, Dünya Ticaret Merkezi kulelerinin yıkıldığını izledi hep beraber. Eylemin bu kadar etkili olması, bu denli ses getirmesi, hiç şüphesiz bu eylemi ister korku ister coşkuyla ama huşu içinde ve büyülenerek izleyen milyonların işbirliği sayesinde olmuştu. Tıpkı egemen devletlerin uyguladığı şiddetin bir gün bize de yöneleceği kaygısıyla bir yandan korku ama bizleri tehditlerden koruyup kollayan güç olması gerekçesiyle de bir yandan sempati ile karşılanması gibi egemene karşı uygulanan şiddet de bir yandan korku ve panik ama bir yandan da güçlü olanın, muktedir olanın ve hakim olanın yıkılışını izlemekten duyulan bir haz ve coşkuyla karşılandı. Her zaman deveden büyük bir fil vardı ve esas gücünü korku salmaktan alan günümüz egemen devletlerinin başa çıkabileceklerinden daha büyük ve güçlü bir tehditle kaşılaştıklarında nasıl da korkudan tir tir titrediklerini görmek o iktidardan o güne değin korku duyan milyonların ister istemez hoşuna gidiyordu. </p>
<p>V for Vendetta filminde V’nin veya Batman the Dark Knight’ta Joker’in, iktidarın egemenliğini açıkça tehdit etmek için televizyon yayınlarını ve video kaydını kullanmasına ise çoktan beri aşinaydık. Hemen şu an, Youtube video paylaşım sitesinde yapılacak kısa bir arama sonucunda Usame Bin Ladin ve yandaşlarının veyahut Iraklı, Filistinli ve Lübnanlı direnişçilerin yarın gerçek olması işten bile olmayan tehdit videolarına rastlamak mümkün. Tüm bu yöntemler, yani bombalı saldırılar, suikastler, sabotajlar, tehdit videoları zaten uzun yıllardan bügüne değin IRA’dan ETA’ya, Hizbullah’tan Hamas’a birçok örgütlü silahlı grup tarafından kullanıldı, kullanılıyor. Hepsinin amaçları ise genellikle birbirine benziyor: Bir yandan, devletin kendi egemenliğinin tehdit edildiğini hissettiği anda o zamana değin bir ideal olarak savunduğu her şeyi, yani adaleti, hakkı, hukuku süresiz bir biçimde askıya alan ve hükümsüz kılan yoğun bir şiddete başvurduğunu ifşa ederek devletin/muktedirin yalancı ve çirkin yüzünü ortaya çıkarmak, bir yandan da en güçlü egemenlerin bile yenilmez olmadıklarını göstermek ve muktedirlerin iktidarlarını kaybetmek korkusundan muzdarip acınası hallerini gözler önüne sermek. Devletin şiddet tekelini kıran hemen her silahlı örgüt, bu eyleminin hemen akabinde devletin fark gözetmeksizin uygulayacağı şiddete, başvuracağı yalanlara, sansür ve kısıtlamalara maruz kalanlar nazarında devleti/muktedirleri korkutup küçük düşürdüğü, dolayısıyla devletten/muktedirlerden daha ‘güçlü’ bir yapı olarak ortaya çıktığı için büyük sempati toplayacaktır. Muhtemelen Joker’e duyduğumuz sempati de biraz bunlardan kaynaklanıyor. Joker, hem Gotham yönetimini, polisini ve tabii ki şehrin dürüst savcısını adalet ve hukuk zemininden koparıp fark gözetmeksizin şiddet uygulamaya, yalan söylemeye, güvenlik adı altında halk üzerindeki denetimi ve kısıtlamaları artırmaya kışkırtıyor ve böylece Gotham yöneticilerini kendisine suç ortağı yapıyor hem de herkesin güvenliğini sağlamak, hak ve hukukunu korumak üzerine kurulu bir yönetimi çaresiz bırakarak, küçük düşürerek, aşağılayarak kendisinin onlardan çok daha güçlü olduğunu ispatlıyor. Joker’in milyonlarca doların alev alev yandığını alaycı bakışlarıyla izlediği çarpıcı sahnede söylediği gibi çok para sahibi olmak aslında kendisine şiddetin ve korkunun sağladığı gücün yanında çok küçük ve değersiz kalıyor. </p>
<p>Peki filmin sonunda bizleri büyüleyen, filmi bizler için bu kadar çekici ve etkileyici kılan Joker’in Batman’den ve Gotham yönetiminden daha güçlü, daha korkutucu olduğunu görmek mi? Daha çok şiddet uygulayan, böylece daha çok korkutan ve egemenliğini daha büyük bir güçle kuranlar mı bize çekici geliyor? Şiddete, korkuya, güce ve iktidara mı prim veriyoruz yoksa? Şiddetin daha çok şiddetle, korkunun daha büyük korkuyla, gücün daha fazla güçle bastırılması ve alaşağı edilmesi elbette birçokları için büyüleyici bir seyir sunuyor. Ama güçlü olanların sonunda kaybettiği başka filmleri biz daha önce de izlemedik mi?<br />
<strong><br />
“Kaos hakkındaki şeyi biliyor musun, Harvey? Kaos adildir&#8230;”</strong><br />
Evet, işte belki tam da bu noktada Batman the Dark Knight’ın daha önce izlediğimiz ve sonunda güçlü olanın kaybettiği o ‘başka’ filmlerden nerede ayrıldığını gözler önüne sermek gerekiyor. Şimdiye kadar adını andığımız ve bizlere güçlü olanın yenildiğini izleme hazzını tattıran V for Vendetta, Fight Club, Clockwork Orange veya Matrix gibi filmlerde daha en baştan ‘güçlü’ olanın aynı zamanda ‘zalim’ olan, ‘haksız olan’ olduğunu gördük. Mücadele daha baştan ‘zalim’ ve ‘kötü’ olduğu çok açık bir iktidara karşı yapılıyordu. Zalimler ve mazlumlar arasındaki ayrımın kuruluş biçimi her filmde kendine özgü olsa da taraflar arasında her zaman açık ve net bir sınır çekiliyordu. V, faşist ve acımasız İngiliz hükümetine karşı savaşırken, Tylor Durden’ın Dövüş Kulübü, karşısına kapitalist sömürü düzenini alıyordu. Matrix’te, Neo ve Zion şehrinin isyancıları kendilerinden kat be kat güçlü makinelerin aşırı rasyonelleşmiş ve insanlara hiçbir seçim şansı tanımayan denetimci düzenine karşı savaştıklarına tanık oluyorduk. Clockwork Orange’da ise Alex’in, her ne kadar başta ‘kötü’ ve ‘zalim’ bir portre çizse de çok geçmeden denetimci ve zalim bir toplumsal güvenlik ağı tarafından tutsak edilip itaatkar, uysal ve duyarsız bir varlık haline dönüştürüldüğünü ve bu toplumsal şiddet karşısında nasıl da çaresiz kaldığını sıkıntıyla izliyorduk. Evet, bugüne değin belki tüm bu anlatıların atası sayılabilecek Spartaküs filmindeki gibi hep bir takım asilerin kendilerini köleleştiren çok büyük ve zalim olduğu çok açık bir güce karşı direnişini izliyor, onaylıyor, bu direnişe sempati duyuyorduk. </p>
<p>Halbuki, Batman the Dark Knight’ta Joker, kendisini ‘iyi’, ‘adil’ ve ‘doğru’ olarak kuran bir iktidara, Batman’e ve Gotham savcısına karşı savaşıyor. Belki herkesin değil ama Batman’in, savcı Harvey Dent’in ve komiser Gordon’un adalet ve doğruluk ideallerine samimi bir şekilde bağlı olduğundan hiç kimsenin şüphesi yok. Bu durumda Joker’in savaştığı şey aslında bu pür ve mutlak idealin ta kendisi. Yani Joker bizlere liberal özgürlük ve haklar söylemine, iktidarın herkese eşit ve adil olarak yaklaştığına, herkesin varlık ve güvenliğini koruduğuna, bir tek vatandaşın bile burnunun kanamasına tahammülü olmadığına dair idealin, bu gerçekten içten çabanın bugünkü dünyada süregiden tahakküm ilişkilerini perdelemeye, görünmez kılmaya hizmet ettiğini ifşa etmeye çalışıyor. Joker’in gösterdiği, aslında bazılarının yaşamlarının, güvenlik ve iyiliklerinin ancak başka birilerinin ölümü, riske girmesi ve sıkıntı çekmesi sayesinde gerçekleştiği. Düzen aslında her zaman belli bir tercihi dayatıyor. Joker’in hastane sahnesinde savcı Dent’e söylediği gibi, bir belediye başkanının hayatı her zaman sıradan bir vatandaştan veya bir askerden daha değerli. Ama sanki öyle değilmiş, herkes eşitmiş gibi kurulan bir düzende yaşıyoruz. </p>
<p>Tam da bu yüzden, Joker filmin başından sonuna kadar Batman’i, savcı Harvey Dent’i ve Gotham şehrinin yöneticilerini birtakım tercihler yapmaya zorluyor. Daha doğrusu onların her gün her an bazılarının çıkarları için başkalarını feda etmek üzerine yaptıkları tercihleri görünür kılıyor. Joker önce Batman teslim olana kadar her gün bir kişiyi öldüreceğini söylüyor. Yani Batman’in herkesin can güvenliğini korumak iddiasını sürdürebilmesi karşılığında her gün ölecek bir kişi! Joker hapishaneden kaçmadan önce Batman’i yine seçime zorluyor. Bu kez Batman’in yapması gereken seçim sevgilisi Rachel’ı mı yoksa şehrin savcısını mı kurtaracağı. Birini birine feda etmesi gerekiyor. Ve Batman’in kimi kurtaracağını bilen Joker ona bir oyun oynuyor, Batman Rachel’i kurtaracağını düşündüğü yerde savcıyı buluyor. Rachel ölüyor, savcı yaşıyor. Joker’in ise kimin öldüğü kimin kaldığı ile ilgilendiği yok. O sadece bugünkü dünyada birilerinin yaşamının başkalarının ölümü sayesinde sürdüğü gerçeğini yüzümüze vurmaya çalışıyor. Çok geçmeden başka bir ikilemle karşımıza çıkıyor Joker. Bu kez Batman’in kim olduğunu açıklayacak olan Coleman Reese’in öldürülmesini istediğini yoksa şehirdeki hastanelerden birini havaya uçuracağını söylüyor. Elbette kusursuz güvenlik ideali üzerine, yani hem tek tek bireyleri hem de tüm toplumu korumak ideali üzerine kurulu düzen ne Reese’i ne de hastaneleri gözden çıkarabiliyor. Ama aslında bu ikisi arasında tercih yapmıyormuş gibi görünüp yine de bir tercih yapıyor. Polis Reese’i koruyor, böylece hastanelerden biri havaya uçuyor. Joker’in mahkumlar ve sivillerle yüklü iki gemideki yolcuları birbirlerini öldürmek noktasında tercihe zorlaması da benzeri bir çabanın ürünü. Joker aslında gündelik hayatta mahkumların yaşamlarının hep diğer insanlardan daha değersiz olarak görüldüğünü ifşa etmek istiyor. Ancak iş mutlak adalet ve güvenlik idealini gerçekleştirmekle yükümlü yöneticilere değil de sıradan halka düşünce, suçu üstlenmemek kaygısıyla kimse kimseyi öldüremiyor. Ne var ki, tam o sırada Joker’e ulaşmaya çalışan Batman, binada operasyon yapan ve Joker’in farklı kostümler giydirmesi nedeniyle rehinelerle eylemcileri birbirine karıştıran SWAT özel polis timlerini yeri geldi mi dövüyor ve engelliyor yeri geldi mi destekliyor ve onlara yol açıyor. Batman’in hiçbir kişi zarar görmesin, haksız yere dayak yemesin anlayışıyla yaptığı bu seçimler ise pek tabii Joker için gülünç bir seyirlik sunuyor. Ve sonunda Joker bizzat kendi varlığı ve eylemlerinin Batman’in varlığı ve adalet ideali sonucunda gerçekleştiğini, Gotham şehrini yıkıma sürükleyenin tam da Batman’in insanları ve adaleti korumak yönündeki bu tutkusu olduğunu gözler önüne seriyor. Filmi sonunda iyi ve kötü, zalim ve mazlum birbirine karışıyor. Adaletin savucusu beyaz prens, savcı Harvey Dent karanlık bir katile dönüşüyor. Sonunda Joker liberal adalet ve iyilik idealini yeniyor, ama karşılığında bir şey kazanmıyor, sadece bir perdeyi kaldırıyor&#8230;</p>
<p><strong>“Ya kahraman olarak ölürsün ya da nasıl kötü adam olduğunu görecek kadar uzun yaşarsın&#8230;”</strong><br />
Bu sözler savcı Harvey Dent’e ait. Ama aslında filmin esas mesajını bizlere ulaştırıyor. Demek ki, yaşadıkça kaçınılmaz olarak tercihlerde bulunuyor, varlığımızı ve çıkarlarımızı korumak için başkalarının zulüm görmesine, aç kalmasına ister istemez göz yumuyoruz ve dolayısıyla git gide kirleniyoruz. Bu da ya bize her gün tekrarlanan hümanist söylemlerde, iktidarların bir tek kişiyi bile gözden çıkarmayacak biçimde adalet ve hizmet sağlamaya çalıştığı idealinde bir yanlışlık olduğunu yahut bizlerde bir sorun olduğunu gösteriyor. Zira eğer hümanist ideale dair söylem geçerliyse bizler sadece yaşamlarımızı kayıtsızca sürdürmekle bile yardımlarımızı esirgediğimiz Afrika’da her gün açlıktan ve yokluktan gerçekleşen ölümleri onaylıyor, bu ölümlerin vebaline ortak oluyoruz. Sonuçta günümüzün çağdaş ve hümanist görünümlü insanının bu söylemsel maskenin ardında gizlenen bir cani olduğu açık bir gerçek. Burada problemli olan ise içinde yaşadığımız ahlaki düzenin sanki hakikaten herkesin, her bireyin tek tek sağlığına, iyiliğine ve haklarına bu denli özen gösteriyormuş gibi gözükmesi. Bu elbette büyük bir yalan. ABD’nin zenginliği ülkesindeki yoksullar, siyahlar ve Meksikalı kaçak göçmenlerin emeklerinden, Avrupa’nın refahı ise eski sömürgelerinden gelen kaynaklar ve sınırları içinde ucuz emek gücü sağlayan Müslüman azınlıklardan geliyor. Türkiye’nin ekonomisi ve bütünlüğü ise kadınların ve yoksulların karşılıksız emeklerinin sömürülmesi, eşcinsellerin, kaçak göçmenlerin, Kürtler ve Ermeniler gibi azınlıkların göz ardı edilmesi, baskı görmesi üzerinde yükseliyor. Daha önce de söylediğim gibi bazılarının iyiliği ve sağlığı birçok başkalarının hastalığı ve sıkıntı çekmesi sayesinde oluyor..</p>
<p>Evet, Joker’in yaptığı sadece bize bunu bir kez daha hatırlatmak. Kendisinin de dediği gibi o aslında bir deli değil, sadece yaptığı sorgulamalar biraz ortalamanın üzerinde. Ne var ki, bu sorgulamayı yaparken Joker iktidarın oyununun aynısını oynuyor. Yani korkutuyor ve bu korkudan besleniyor. Onu devletlerden ve devletin şiddet tekelini kırdığı için devletler tarafından ‘terörist’ olarak adlandırılan ama aslında yaptıkları sadece devletlerle aynı araçları kullanan ve aslında devlet olmaya, devletin yerini almaya çalışmaktan başka bir şey yapmayan silahlı kişi ve örgütlerden ayıran tek şey ise herhalde Joker’in bir iktidar kaygısı olmaması. O, ne Gotham yönetiminde söz sahibi olmayı amaçlıyor ne de halkın sempatisini kazanmayı ve kendi hegemonyasını tesis etmeyi. Elinde tuttuğu şiddetin ve korkunun gücünü sadece kurulu hegemonyaların altını oymak ve içlerinin ne kadar yalanla dolu olduğunu göstermek için kullanıyor. Ama Joker ve Batman’in rekabeti son kertede sadece şiddet ve korkunun eşiğinin daha da yükselmesine hizmet ediyor. Tıpkı Batman Begins filminin son sahnesinde polis şefi Jim Gordon’un Joker’in geleceğini Batman’e haber vermesi gibi: “Biz yarı-otomatik kullanıyoruz onlar otomatik silah, biz kurşun geçirmez yelek takıyoruz, onlar zırh delici mermi alıyorlar&#8230;. Ve sen maske takıyosun, bir de şu makyajlı adama bak, senin gibi gösteriş meraklısı, ardında bir oyun kartı bırakıyor&#8230;” </p>
<p>Halbuki insanlık Batman gibilerin şevkat ve hümanizminden de Joker gibilerin alaycı ve yıkıcı eylemlerinden de daha fazlasını hakkediyor: Ölümün ve yaşamın, acıların ve mutlulukların çok daha adil bir şekilde dağıldığı, şiddetin ve korkunun değil paylaşımın ve tüm farklılıklara rağmen bir arada yaşama tutkusunun iktidarda olduğu başka bir dünyayı&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/09/05/batmanin-ve-jokerin-otesinde-batman-the-dark-knight-kara-sovalye/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>
