Siyasi - Türkiye


qijika_res_kapakBu coğrafyada anti-otoriter, heterodoks bir özgürlük politikasının patikası olmayı amaçlayan Qijika Reş Dergisi yayın hayatına başladı. Derginin duyuru yazısı şöyle:

Sınırsız ve sonsuz mavi semalarda yoldaşlık bulutuna tutunmuş, özgürlüğe kanat çırpan Qijika Reş kafilesinden herkese merhaba.

Qijika Reş dergisini doğuran en keskin sancı ertelenmiş bir randevunun durmadan yankılanan özgürlük çağrısına icabet etmekti. Qijika Reş dergisi, düşü kurulmuş, duyurusu yapılmış ancak gerek tem…bellik uykusunun tatlı cazibesi gerekse etrafımızda yaratamadığımız kolektif enerji yoksunluğu dolaysıyla gecikerek vücut bulmuş bir projedir. Kusursuz ve verimli bir toplum bahçesi yaratmaya çalışan modern iktidarın siyaset dünyasına uzak, arafta kalmış ancak özgürlük rüyası görmeye devam eden öznelerin yana yana soluyacağı bir bahçe yaratmak arzusuyla yola çıkmıştık. Temel derdimiz kusurlu, dikenli, yabanıl, ayrık otlarının buluştuğu doğal bir bahçeydi. Geçen zaman, soluğumuzun değdiği mekânlarda özgürlük türküsünü farklı notalarla okuyan bir dizi yoldaşın varlığıyla tanıştırdı bizi. Emekleme aşamasının bittiği, kervanın yolu koyulduğu zaman gelip çatmıştı artık. Kervan yolda dizilir düsturundan hareketle, amatör ruhumuzun ve sarsak politik heyecanlarımızın sindiği bir parça kusurlu bir içerikle bu ilk sayıyı çıkarmaya karar kıldık.
(devamı…)

botanBirikim Dergisi’nin Temmuz 2010 sayısında yayımlanmıştır

“Uzun zaman önce…
Hiç kimse tarlaları sabanla deşmezdi.
Toprağı sınırlara bölmezdi hiç kimse
Ve suları kürekle yarmazdı
Kıyı dünyanın sonuydu.
Ah doğuştan zeki insan, buluşlarının kurbanı
Öyle korkunç ki yaratıcılığın,
Ne işe yarar şehirleri çevreleyen şu yüksek duvarlar
Ve niye savaşmak için silahlar?”
(Ovidius – Amores)

Kürtlerin tarih kurgusunda en önemli mitlerden birini de doğayla kurulan organik bağın yaşamsal önemi oluşturur. Zağrosların eteklerine yerleşip her türlü istilacı ve sömürgeci baskın karşısında geçit vermez dağların kucağına sığınıp, doğanın bereketli nimetleriyle beslenerek direnmenin, varlıklarını bugüne taşıdığına inanılır. Kendilerini “dağ kavmi” olarak da adlandıran Kürtlerin mitolojisinde veya destanlarında barınak veya isyan ateşininin yükseldiği sembol olarak dağlar, özel ve baskın bir yer tutar. ‘Dağa çıkmak’ veya ‘dağa kaçmak’ ikilemi, tarihin Kürtlere reva gördüğü kaçınılmaz bir lanet veya hayatta kalmanın diyalektik yasası olarak okunur. Sürekli, tarihsel varlığını doğanın koruyucu şefkatine borçlu olduğunu vurgulayan bir halkın doğayla ilişkisi üzerine doğal olarak radikal bir sorgulayışın, toplumsal ekoloji bilincinin çok gelişkin olması beklenir. Oysa günümüzde beton mezarlığına dönüşmüş “kentsiz kentler”, altyapıdan ve projelerden yoksun belediyeler, kirletilmiş sular ve göller, terk edilmiş ve bir daha kimsenin dönmeyi düşünmediği ıssız köyler, yakılmış ormanlar, sürülemeyen tarlalar ve güvenlik güçlerinin çoktan kontrol sahalarına dönüşmüş yaylalar, söylemin sadece modern bir halk romantizminden ibaret olduğunu düşündürüyor.
(devamı…)

kurt_sorununa_cozumBugüne değin gerek Davetsiz Misafir Dergisi’ndeki yazılarımızda gerekse yayımladığımız “Başka Dünyalar Mümkün” ve “Türkiye’de İktidarı Yeniden Düşünmek” başlıklı kitaplarımızda tekrar tekrar çok önemli gördüğümüz bir noktanın altını çizdik ve Türkiye’deki akademik ve entelektüel çevrelerin en başta gelen sorunlarından birinin kalıplaşmış anlayışları yerinden eden radikal görüşleri ve yeni düşünce akımlarını, bir açılım ve dönüşümün kaynağı olarak görmek yerine, çoğunlukla, kendi küçük iktidar alanlarını tehdit eden tehlikeli oluşumlar olarak algıladıklarından yakındık. İşte tam da bu noktada, kendi özel konumlarını sarsacağı gerekçesiyle yeni düşünce ve eleştirilere kendisini kapatmış bu akademik ve entelektüel zümreyi değişmeye ve dönüşmeye zorlamak gerektiğini vurguladık. Türkiye’deki akademik ve entelektüel hayatın zenginleşmesi ve çeşitlenmesinin bu ve bunun gibi müdahalelerle mümkün olacağını dile getirdik. Bugün geldiğimiz noktada Türkiye’deki sosyal bilim anlayaşının içinde bulunduğu tutuculukla mücadele etmek ve sosyal bilimleri daha özgürlükçü bir düzeye doğru zorlamak konusunda epeyce yol kat etmiş ve ses getirmeye başlamış olduğumuzu görüyorum. Toplum ve Kuram Dergisi’nin ikinci sayısında yayımlanan “TESEV’in Zorunlu Göç Araştırması’nın Söylemedikleri ve Kürt Sorununda Çözüme Dair Liberal Projenin Açmazları” başlıklı yazıma aldığım sayısız tebrik, yorum, katkı, öneri ve eleştiri mesajları herhalde bunun bir göstergesi. Zamanlarını ayırıp görüşlerini paylaşan herkese öncelikle çok teşekkür etmek isterim. Yazının bunca ses getirmesini doğru yolda olduğumuzun, yani akademide ciddi bir eleştiriyle karşılaşmamanın verdiği rahatlıkla kurulan iktidarları zorlamaya ve sarsmaya başladığımızın bir belirtisi olarak görüyorum.

edi_bese2Toplum ve Kuram Dergisi’nin üçüncü sayısında ise aynı derginin ikinci sayısında eleştirel bir analizine yer verdiğim TESEV’in “Zorunlu Göç ile Yüzleşmek: Türkiye’de Yerinden Edilme Sonrası Vatandaşlığın İnşası” (Kurban, Yükseker, Çelik, Ünalan ve Aker, 2006) başlıklı çalışmasının yazarlarından Deniz Yükseker’in cevap hakkını kullanarak kaleme aldığı bir metnini bulacaksınız. Kuramsal eleştiriler beklerken neredeyse yalnızca hamaset, demagoji, çarpıtma ve kişisel polemiklerle karşılaştığım bu metne aynı üslupla cevap vermeyi uygun bulmuyorum. Zira kişisel atışma ve polemiklerin ne düşünsel tartışmaların gelişmesine ne de okuyucuların bu tartışmalardan faydalanmasına katkıda bulunmayacağı kanaatindeyim. Benim Kürt sorununda liberal projenin açmazlarını ortaya koyduğum metin öncelikli olarak düşünsel ve siyasi bir tartışmayı geliştirmektedir.

Toplum ve Kuram Dergisi’nin ikinci sayısında kaleme aldığım yazım boyunca Kürt sorununu bir kültürel tanınma ve insan hakları sorununa indirgeyen ve Kürtlerin egemenlik paylaşımı, anayasa da köklü değişim, anadilde eğitim, özerk otonom yönetim gibi siyasi taleplerini dışlayan liberal tahayyülü analiz edip eleştirdim (Güney 2009). Bir yanda AKP iktidarının “Kürt açılımının” devam ettirilmeye çalışıldığı öte yanda ise Kürt hareketinin aktif siyasetçilerinin bir bir baskı altına alınıp tutuklandığı, kısacası Kürt sorununun çözümüne dair bu farklı yaklaşımlar arasındaki uçurumun iyice belirginleştiği bir ortamda son derece güncel, hayati ve oldukça önemli olduğuna inandığım bir tartışmayı gündeme getirmeye çalıştım. Şüphesiz, dile getirdiğim bu eleştiriler ne sadece bana aittir ne de çok orijinal ve yenidir. Benim yaptığım sadece, daha önce çok defa değinilen bu eleştirileri belki ilk defa yazılı olarak derli toplu halde sunmaya çalışmaktan ibarettir. Bunu yaparken tek tek şahısların duruş ve niyetlerini sorgulamak gibi bir amacım olmadığı gibi TESEV’in zorunlu göç özelinde ve Kürt sorunu genelinde az önce sözünü ettiğim liberal ideoloji ve tahayyülün sınırları içinde yürüttüğü çalışmaları fikirlerimi somutlaştırmak açısından sadece bir örnek olarak seçilmiştir.

Şimdi ise sözü fazla uzatmadan Deniz Yükseker’in bana yönelttiği eleştirileri içeren ve Toplum ve Kuram Dergisi’nin üçüncü sayısında yayımlanan “Sosyal Bilim Yöntemi Olarak Komplo Teoriciliğinin Açmazları: K. Murat Güney’e Cevap” başlıklı metninde değinilmesinin yararlı olacağını düşündüğüm birkaç noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Bunu yaparken D. Yükseker ile kişisel polemiğe girmek yerine D. Yükseker’in bu metnini tıpkı TESEV’in “Zorunlu Göç İle Yüzleşmek” çalışması gibi liberal ideolojinin açmazlarını ortaya koyan bir örnek olarak analiz edeceğim. Zira D. Yükseker’in bu metni de tıpkı TESEV için çalışma yapan akademisyenlerin ve sair liberal yazarların Kürt sorununa yönelik birçok çalışmasında olduğu gibi bir yandan sözde “objektif” ve “tarafsız” bir sosyal bilim eleştirisi olma iddiası üzerinden nasihatlerle süslenmiş buyurgan bir üslupla bilgi iktidarını kurmaya çalışırken bir yandan da Kürt sorununu hala bir insan hakları ve kültürel tanınma sorununa indirgemekte ve meselenin siyasi boyutunu, Kürtlerin egemenlik paylaşımı, özerk yönetim gibi taleplerini yok saymaya devam etmektedir. Toplum ve Kuram’ın ikinci sayısında yayımlanan yazımda enine boyuna tartıştığım sosyal bilimlerde objektiflik ve tarafsızlık iddiasının iktidar kurucu bir dinamik olduğu ve ayrıca Kürt sorunun sadece hukuksal-kültürel değil aynı zamanda ulus-devlet normunu sorgulayan siyasal bir sorun olduğuna dair bu iki kapsamlı eleştirime derginin üçüncü sayısındaki uzunca tenkit yazısı boyunca hiç değinmeyen D. Yükseker, liberal entelektüellerin tahayyüllerinin sınırlılığına yönelik eleştirilerin ne kadar haklı ve yerinde olduğunu bir kez daha ortaya koymuş oluyor.
(devamı…)

zorunlu_goc_tutuklanan_kurtlerToplum ve Kuram Dergisi’nin 2. sayısında yayımlanmıştır…

Bu makale Türkiye’de liberal akımın önde gelen yazar ve düşünürlerinin ve bu liberal görüşlerden beslenerek öneri ve projeler geliştiren sivil toplum kuruluşlarının genel olarak Kürt meselesine özel olarak da zorunlu göçe ‘maruz kalan’ (1) Kürt nüfusunun sorunlarına dair algılarını, yaklaşım biçimlerini ve çözüm önerilerini eleştirel bir biçimde incelemeyi amaçlamaktadır. Bu yazıda, zorunlu göçe maruz kalan Kürt nüfusun toplumsal konumuna dair liberal yaklaşıma odaklanırken Kürtlerin liberal tahayyülün sınırları içinde nasıl da her daim ‘problemli’ bir nüfus grubu olarak üretildiğini ve Kürtlüğe dair bu problemin nasıl da liberal çoğulcu/çokkültürcü ideolojinin öngördüğü ‘kültürel ve hukuki haklar’ söyleminin sınırları içine hapsedildiğini gözler önüne sermeye çalışacağım. Bu noktada, bir yandan liberal düşüncenin sınırlarını ve yetersizliklerini ifşa ederken bir yandan da liberal çoğulcu projenin ve önerilerin adalete ve toplumsal uzlaşıya dair birçok başka siyasal ve toplumsal proje ve tahayyülü nasıl görünmez kıldığını göstermeye çalışacağım. Tüm bu eleştirilerin, Kürt sorununa yönelik yeni açılımların tartışıldığı bugünlerde sorunun nasıl algılandığına dair farklılıkların ve bu farklı algılar çerçevesinde üretilen çözüm önerileri arasındaki gerilimlerin anlaşılması ve sorunun çözümünü tartışan taraflar arasındaki sınırların/farklılıkların daha belirgin bir biçimde görünür kılınmasına yardımcı olacağını umuyorum.

Bu noktada, Türkiye’deki devlet elitleri ve askeri yetkililerin Kürt sorununa yaklaşımları ve bu soruna dair ürettikleri söylemler ile özellikle 2000’li yıllardan itibaren muhalif bir eleştiri görünümünde yükselmeye başlayan ve Kürtlerin sosyal ve kültürel haklarının tanınması talebiyle yola çıkan liberal söylemler arasındaki farklılıklarla birlikte benzerliklerin de gözler önüne serilmesinin son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Zira özellikle zorunlu göç konusunda çalışan ve doğrudan doğruya Kürt hareketi içinde yer almayan birtakım liberal sivil toplum kuruluşları (STK), yayın çevreleri, gazeteciler ve akademisyenler tarafından Kürtlerin bir kültürel azınlık olarak tanımlanıp tanınmasının devletin resmi söylemi karşısında bir meydan okumaymış gibi gözükmesine karşın, aslında liberal projenin Kürt meselesinin ardındaki yapısal siyasi ve toplumsal nedenleri görmek ve göstermek konusunda yetersiz, çekingen ve hatta inkârcı olduğu kanısındayım. Zorunlu göç üzerine çalışan, zorunlu göçe maruz kalanların yaşadığı yoksulluk, işsizlik, büyükşehir yaşamıyla uyum gibi hayati sorunlar üzerine projeler üretip bizzat uygulamaya koyan veya hükümetleri bu konuda adım atmaya çağıran birçok sivil toplum kuruluşu, zorunlu göçün yalnızca sonuçlarına odaklanıp zorunlu göçe yol açan ve birçoğu maalesef hala sürmekte olan nedenleri yer yer bilinçli bir çabayla yer yerse bilinçsiz bir ihmalkârlıkla gündeme getirmemektedir. Hiç şüphesiz yüz binlerce insanın yerlerinden yurtlarından edilmesine yol açan zorunlu göçün başlıca nedeni bölgede hüküm süren silahlı çatışma ortamı ve Kürt sorununu bir güvenlik meselesine indirgeyen militarist anlayış ve uygulamalardı. Bu anlayışın uzantıları olarak Kürt dilinin kamusal alanda kullanılması üzerinde halen sürmekte olan yasak ile beraber Kürt olmanın ve bunu siyasi platformlarda ifade etmenin halen kişilerin potansiyel suçlu ve ‘terörist’ olarak damgalanmasına yol açabildiği bir ortamda toplumsal uzlaşıyı sağlamak Kürt oldukları için köyleri yakılıp göç yollarına sürülen yüz binlerin siyasal mücadeleleri tanınmadan ve Kürtlükleri ile barışılmadan pek mümkün gözükmüyor.
(devamı…)

tekel_genel_grev_direnisAnti-otoriter haber, yorum ve tartışma portalı InternationalAforum sitesinden…

Hükümetle Türk-iş arasında yapılan görüşmelerin sonucu gösterdi ki, sermaye sınıfı kendi çıkarlarını korumak için yüzbinlerce insanı işsiz ve aç bırakmakta hiçbir tereddütte bulunmuyor. 50 gündür ülkenin dört bir yanından gelip kış koşullarında sokaklarda kalan TEKEL işçilerinin kararlı direnişi bile sermayenin kendi sırtının sağlam olduğunu düşünmesine herhangi bir etkide bulunmamış görünüyor. Sermaye ve patronlar hayatın her alanına nüfuz edecek kadar örgütlü ya bizler…? Bu hayatı emekleriyle ve alınterleriyle ellerinde tutanlar biz sıradan insanlarken, bir avuç imtiyazlı azınlık hayatın asıl yaratıcılarıymış gibi davranmaktan çekinmiyor, alışılageldik örgütsüz, tüm iş kollarına ve hayatın her alanına yayılmayan direnişler karşısında da geri adım atmak şöyle dursun, tehdit ediyor ve polisin eliyle devlet terörünü hayata geçiriyor. Şimdiden sermayenin hükümet sözcüsü Erdoğan, TEKEL işçilerini kriminalize etmeye ve tehditler savurmaya başladı bile. TEKEL işçilerinin kararlı mücadelesi sürdüğü ölçüde önümüzdeki günler TEKEL direnişinin ilk günlerinde yaşanan polis terörünün yarattığı travmalara gebedir. Hükümetin sözcülüğünde sermaye bu tehditlerini 3 milyon işsizi adres göstererek ezilen ve sömürülen kesimleri birbirine düşürmeye çalışmakta ve sermayeyi sorgulanamaz kılarak bir ilüzyon politikası uygulayıp sürdürmektedir.

Sermaye sistemi polis ve zor yoluyla tehdit ve baskısını arttırırken, tıpkı tüm yeryüzünde olduğu gibi ülkenin dört bir yanında da direniş çığlıkları bir bir yükselmeye devam etmektedir. Ezilen sınıfların yerel mücadeleleri genelleşen direnişlere dönüşmeye meyletmeye başlamıştır. TEKEL’den Marmaray işçilerine, Çemen Tekstil’den Metal işçilerine, Sağlık çalışanlarından demiryolu çalışanlarına, belediye çalışanlarından neredeyse tüm iş kollarına küçük ölçekli direnişler halen sermaye sisteminin nihai yıkımı için birikmeye ve genelleşmeye devam etmektedir. Çalışan sınıfın direnişlerinin yanı sıra birçok sosyal hareket kapitalist sistemin sömürü çarkına karşı direnişlerini sürdürmektedir.

Karadeniz ve Anadolu’nun birçok bölgesi yapılmak istenen baraj, termik, HES (Hidro-elektrik Santraller), nükleer santrallere karşı kaynamaya başlamış ve bir fırtına gibi patlamaya hazır bulunmaktadır. Ezilenler doğayı ve insan sağlığını tehdit eden teknolojilerin farkına varmakta ve yerel ölçekte direnişler sergilemektedir.

Kürt illerinde süregiden devlet terörü 2009′un son aylarından bu yana trajik bir hal alarak hapishanelerin siyasi mahkumlarla dolup taşmasına neden olmuş, polis ve devlet terörü kronikleşmeye başlamıştır. Hiçbir suçu olmayan yüzlerce çocuk sadece Kürt oldukları için hapishanelere kapatılmaktadır. Cezaevlerindeki baskılar artmakta, birçok cezaevinde kazanılmş haklar da bir bir geri alınmaktadır. Devrimci kişi veya gruplar sürekli soruşturma, gözaltı ve tutuklama terörüne maruz bırakılmakta, polis işkence ve infazlarına devam etmektedir.
(devamı…)

anarsi_kurdBirikim Dergisi’nin Ekim 2009 sayısında yayımlanmıştır

“Evsizlik dünyanın kaderi olmaya doğru gidiyor”
[Martin Heidegger]

Erken öten galya horozuyduk, anti-sömürgeci direnişin kurtuluşu ve özgürlüğü vaat ettiği bir şafakta. Devletlû olma duygusunu doyasıya hiçbir zaman yaşayamamış bir halkın gövdesinden kopmuş birkaç “delinin” otoritenin kuyusuna, devletsiz bir dünyadan yana taşlar atması anlaşılır gibi değildi doğrusu. Kâh Kürtlerin kafası bulanmış haylaz çocukları olarak geçiştirildik, kâh devrimin ilk olarak yiyeceği “lanetli” çocuklar olarak damgalandık, kimi zamanda yerel otoritelerin siyasal öfkesini kabartan “vatan hainleri” olarak susturulmaya çalışıldık. Ya politik koroya dâhil olacaktık, ya da sesi kıstırılmış marjinaller olarak toplumun tenha kıyılarında yaşamaya razı olacaktık. Nede olsa devrime giden yolda, saf dışı kalanların kaderi devrimin postalı altında kalmaktan geçiyordu. Üçüncü bir taraf olmak, sömürgeci güçlerin oyununa gelmekti! Her politik eğilime devrim sonrası kurtarılmış o “özgür ülke”de yer vardı ancak. Oysa bizim için sorun tam da verili politik hedefler ve araçların o meşum özgürlüğü herkes için sağlayamayacağı iddiasıydı. Tüm eşitsizlik ve baskı türlerinin üstünü örten ulus denilen “hayali cemaat”in ağır paltosu altında soluksuz kalmıştık. Tikel yalnızlığımızı dillendirecek bir ses, toplum denilen tahakkümcü birlikteliğin ruhumuzda açtığı yara bereleri saracağımız bir koyak arıyorduk. ‘Kara’ bahtımıza, karamsar ruhumuza, kara düşlerimize zaten aşina, karamı kara Anarşizm çıkmıştı. Peki, biz anarşizmin özgür çağlayanına hangi suları, hangi sarp yolları dolanarak varmıştık? Aydınlanma çağının mesihvari kurtuluş ilkeleriyle beslenmiş siyasal geleneklerin zembereğinden fışkırmış Marksist Solun dizi dibinde büyümüş çocuklardık. Kabul görmemiz gereken hatta dayatılan politik menzil belliydi: “Ya toptan kurtulacaktık ya da toptan yok olacaktık”. Sömürgeci iktidarlarca kuşatılmış bir coğrafyada, bütün toplumsal ve bireysel eşitsizliklerin bir tek müsebbibi vardı: sömürgeci devletler. “Devrim” denilen heyula Kürdistan dağlarının üzerinde dolaşıyordu bu kez, kahramanların ve ütopyaların öldüğünün muştulandığı bir çağda. Özgürlük rüyamız “kimliğin” renklerine boyanmıştı artık. “Biz” ile “Onların” kesişmeyen noktaları üzerine inşa edilmiş bir politik tahayyülün militanları olmalıydık. Dehşetin dokunulabilir olduğu, dile getirilemez acıların devlet karanlığına gömüldüğü o “yitik ülke”de kimliksiz ve mülkiyetsiz çocukların düşlerine “tarih meleği” olmak, kartopunun kısa sürede bir çığa dönüşmesini beraberinde getirmişti. Bir tarihimiz ve sınırları çizilmiş bir vatanımız yoktu görünürde. Oysa geçmiş zamanı adlandırmak, hükme bağlamak gerekiyordu şimdiki zamanı diriltmek için.
(devamı…)

toplum_kuram2Türkiye’de sosyal bilimler alanında yapılan çalışmalarda Kürtlerin ve Kürt Meselesi’nin hakkaniyetle yer almamasına bir tepki olarak yayın hayatına başlayan Toplum ve Kuram dergisinin ikinci sayısı çıktı.
Toplum ve Kuram dergisi Kürt gerçekliğine ilişkin resmi devlet söyleminin akademide yaratmış olduğu çeperin dışında durma gayretiyle, Kürt çalışmalarına alternatif bir tartışma zemini yaratmayı hedefliyor. Bu motivasyonla yola çıkan Toplum ve Kuram dergisi Kürt toplumu hakkında araştırma ve çalışmalar yapan sosyal bilimcileri de bu zeminde bir araya getirmeyi amaçlıyor. Sosyal bilimler dergisi Toplum ve Kuram’ın bu sayısının dosya başlığı: Taşları Yerinden Oynatanlar: Kürt Çocukları ve Siyaset.
Derginin giriş yazısında dosya konusuna dair şu ifadelere yer verilmekte: “Özellikle 12 Eylül darbesinin ardından artan bir biçimde ‘iç düşman’, ‘dış düşman’, ‘bölücü’, ‘hain’ gibi değişkenler üzerinden milli güvenlik hedeflerine göre düzenlenen Türkiye devleti bu değişkenler doğrultusunda işleyen güvenlik söylemine içkin bir meşruiyet mantığını izlemekte. Güvenlik devleti merkezli egemenlik pratiklerine dayanan bu meşruiyet mantığı, Weber’in ‘meşru şiddet tekelini elinde tutan kurum’ şeklindeki devlet tanımından taşarak gayri meşru devlet sınırlarına dayanmakta. Güvenlik devletinin değişmeyen ‘iç düşman’ değişkeni olarak Kürtlerin durmadan çarpıp durdukları bu sınırlarda şimdilerde Kürt çocukları dolaşmakta. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 2006 baharındaki ‘kadınlar ve çocuklar dâhil’ buyruğunun ardından Türkiye’de çocukluk yaşı değişirken (!) halihazırda, yüzlercesine binlerce yıl hapis cezası verilen ve bedenleri askeri roketle parçalanan Kürt çocuklarının öfkesinin izini sürdüğümüz günlerden geçiyoruz. Devletin şiddete matuf meşruiyet algısının Kürt çocuklarının siyaseti ile çakıştığı bu izlekte ikinci sayımızın dosya başlığını: Taşları Yerinden Oynatanlar: Kürt Çocukları ve Siyaset olarak belirledik.”

İkinci sayıda yer alan çalışmaların başlıkları şunlar:
-Dâra Elhüseyni: Cezaevi: Değişen ve Görünmeyen Yüzler
-Haydar Darıcı: Şiddet ve Özgürlük: Kürt Çocuklarının Siyaseti
-Delal Aydın: “Tinercilerin” Bir Korku Nesnesi Olarak Temsili
-Rapor: İHD 2008 Yılı Kanunla İhtilafa Düşen Çocuklar Raporu
-Ruşen Mahmutoğlu: Yasama, Yürütme, Yargı Kıskacında Taş Atan Çocuklar
-K.Murat Güney: TESEV’in Zorunlu Göç Araştırması’nın Söylemedikleri ve Kürt Sorununda Çözüme Dair Liberal Projenin Açmazları
-Harun Ercan: Şeş û Yek: Kürt Meselesi, Gülen Cemaati ve Bir Karşı-Propaganda Girişimi Olarak “Tek Türkiye” Dizisi
-Zeki Gürür: Polîtîkayên Dewleta Tirk Ya Çandkujî û Zimankujiya Kurd û Dengbêjî
-Namık Kemal Dinç: Kadim Anavatandan Bir İnkar Coğrafyasına KÜRDİSTAN
-Ayhan Işık: Sözlü Tarih ve Kürtlerde Sözlü Tarih Çalışma Örnekleri
-Welat Zeydanlıoğlu: Beyaz Türk’ün Yükü: Oryantalizm, Kemalizm ve Türkiye’de Kürtler
-Joost Jongerden: Yer Siyaseti: Türkiye Kürdistanı’nda Devlet ve Toplumun Mekânsal Düzenlenişi
-Handan Çağlayan ile Söyleşi: Politik Katılım-Özgürleşme Geriliminde Kürt Kadınları
-Belge: DDKO Dava Dosyası
-Kitap Eleştirileri: Yeni-Sömürgecilik Tekniklerinin Göç Olgusu Üzerinden İzini Sürmek - “Dağ Çiçekleri”ni Vatandaş Yapmak!

trt6Direnişin ve muhalifliğin anlamı ve pratikleri, Türkiye’nin tarihsel döngüsü içinde bugün konumlandırılmak istendiğinde, herhalde ilk bakılması gereken Kürt hareketi ve bu hareketin gelişimidir. Kürt hareketini anlamak için ise en başta Kürtlüğün ve Kürt olanın nasıl tanımlandığına dair süregiden tartışmaya bakmak, bu tanıma dair gerek hareketin gerekse devletin ortaklaşan veya çatışan yaklaşımlarını incelemek gerekiyor.
Şiddet ve çatışmayla geçen uzun yılların ardından, bugün, 2008 yılının sonları ve 2009’un başlarında gelinen noktada, Türkiye devletinin Kürtçe yayın yapan ilk resmi televizyon kanalı TRT6’yı (TRT Şeş) kendi eliyle açtığına tanık olduk. Kürtlüğün ve Kürt olanın devlet tarafından bu yeniden tanımlanışı karşısında, Demokratik Toplum Partisi (DTP) çevresinde örgütlenen Kürt hareketinin TRT6’nın ‘Kürt gerçekliğini yansıtamadığını’ dile getiren tepkisi ve muhalefetiyle karşılaştık. Bu noktada, bu makalenin amacı, muhalif olmanın bugün ne ifade ettiğini Kürt hareketi ve Türkiye devleti bağlamında TRT6 televizyon kanalının yayına başlamasına dair tartışmalar üzerinden tanımlamaya çalışmak olacaktır. Zira ‘muhalif’ olmanın tanımı ve neyin ‘muhalif’ sayılıp neyin ‘sistem içi’ olarak görüldüğü arasındaki sınır çizgisi, siyasal ve tarihsel koşullara göre sürekli değişmektedir.
(devamı…)

Next Page »