Sinema


Yüzüklerin Efendisi’nin üçüncü ve son bölümü “The Return of the King” (Kralın Dönüşü) 19 Aralık’ta vizyona giriyor. Aslına bakarsanız, senaryosu bundan yaklaşık elli yıl kadar önce Tolkien tarafından yazılmış olan serinin bu son filmine dair bekleyişin tamamen bilinmez bir muamma olan Matrix’in sonunu beklemek kadar heyecan verici olduğunu söylemek güç. Sonunda ne olacağı bilinen bir sinema filmine dair spekülasyon yapmak da pek anlamlı görünmüyor. Yüzüklerin Efendisi’ne dair tartışmalar da zaten filmin olay örgüsünden çok ya kitapla film arasındaki benzerlik ve farklılıklardan yola çıkan Tolkien hayranlarından filmi beğenenler ile hayal kırıklığına uğrayanlar arasında ya da Yüzüklerin Efendisi’ni Hollywood’un yeni para tuzağı olarak gören ve filmden yola çıkarak fantezi-kurgunun bir gerçeklikten kaçış edebiyatı ve sineması olduğu savunanlar ile Yüzüklerin Efendisi’ni gerçek dünyaya dair sonsuz göndermeleri olan muhalif, sıra dışı bir meydan okuma olarak tanımlayanlar arasında geçti ve geçiyor. Tüm bu tartışmalara Altyazı Dergisi’nin önceki sayılarında kapsamlı bir şekilde yer verilmişti. (bkz. Altyazı Sayı:13 / Aralık 2002) Ben ise bu yazıda, tüm bu tartışmalara tarihsel bir boyut katmaya çalışacağım. 1955’te yayımı tamamlanan bir kitap olarak doğan Yüzüklerin Efendisi’nin 2003 yılının son ayında gösterime girecek bir filme dönüşürken geçirdiği evrime, Yüzüklerin Efendisi çevresinde günün toplumsal koşullarına göre oluşan evrenin nasıl da dönemden döneme farklılaştığına ve böylece metin aynı kalırken yorumunun nasıl da değiştiğine değineceğim. Böylece, aslında kitap ve filme dair karşıt tarafların görüşlerinin dayanağının farklı tarihsel dönemlerden beslendiğini ve ortada aslında birden fazla Yüzüklerin Efendisi olduğunu görme imkanımız olacak. Pek tabii bu durumda, filmin gösterime girmesiyle yeniden alevlenen birçok tartışmanın aslında havada kaldığı ve anlamını yitirdiği gözümüze çarpacak.
O zaman hep beraber yazının başlığındaki soruyu sorarak başlayalım:
“Hangi Yüzüklerin Efendisi?”
(devamı…)

Etiketler: 

Önce karanlık vardı. Sonra yabancılar geldiler…

Filmin ilk iki cümlesiden yapılan yukarıdaki alıntı, Dark City’nin ‘kara film’ ile ‘bilimkurgu’nun belki de en çok çakıştığı bir noktada bulunduğunun en güzel özeti niteliğinde. Gerçekten de Dark City’de olduğu gibi hiç güneşin doğmadığı, gündüzün asla yaşanmadığı bir dünyadan daha karanlık bir dünyayı tasavvur etmek muhayyilemizin sınırlarını aşıyor. Diğer yandan bu fiziksel anlamdaki karanlık, film ilerledikçe yoğunlaşan bilimkurgusal disütopik tasvirlerle, boyunduruk altında olmanın, güçsüzlüğün, umutsuzluğun ve çıkışsızlığın karanlığı ile birebir örtüşüyor.

Alex Proyas’ın hem geçmişteki çok sayıda bilimkurgu ve kara film temasından etkilendiğinin gözlerden kaçmadığı hem de ileride daha ayrıntılı bir şekilde değineceğim üzere Matrix gibi çok sayıda takipçisini de hiç şüphesiz bir hayli etkilediği Dark City’si, bu anlamda bilimkurgu sinemasının evriminde kilit bir konumda bulunuyor ve kendisinden sonra bilimkurgunun ve kara filmin hangi noktaya evrileceğine dair ilk sinyalleri veriyor. Durduğu noktada, gerek kurgusu, gerek felsefi derinliği, gerekse muhteşem ışık kullanımı ve görüntü yönetimi, çarpıcı dekoru ve son derece sık ve başarılı sahne geçişleri gibi teknik özellikleri ile hem bilimkurgu hem de kara film türlerinde bir sinema başyapıtı olma niteliği taşıyor.
(devamı…)

Etiketler: 

Her şeyden önce söylemek gerekir ki, Yarından Sonra (The Day After Tomorrow,2003) son dönemlerde bolca çekilen bir dizi geniş bütçeli Amerikan yapımı felaket filmi arasından, bir çırpıda ayrılan, sadece görsel efektlerdeki ilerlemenin hangi noktaya ulaştığını görmek ve hoşça vakit geçirmek için gidenlerin değil, aynı zamanda dünyanın gidişatı üzerine fikir yürütenlerin de beklentilerini karşılayan bir film. Bu yazıdaki esas ilgi odağımızın da filmin tartışmaya açtığı politik ve felsefi mesajı ile filmin varoluşu ile kime ve neye hizmet ettiği sorunsalı olduğunu hemen belirtelim. Ama bugüne kadar Yarından Sonra üzerine yürütülmüş bazı genelgeçer tartışmalara da değinmeden geçmeyelim istedik.
Bu tartışmaların başında, Yarından Sonra’nın da ABD yapımı felaket filmlerinin olmazsa olmaz klişelerini barındırdığı ve kendinden öncekilerin bir kopyasından ibaret olduğuna dair eleştiri geliyor. Pek tabii, Yarından Sonra’nın bugüne kadar çevrilen çeşitli Hollywood kaynaklı felaket filmlerindeki birtakım klişeleri barındırdığı âşikar. Her zamanki gibi yine felaketi önceden öngören bir araştırmacı ve onun uyarılarını dikkate almayan bürokratlarla karşılaşıyoruz bu filmde. Yine tüm felaketlere karşın canları pahasına birbirlerini sevip kollamaya devam eden ve bunun için başlarına gelmedik kalmayan aptal aşıklar çıkıyor karşımıza. Nitekim yine filmin sonunda, öngörü sahibi adamımız ve aptal aşıklardan oluşan ekibimize, milyonlarca insanın öldüğü felaketten sağ kurtulmayı başararak Baudrillard’ın ‘Amerika’ kitabında tasvir ettiği Amerikalılar’ın en büyük tatmin kaynağı olan şu meşhur cümleyi söylemek nasip oluyor: “We did it!” (‘Yaptık - Başardık’) Ha unutmadan her zamanki gibi pişmiş tavuğun başına gelmeyenler yine gele gele New York’un başına geliyor, bu sefer de dev dalgalarla dövülen şehri sular seller götürüyor, daha önce başına göktaşı düşen, sular altında kalan, kumsala gömülen zavallı Özgürlük Heykeli ise bu kez buzlarla kaplanıp donmaktan kurtulamıyor.
(devamı…)

Etiketler: 

Belgesel bir film olarak Fahrenheit 9/11
Michael Moore’un dünya çapında yankı uyandıran belgeseli Fahrenheit 9/11’i izlemek üzere sinemaya gittiğimde, kafamı film hakkında bir dolu önyargı meşgul ediyordu. Zira dünya çapındaki bu yankılar, ister istemez benim de zihnime ulaşmış ve açıkça söylemek gerekirse beni, daha önceden bildiklerimi bana tekrarlayacak kuru ve sıkıcı bir propaganda filmi izleyeceğime şartlandırmıştı. Ne var ki, böyle olmadı. Tarantino’ya film hakkındaki görüşleri sorulduğunda şöyle demişti: “Bir film eğlenceli olabilir ve bütün olması gereken bu. Beni ağlatabilir, beni güldürebilir, beni rahatsız edebilir, beni memnun edebilir. Bu film bunların hepsini yaptı.” Gerçekten de Tarantino haklıymış. Michael Moore, ülkesindeki seçimlere nasıl hile karıştırıldığını, 11 Eylül olaylarının arkasındaki komployu, Afganistan ve Irak savaşlarının anlamsızlığını, Başkan Bush’un söylevlerinin gülünçlüğünü, ABD içindeki dengesiz gelir dağılımının acımasız sonuçlarını bir bir gözler önüne sererken, seyircilerin de bu görüntüleri, gözlerini beyazperdeden bir an olsun ayırmaksızın, sıkılmadan ve eğlenerek izlemelerini sağlamıştı. Evet, tüm siyasi göndermelerinin ötesinde Michael Moore tam anlamıyla bir şovmendi. Dilediği an biz izleyicileri Bush’un bir repliği ile kahkahaya boğuyor, dilediğinde ise kamerasını 180 derece çevirip bizi savaşın korkunçluğu karşısında dehşete düşürmeyi, çocuğunu savaşta yitiren bir annenin haykırışlarıyla bizi göz yaşlarına boğmayı başarıyordu. Moore’un, kurgu masasında, filmin çekimleri sırasında elde ettiği onca görüntünün üzerindeki mutlak hakimiyetini, sınırsızca kullandığı belliydi. Öte yandan tam da bu nedenle kendisini belgesel değil de sıradan bir propaganda filmi çekmekle eleştirenler yanılıyordu. Çünkü ister deniz kuşları ister Yahudi soykırımı üzerine olsun, konu seçiminden kimlerle röportaj yapıldığına kadar aslında her belgesel, milyonlarca olay ve kişi arasından birine odaklanmayı seçerek zaten bir taraf tutuyordu. Bu anlamda, Michael Moore’un, zaten mümkün olmayan evrensel nesnellik gibi bir kaygı gütmemesi yerinde olmuş ve Moore bu tutumuyla geleneksel belgeselciliğe çarpıcı bir eleştiri getirmiştir.
Moore’un Fahrenheit 9/11 ile yapmayı başardığı bir diğer önemli şey de bugüne kadar savaşı bir Hollywood filmi veya bir bilgisayar oyunu jeneriği gibi izleyen Amerikan halkının büyük bölümünü, bugüne değin tanık olmadığı kanlı savaş görüntüleri, ABD askerlerinin yanmış cesetleri, savaşta çocuklarını kaybeden Amerikan ailelerinin acıları ve Irak’lılara uygulanan fiziksel, ruhsal ve cinsel tacizlerin vehameti ile yüzleştirmesi oldu. Belki tüm bunlar birçok insan tarafından zaten biliniyordu ama görsel hafızaları 11 Eylül’de ikiz kulelere çarpan uçakların ve bu kulelerin bir bir yıkılmasının görüntüsü ile doldurulmuş ve intikam için dolduruşa getirilmiş bir halka, intikamın hiç de iç açıcı olmayan sonuçlarının da tüm çıplaklığıyla gösterilmesi ve onların görsel hafızalarına bunların da kazınması, olayların ulaştığı boyutun daha iyi anlaşılmasında etkili olmuştur şüphesiz.
(devamı…)

Etiketler: 

Dünyayı Kurtaran Adamlarının Soyunun Tükendiği Bir Çağda
Dünyayı Kurtaran Adam Filmlerindeki Patlama Üzerine…

Büyük İskender, kendi çağının bilinen dünyasını baştan aşağı fetheden, insanlık tarihinin ilk büyük fatihiydi. Ne var ki, İskender’in tek amacı, sadece tüm dünyayı fethetmiş olmak değildi. Aynı zamanda uygarlık ile özdeşleştirdiği antik Yunan Medeniyeti’nin değerlerini yaymak, özgür aklın ve insan iradesinin egemen olduğu yeni bir dünya kurmak için de yola çıkmıştı. Hocası Aristo’nun sakin, erdemli ve akılcı olmayı, nefsini terbiye etmeyi, tutkularını, hırslarını ve arzularını denetim altına alıp aşırılıklardan kaçınmayı öğütleyen öğretisini, fetih tutkusu ve tüm dünyanın hakimi olma arzusuyla reddedip Asya’ya bayrak açtığında henüz 21 yaşındaydı. Yola çıkarken sadece geniş toprakları değil tarihi de fethederek ölüme meydan okumayı aklına koymuştu. Bir Asyalı ile evlendi. Bu tercihi, insanların birbirleriyle eşit olduğu bir dünyada farklı halkları aynı evrensel felsefe altında kaynaştırma idealinin sembolik bir dışavurumuydu. Dolayısıyla İskender’in Aristo’ya ihanet ettiği iddiası çok da doğru değildir, bilakis İskender’in fetihleri, son büyük temsilcisinin Aristo olduğu antik Yunan felsefesinin ve yaşam tarzının geniş topraklarda yaşayan birçok farklı kavme kabul ettirilmesi ile sonuçlanmıştı. Ne var ki, Aristo’nun tavsiyelerini dinlememiş olması İskender’in yeni bir dünya yaratırken kendi yaşamını tüketmesine yol açacaktı. Bedeni, ruhunun doymak bilmeyen fetih hırsına ancak 33 yıl dayanabildi. Ama İskender bu kısa ömründe ayak bastığı üç kıtada fikirlerini kendi adıyla birlikte yaşatacak onlarca İskenderiye şehri kurdurarak ölümsüzleşti. Amfi tiyatroları, ihtişamlı heykelleri, büyük kütüphaneleri ve devasa deniz fenerlerinin aydınlattığı geniş limanlarıyla tüm İskenderiye şehirleri, binlerce yıl Hellen ve Roma medeniyetlerinin kültür ve felsefe başkenti oldular. Aradan geçen nice yılların ağırlığı altında şehirler bir bir yıkılsa da fikirler taş duvarlardan daha dayanıklıydı ve birçoğu enkazların altından sağ çıkmayı başardı. Ve nihayet, kurduğu onlarca İskenderiye şehrinde yetişen torunlarının torunlarının torunları, bugünkü medeniyetlerinin temelini attığına inandıkları Büyük İskender’i beyazperdede yeniden yaratmayı, geçmişi bugüne taşımayı ve tarihi şimdiyle buluşturmayı başardı.
Oliver Stone’un Büyük İskender filminin internette dolaşan ilk fragmanlarındaki sloganlar Batı uygarlığının eriştiği bu aşamada, geçmişine olan vefa borcunu unutmadığını vurguluyordu adeta: “He lived, he still lives!” (O yaşadı, o hala yaşıyor!) Kısacası döngü tamamlanmış ve İskender’in ektiği tohumlardan yeşeren uygarlık, onu yüzlerce yıllık uykusunun ardından, sinema ekranında diriltmeye ve yeniden karşımıza çıkarmaya vâkıf olmuştu. Elbette bu sefer sanal bir kahraman olarak.
(devamı…)

Etiketler: 

-Özden ayrı, … -
İnsanlar vücutları aracılığıyla doğuyor, yaratılıyor, yaşıyor ve ölüyor. Vücut ‘esas’ olan! Ruhun doldurulduğu, bir kaptan fazlası olmalı. Şu an ise ‘vücut’ tüketim çağı ile beraber geçmişte olduğundan daha çok sahibine seçim şansı veriyor. Günümüz piyasası ve teknolojisi bana ‘vücut’ verebiliyor. Pembe saçlarımla marjinal, doğal bırakılmış saçlarımla sosyalist veya başörtümle islamist olabiliyorum. Bana takılacak bir silikon ise bana mutluluk verdiği sürece ben şişme bir bebeğim ve vücudum özden mahrum, plastiki ve yapay… Etçil varlığımı ben şekillendirdiğim sürece, onun üzerine hiçbir sosyal kod ben istemedikçe yapıştırılamaz. Nip/Tuck’ta da estetik doktoru kahramanlarımıza gelen müşteriler bunu istiyor: Kendilerinin seçtiği bir vücut ve onun sayesinde edinilecek bir değer…

Foucault’nun dediği gibi Nietzsche’nin tanımladığı vücuda tarihin getirdiği değerler yükleniyor ve bu tarih aslen vücudu yaratıyor(1). Bu yüzden vücut aslında çeşitli söylevlerin çatıştığı kamusal bir alandan başka bir şey değil. Nip/Tuck, Ryan Murphy tarafından 2003 yılından itibaren Amerikan televizyonlarında gösterilmeye başlanan ve Miami’nin en iyi estetik cerrahları Christian Troy ve Sean McNamara’yı konu eden bir Amerikan dizisi. Türkiye’de CNBC-e kanalında bu dizinin birinci sezonunu geçtiğimiz Aralık ayında tamamladık. Dizinin yaratıcısı Murphy, annesi onu Elizabeth Taylor’ın Henry Fonda ile olan evliliğinin geleceği için estetik ameliyat yaptırdığı film Ash Wednesday’ye götürdükten sonra ‘estetik ve neşter’ beraberliğine inanmış. Tüm dünyada estetik ameliyatının sıradanlaşmasından da gerekli ilhamı alan Nip/Tuck tüketim çağının görsellikte geçici özü yakaladığı kültürümüzün ve görüntüde mükemmelliğe ulaşma fantezisinin altını çiziyor. Çünkü günümüz kültüründe artık önce aynaya bakıyorum ve sonra o yansımadaki kişi ‘ben’ oluyorum. O yüzden Nip/Tuck’ın jenerik müziğinin dediği gibi “beni güzel yap! (make me beautiful)” bu anlamda çok da yerine oturuyor.
(devamı…)

Etiketler: 

Bu yılki İstanbul Film Festivali’nde önceki festivallerde rastlanmayan iki yeni başlık göze çarpıyordu. “Çağımızın Aynası Sinema” ve “Umuda Yoculuk: Göçmenler.” Bu yazı, işte bu başlıklar altında gösterilen bir dizi filmin değerlendirilmesi üzerinden, kaçak göç olgusunu; zaman zaman işsizlik, savaşlar ve siyasi baskının zaman zaman da tüketim ve gösteri kültürünün büyüsünün insanları nasıl yerlerinden yurtlarından ettiğini konu edinen, siyasal sorunlara direkt olarak parmak basan, çağımızın aynası olma iddiasındaki bir sinemanın varlığını olumlu ve olumsuz yanlarıyla beraber masaya yatırmayı amaçlıyor.

Değerlendirmeye, öncelikle, yukarıda adı geçen başlıklar altında gösterilen filmlerin –“Osama” ve “Otar Gittiğinden Beri” gibi birkaç çok iyi örnek dışında- tek başlarına yer yer toplumsal olguların siyasal ve tarihsel çok boyutluluğunu ortaya koymak konusunda yer yer de aynı olguyu farklı bakış açılarından değerlendirebilmek noktasında yetersiz kaldığını söyleyerek başlayabiliriz. Belki ancak tüm filmler bir arada izlenince ortaya göç, yoksulluk ve baskı olguları konusunda derli toplu bir resim çıkıyor, zira her film bilmeden de olsa bir diğerinin ihmal ettiği başka bir noktaya odaklanıyor. Bu duruma bakıp böylesi bir sinema anlayışına dair olumsuz yargılar edinmek mümkün. Diğer yandan, ileride böylesi filmler arasında etkileşimin artacağını da göz önünde bulundurarak bir tür olarak çağın aynası olmayı hedefleyen bir sinemaya dair umut beslememek için de hiçbir sebep yok. Hepsinden öte, bu sene toplumsal içerikli filmlerin festival kapsamına alınmasını, Çin’den Afganistan’a, Yunanistan’dan Avusturya’ya, Bulgaristan’dan Gürcistan’a kadar oldukça geniş bir coğrafya hakkında iyi kötü bir fikir edinmiş ve bu bölgelerin sinemasına bir bakış atma imkanı bulmuş olmamıza vesile olduğu için son derece olumlu bir girişim olarak değerlendirdiğimizi de ekleyelim.
(devamı…)

Etiketler: 

Özgürlüklere sahip olmanın meşru yolu, klasik feminist düşünüşe göre siyasi, demokratik ve toplumsal alandan geçer. Özel alana hapsedilen kadın toplumsal alana geçip hakları için omuz omuza savaşmalıdır. Bu durumda “femme fatale” meşru yoldan çıkmış kötü kız kardeştir ve hatta bu uğurda aforoz dilmelidir; çünkü gücünü klasik feministlere göre cinselliğe saklamıştır.

Kadınların içinden çıkmak için bin bir derde girdiği özel alanı, “femme fatale” 50’li yıllarda Holywood’un korku-fantastik-dedektif karışımı filmlerinde kendine kale yapmıştır. Klasik kara film örnekleri ”Gilda”, “Laura” ve “Rebecca”dan daha sonra “Temel İçgüdü”, “Kanıt Vücutlar”, “Zehirli Sarmaşık” veya “Diabolique” gibi postmodern kara filmlerde rastlanan “Femme fatale” mekanının efendisidir; aynalar, anahtar delikleri, gölgeler onu bütünleyip sınırlarını tanımsız kılar. Ancak elbet “femme fatale”in evi veya mekanı, aile babasının “Honey, I’m home” diye içeri girdiği, sıcak aile saadetinin sürdüğü, küçük sevimli çocuklarının oynaştığı, aydınlık, güvenli ve dolayısıyla tanımlı özel alan değildir. Karanlık bir gece kulübü, Gilda’nın; birbirine gizli kapılarla bağlanan odalarla donanımlı labirentsel malikane, ölmüş sahibe Rebecca’nın; havuzlu lüks camlarla ve aynalarla kaplı loş ev, Catherine Trammel’in (Temel İçgüdü) bütünleyici öğesidir. Tanımlanmış bilinen toplumsal alanın efendisi erkek, “femme fatale”den hem korkar hem de onu arzular. “Fatale”e duyulan şehvet aslen “bilgi”ye duyulan açlıktır (bu bilgi açlığının öznesi de genellikle erkek bir polis veya bir dedektif olmaktadır- kadın ise onun araştırma konusudur). Bu durum, erkeğin cinsel aktiviteyle beraber kadını keşfedip tanımlanmış hale getirme isteği ile ilgilidir. Böylece erkek libidonal ego tatmini ile beraber kırılan iktidarını tekrar kurup “femme fatale”i bertaraf edebilecektir. Ancak klasik “fatale”ler vücutlarını sunduklarında zihinsel olarak cinsel aktiviteye girmeyerek; postmodern “fatale”ler ise cinselliği sade sado-mazoşist oyunlar seviyesine getirerek erkek karakterin planlarını bozar. Zaman içinde erkeğin bilgi açlığı takıntıya evirilerek onu “fatale”e daha da bağlar. O yüzden “femme fatale”, feministleri mutlu edemediği gibi ataerkil sistemi de korkutmaktadır. Film “Gilda”da olduğu gibi “fatale”in evlenmesiyle veya Rebecca’da olduğu gibi malikanesinin yakılmasıyla bitirilip “fatale”lerin mekanlarından ayrılmasıyla sonlanırsa senarist tarafınca ataerkil tahakküm zinciri korunur. Ayrıca çağımızın yaşayan “femme fatale”i Madonna evlenip iki çocuğa karışmış ve hepimizin gözleri önünde evcilleşmiştir.
(devamı…)

Etiketler: 

Tamamlanması gereken bir görev var: Her şey Cennetin Hükmünde
Günümüzden 2300 yıl öncesine dayanan İsimsiz suikastçının hikayesi yedi düşman krallıktan oluşan Çin’in varolduğu zamana rastlıyor ve her şey, cennetin hükmünde tamamlanmış bir gerçekliğin hizmetine girdiğinde sona eriyor. Aslen İsimsiz suikastçı kendi öznel varlığından koparak daha üstün ortak bir amaca yöneliyor ve daha üst bir bilince ulaşıyor; böylece tarihe düşen görevini tamamlıyor.

Nerede benim inancım?
Hegel’in tarihe inancı vardı. Buna göre, insan zihni, bilgiye, deneyden bağımsız olan formları, kategorileri sağlar, bu formların malzemesi, içeriği ise insandan bağımsızdır ve dışarıdan gelir. Hegel’in Tin, Geist, Ide, Mutlak, Mutlak Zihin adını verdiği tinsel varlık, tüm bireysel, sonlu insan ruhlarının dışındaki nesnel bir varlık olup, biraz tasavvufi bir tanrıdır. Hegel’e göre, bu varlık doğada ve insan aklında kendini ifade eder. Bilginin nesneleri ve dolayısıyla bütün bir evren mutlak bir öznenin, mutlak bir “Zihin”in ürünüdür ve tarih bu aklın gerçekleşmesidir. Kahramanlar da mutlak doğrunun ediminde rol oynarlar. Bugün batı merkezci ideolojide gerçekleşmesi gereken bir ideal doğru; bir Hegelci tanrı kalmadı hatta Nietzsche tanrının ölümünü de ilan etti ve bu nedenle biz “Kahraman”ın olmadığı bir çağda doğduk. Uğruna savaşılacak, feda olunacak anlamları kahramanlar kurtaramadı. “Anlam”ın ölümlüğünü fark eden 20.yüzyıl ya da nam-ı değer post modern dönem ise Baudrillard’ın(1*) tanımıyla bize her an daha çok haber ve bilgiye karşın giderek daha az anlamın üretildiği bir evreni sundu. Bireyselliğin vurgusunu yapan liberal ahlakın belirlediği dilde kahramanlar komikleşti, sıradanlaştı ve fantastikliğini yitirdi. Örneğin Kral Arthur’un filmi artık bir destanı değil sıradan bir hikayeyi yansıtıyordu.
Yönetmenlerin filme uyarlarken, izleyicilerin de filmi izlerken ti’ye almaktan kendilerini alıkoyamadıkları eski mitler ve destanlar, işte tam da bu ironi nedeniyle artık çağdaş yaşantımızın rasyonelliğini ve sıradanlığını tehdit edemez hale geldi. Böylece Yüzüklerin Efendisi’nde Legolas’ın kaykay kullanarak ok atması veya “Beşinci Element”in gelişini bekleyen rahiplerin Milla Javovich’in kadın bedeninden onun mükemmelliğine varmalarındaki ince alay, rasyonel bir aklın yansımaları olarak karşımıza çıkıyordu. Bu gibi sahneler rasyonel-gerçek dünyayı, fantaziler ve mitlerden koruma çabasından başka bir şey değildi. Zira artık büyük anlatılar, tüm ideolojiler, mitler, destanlar, anlama dair her şeyle beraber çoktan yıkılmıştı.
“The Thin Red Line” benzeri savaş karşıtı filmler de bu acıklı geçmişin ürünüydü ve birçok defa da haklıydı.
İşte bu yüzden ‘Hero’nun anlattığı türden bir ilahi amaç ve bu amaca feda olma istenci bize yabancı ve bir o kadar da masal… Biz anlayamayız.
(devamı…)

Etiketler: 

Yönetmenliğini Gillo Pontecorvo’nun üstlendiği “The Battle of Algiers” filmi 1964 yılında ilk kez gösterildiğinde Cezayirliler Fransa’yla giriştikleri bağımsızlık savaşlarını kazanalı iki yıl olmuştu. O zamanlar nüfusu 9 milyon olan Cezayir’in bir milyon kaybına neden olan bu kanlı savaşın ardından çekilen filmde yönetmen özellikle 1954 ila 1957 arasında Cezayir şehri ve Cazbah bölgesi FLN’nin (National Liberation Front) hareketi çerçevesinde gelişen politik ve toplumsal olayları konu edinmişti. Filmin tarafgirliği ve içeriği üzerine tartışmaya başlamadan önce “The Battle of Algiers”in gösteriminin 1971 yılına kadar Fransa’da yasak olduğunu, o yıldan sonraki gösterimlerinin büyük çoğunluğunun da Cezayir’de yapılan işkencelere dair sahneler sansürlenerek yayınlandığını belirtmekte fayda var. Bu anlamda bir sinema eseri olmanın ötesine geçip, siyasal ve toplumsal bir olguya dönüşen film, Vietnam (Viet Minh), İrlanda (IRA) ve Nikaragua (Sandinistas) gibi başka coğrafyalarda süre giden ulusal bağımsızlık hareketleri taraftarlarınca da sıklıkla izlenmiştir.
Bu değinmelerden sonra artık sırasıyla, filmin tarafgirliğini; Cezayir ve Fransa ulusları arasındaki kutuplaşmaların filmde nasıl sembolleştirildiğini ve Cezayir’in bir ulus olma sürecine dair filmden yakalanabilecek ayrıntıları tartışabiliriz. Böylece “The Battle of Algiers” filmi üzerinden anti-colonial hareketin ve üçüncü dünyayın uluslaşma sürecinin nasıl hem bir ulus olarak tanımlanabilmek için batıya “benzeme” ve hem de bağımsız olabilmek için sömürgeci batılı ulusa karşı “farklılığını” ortaya koyma çabasını beraberinde getirdiğini göstermeye çalışacağım.
(devamı…)

Etiketler: 

Postmodern çağ… İnsanın sonu, büyük anlatıların sonu, tarihin sonu, toplumsalın sonu. Her şeyin sonu bir bir ilan ediliyor… Peki ya delilik! Onun da sonu gelmiş olmasın?
Michel Foucault, başyapıtlarından “Deliliğin Tarihi”nde, aydınlanmacı ve modernist söylemin, 18. ve 19. yüzyıllar boyunca genelgeçer aklın sınırlarının dışında gezinenleri, “farklı” olanları, toplumsal normlarla işi olmayan ve “gelişmenin” ve “ilerlemenin” önünü tıkayanları, nasıl da “deli” olarak damgalayıp kategorize ettiğini, dışladığını, baskı altında tuttuğunu ve akılhastahenelerine kapattığını çarpıcı bir dille anlatır. Ancak Foucault, deli ve akıllı kavramlarının soykütüğünü sunduğu bu eserinde “deli”ye atfedilen rolün yakın dönemlerde, (kimi düşünürler tarafından, küreselleşme ve iletişim teknolojisindeki gelişmelere dayanarak “postmodern çağın başlangıcı” kabul edilen 80’lerden itibaren) geçirdiği dönüşüme değinmez.
Oysa, modern çağın, farklı olanı dışarıda tutan ve mutlak olarak ötekileştiren, fiziksel veya psikolojik vahşi ve görünür bir şiddet ile baskı altına alan ve susturmaya çalışan iktidarına karşılık postmodern çağda sistem, kendisini devam ettirmek için tam tersi bir metod izler. Farklı olana saygı, çoğulculuk, çokseslilik, hoşgörü söylemi adı altında normal ve anormal, iktidar ve öteki, sistemin içi ve dışı gibi modernitenin mutlaklaştırdığı ikili karşıtlıklar arasındaki sınırlar fluğlaşır, tüm çeşitliliklere kucak açan postmodern düzen bu çeşitlilikleri nötralize eder. Elbette, bu durumdan deliler de nasibini alır ve “marjinal” tanımıyla otantize edilir, tüketilesi birer imaja dönüşür ve varlıkları, sistemin “dış”ında duran (sınırdışı edilmiş), kapatılmış olsa dahi bir tehdit olmayı sürdüren bir konumdan, sisteme sınırından (marjininden) da olsa eklemlenmiş “hoş bir ses” ve “farklı bir renk” konumuna indirgenir. Baudrillard’ın dediği gibi bir şekilde delilik diffuze olmuş, toplumun her noktasına yayılmış ve artık görünmez olmuştur. Bu nedenle “bugün artık akılhastanelerine gerek kalmamıştır; çünkü artık her yer bir akıl hastahanesidir.” Şüphesiz, postmodern çağın simülasyon düzeni, farklılıkları asimile etmek konusunda, modernitenin bir adım önüne geçmiştir. Buna karşın farklı olana dışarıda bir alan bırakmayan postmodern düzenin yarattığı virüsler olan sapkınlık ve terörün dehşeti korkarız modernitenin yarattığı virüslerin şiddetinin birkaç adım önüne geçecektir …
(devamı…)

Etiketler: 

Jet Li’nin başrolünü oynadığı, Hero (2004) ve Flying Daggers (2004) filmlerinin prodüktörü Bill Kong’un yapımcılığını üstlendiği “Korkusuz” (Fearless) vizyona girdi. İlk bakışta son dönemin bir hayli başarılı Uzakdoğu Filmleri’nden biri olduğu izlenimini veren Ronny Yu yönetmenliğindeki film, maalesef bu amacına ulaşamıyor ama yine de bize çok tanıdık bir zalim-mazlum ilişkisine değiniyor. İlkokul kitaplarımızdan bu yana tanıdık olduğumuz anlatıya göre Osmanlı İmparatorluğu Batılılarca ’hasta adam’ olarak adlandırmış, paylaşılmaya değer bulunmuştu. Çin’in de böyle bir yarası var ve hala en az her Doğulununki gibi kanıyor.

Bir Garip Doğulu:
Ana temaya Doğu-Batı mücadelesinin mağlubu olan Doğu’nun acısı yerleştirilmiş. Çin’in onuru Batı tarafından ayaklar altına alınana kadar, kahramanımız Huo Yuanjia’nın (Jet Li) dövüş sanatları müsabakalarında karşılaştığı yerli rakipler her daim oyunun kurallarına bağlı, varlığı ile de bu onur sisteminin devamını sağlayan, rakibini sayan Çinlilerden oluşuyor. Çocuk yaşta, babasının bir dövüş karşılaşmasında uğradığı yenilgiye tanık olan kahramanımız, ailesinin onurunu kurtarmaya yemin ediyor ve bunu hayatının temel amacı haline getiriyor. Ne var ki bu hırsının izinde kendini tüketiyor ve Doğulu değerlerin temelindeki ailevi sorumlulukları yerine getiremiyor, kızını ve annesini ihmal ediyor. Çocukluk arkadaşına kulak asmayıp Çin’in dış siyaseti ve sıkıntılı haliyle ilgilenmiyor ve bir anlamda Çin kendi içinde didişirken dünyada olup bitenden bihaber kalıyor. Huo Yuanjia, en sonunda kendisi kadar usta bir dövüşçü olan Chin ile karşılaştığı vakit rakibinin insan olduğunu unutup gücünün esiri oluyor. Bu anlamda Doğulu ideallere ters düşüyor, halbuki rakibi ailesinin onurunu korumak gibi meşru bir nedenle savaşıyor. Burada, kahramanımız Uzakdoğu dövüş sanatlarının iyi niyet ve alçak gönüllülük gibi amaçlarından bir hayli uzaklaşıyor. Huo Yuanjia, hikayenin yarısına kadar aslen bir Doğulu’dan çok bir Batılı gibi bireysellikten yana tavır koyuyor.
(devamı…)

Etiketler: 

Matrix serisinin son filmini seyrederken, sinema tarihinin efsanelerinden birinin sonuna tanıklık ettiğimi hissetmeden edemedim. Gerçekten de Matrix’in, sinema alanında, son filmin adında da vurgulandığı gibi, bir dizi devrim gerçekleştirdiğini iddia etmek abartılı olmaz sanırım. Bu durum, filmler beğenilsin ya da beğenilmesin, nesnel bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Şimdi dilerseniz, Matrix’in devrimlerine birer birer göz atalım ve ardından da bu değerlendirmeler ışığında üçüncü ve son filme değinelim.
Üç dizilik bir seri olarak Matrix, devrimlerden birincisini, ilk defa bir filmin, siyasi, dini, ahlaki ve felsefi tartışmaların bu denli merkezine oturmasıyla, bir sinema etkinliği olmanın ötesine geçerek bir sosyal olgu haline dönüşmesiyle gerçekleştiriyordu. Varoluş sorununa, gerçeklik ve anlama dair sorgulamaların, hem de felsefenin ve tarihin sonunun ilan edildiği içinde yaşadığımız böylesi bir çağda, popüler kültürün bir parçası haline gelmesi elbette bir devrimdi. Matrix, ikinci devrimini sinema izleyicisini koltuklarına oturan edilgen konumlarından alıp kendi senaryolarını kendileri oluşturan aktif birer düşünce ve düş üreticisine dönüştürerek yaptı. Esnek ve yer yer boşluklu yapısı ve dahiyane kurgusuyla Matrix neredeyse onu izleyen seyirci sayısı kadar Matrix senaryosu üretilmesine imkan sağlıyordu. Matrix’in üçüncü devrimi ise elbette içeriği ile ilgili. Görsel ve işitsel efektlerin ve animasyon tekniklerinin tartışmasız doruk noktasında duran bir film olan Matrix, içeriği ile de bugüne kadar bildiğimiz ve sinemada izlemeye aşina olduğumuz dramatik kurguyu yerle bir ediyordu. Film, bildik iyi taraf - kötü taraf ayrımını; adalet, aşk, özgürlük, gerçekliğe dair var olan tüm klişeleri tam da her türlü anlamın ve inancın içinin boşaltıldığı bir çağa denk düşecek şekilde adeta tersine çeviriyordu. Aslında Matrix’in mesajı çarpıcı bir şekilde tam olarak kendi kendisiydi: İnsana dair her şeyin hesap edilebilir sayılara, istatistiki verilere indirgendiği, siyasetin, ekonominin ve toplumbilimin artık matematikle yapıldığı bu totaliter ve belirlenmiş dünyadan çıkış yoktu. Sinema izleyicileri de Matrix filmine giderek bu düzeni yeniden üreten pillerden başka bir şey değillerdi.
(devamı…)

Etiketler: 

« Previous PageNext Page »