Sinema


landandfreedom3.jpgMilitarizm ile devrimci şiddet arasındaki sınırı ‘Ülke ve Özgürlük (Land and Freedom)’ - ‘Cezayir Savaşı (Battle of Algiers)’ - ‘Utanç (Shame)’ - ‘Bir Savaş Sonrası Manzarası (Landscape After a Battle)’ filmleri üzerinden düşünmek

Devrimci şiddet meselesine dair düşünürken iki temel soruyu aklımıza getirmek faydalı olabilir: “Devrim kendiliğinden olan bir fenomen midir?” ve “Militarist olmayan bir devrim mümkün müdür?”
Devrim, şartlar olgunlaştığında, kendisini taşıyacak sınıflarca verilecek sınıf savaşımının nihayetinde ulaşılacak bir aşamadır. Bu önerme çok önemli bir tespite işaret ediyor; o da devrimin tarihin akışı içinde kendiliğinden gerçekleşecek bir fenomen olmadığıdır. Her ne kadar şartların olgunlaşması tarihin diyalektiğinin bir getirisi olsa da, “son kertede” devrimci sınıfların vermesi gereken bir mücadele vardır. O zaman devrim salt kendiliğinden olan bir fenomen değildir. Bu sonuç bizi devrim için elzem olan devrimci şiddet meselesine götürür. Bu yazıda, devrim için verilen mücadelenin koşullarının tarihsel olarak belirlenip belirlenmediğinden öte, mücadelenin nasıl yürütüleceğinin ve mücadele biçiminin herhangi bir belirlenim mekanizmasına tabi olup olmadığını ele alacağım.
landandfreedom.jpg Mücadelenin belli bir belirlenim mekanizmasına tabiiyeti meselesi bizi en başta sorduğumuz ikinci soruya götürür. Eğer belli bir belirlenim mekanizması söz konusu değil ise militarist olmayan bir devrim ve devrimci şiddet mümkün olabilir. Ancak militarist olmayan bir devrimci şiddet için militarist olanın tanımını yapmalı, militarizm ile devrimci şiddet arasındaki sınırları isabetli bir biçimde çizmeliyiz.
Bu yazıda, devrim - kurtuluş - “özgürleştirme” mücadelesi veren kişi ve gruplar üzerinden militarizmi tasvir eden dört filmi ele alacağım: Ken Loach’un Land and Freedom’ı (1995), Gillo Pontecorvo’nun Battle of Algiers’i (1965), Ingmar Bergman’ın Shame’i (1967) ve Andrzej Wajda’nın Landscape After a Battle’ı (1970). Bu filmler üzerinden militarizm ile devrimci şiddet arasındaki sınırı tekrar düşünmeye çalışacağım.
(devamı…)

Etiketler: 

Video_Zodiac2007.jpg“Altyazı Sinema Dergisi’nin Mayıs 2007 sayısında yayımlanmıştır.”

David Fincher, izleyicilerini şaşırtmaya devam ediyor. Fincher’in Dövüş Kulübü’ndeki yıkıcı ve bir o kadar da yaratıcı tutkusu, bu kez polisiye türünü baş aşağı çevirdiği ve izleyicisini iyi polis kötü katil arasındaki alışıldık oyunu kökten bir biçimde sorgulamaya zorladığı Zodiac filminde yeniden karşımıza çıkıyor.
Zodiac, 1960’lar ve 70’lerde Kaliforniya bölgesinde ve özellikle San Fransisco şehri çevresinde yaşanan birtakım seri cinayetleri konu alan Robert Graysmith’in aynı isimli kitabının bir uyarlaması olarak karşımıza çıkıyor ilk etapta. Ama aslında izleyicisine sıradan bir kitap uyarlamasından çok daha fazlasını vaad ediyor. Zira kendisini Zodiac olarak tanıtan bir katile atfedilen cinayetlerin korkunç görüntüleriyle açılan Fincher’ın filmi, bir süre sonra, bu seri cinayetleri anlatan bir korku-gerilim filminden ziyade bir cinayetin nasıl anlamlandırıldığına, bir suçun nasıl kategorize edildiğine, bir suçlunun nasıl tanımlandığına dair ilkeleri sorgulayan bir kara mizah anlatısına dönüşüyor. Zodiac filmi, aynı isimli kitabın bir uyarlaması olmanın ötesinde bu kitabın nasıl yazıldığının bir anlatısı aslında. Dolayısıyla, Zodiac’a bir korku-gerilim-polisiye filmi izleme arzusuyla giden izleyiciyi tıpkı daha önceki filmlerinde yaptığı gibi bu kez de şaşırtıyor David Fincher. Zaten filmi izleyenlerin yaptıkları yorumlara bakıldığında, bir polisiye-gerilim filmi izleme beklentisiyle sinemaya gidenlerin oldukça sıkıldığı anlaşılıyor. Zira Zodiac, alıştığımız polisiye filmlerden bir hayli farklı bir şekilde, sonunda nihayete erdirilen değil asla çözülemeyen bir sırrın anlatısını işliyor. Suçun veya suçluların değil, cinayetlerin sırrını çözmeye çalışanların sonunda mahkum olduğu ve bu uğurda hayatlarını tükettikleri farklı bir polisiye film anlatısı ile karşımıza çıkıyor Fincher.
(devamı…)

Etiketler: 

Yazan: Işık Barış Fidaner

spiderman_3_black_costume_trailer.jpgSıradan bir öğrenci yaşantısı olan Peter Parker, nasıl olur da gökdelenlerin damlarında gezen bir “süper-kahraman” olur çıkar? Böyle bir öyküyü beyaz perdede inandırıcı kılmak, herhalde çeşit çeşit, renk renk kostümlü olağanüstü tiplere alışık olan çizgi romanların dünyasında olduğundan daha zordur. Radyoaktif örümcek ısırınca süper güçler kazanılır mı bilinmez; ama gerçek insanlar gördüğümüzde gerçekçi tepkiler bekleriz. İyilerin iyi, kötülerin kötü olmak için sebeplere ihtiyacı vardır. Buna saf iyi ve kötünün olmadığı, bunların zaman zaman birbirine karıştığı ikilemler de eklenirse; ilk bakışta basit görünebilen bir süper-kahraman öyküsünün nasıl zorluklar içerdiği ortaya çıkar.
Bu yazıda, sorduğumuz sorunun rehberliğinde, iki film boyunca olan olayların akışına şöyle bir göz atacağız.

“Fedakarlık”
Peter, zeki ve çalışkan (gözlüklü!) bir öğrencidir. Ben amcası ve May halası ile yaşamaktadır. Pek sosyal olduğu söylenemez, okulda fazla arkadaşı yoktur, altı yaşından beri kapı komşusu ve aynı zamanda okul arkadaşı olan Mary Jane’e olan ilgisini açmaya çekinmektedir.
(devamı…)

Etiketler: 

lost_1.jpgTelevizyon artık sadece televizyonda değil. Yeni dönem dizi furyasında, her bölüm internet ortamında yeniden seyrediliyor, ayıklanıyor, bir geri bir ileri alınıyor. Altyazı ekibi olaraksa bu sayıdan itibaren bizi esir eden bu dizi filmleri tanıtmaya ve incelemeye koyuluyoruz. Bu serinin ilk dizisi “Lost”, her bölümde farklı yerlere serpiştirdiği ayrıntılarla geçmiş bir bölümü ve hikayeyi aydınlatan cinsten bir dizi olarak fanatiklerini birbirleriyle haberleşmeye çağırıyor. Daha önceden Matrix filminde (Wachowski kardeşler) olduğu gibi detaylar, hikayeyi çözmek için bizi çeşitli referanslara götürüyor. Yani artık dizi filmler de “interaktif” olma özelliği kazanıyor… Desperate Housewifes, Lost, Buffy veya Angel gibi bir dizi hikayeyi direkt olarak seyirciye vermiyor, seyirci hikayeyi çözümlüyor

Previously on Lost…( Lost’a bir önceki bölümlerde)
(devamı…)

Etiketler: 

poster_vendetta_print.jpg V For Vendetta, gerçekliğin parametrelerinin hayal gücünü değil, tam tersi, fikirlerin materyali belirlediğine inananlar için anlatılan bir masalDevlet örgütlenmesi, koloni halinde yaşam sürmenin olası tek organizasyon biçimi değil elbette. Ama kuşaklar boyu hayatımızın kontrolünü başkalarına devretme alışkanlığı bürokrasinin varlığını tabiileştirdi. Fakat devlet ve bürokrasinin bunca yaygınlığına rağmen, yaşanırken çamur ve kil yığınından ibaret olan tarihin, tarihçilerin maharetli ellerinde dönüştürüldüğü haşmetli yapısının çatlaklarından sızan, değişik organizasyon olasılıklarına dair kimi fikirler de günümüze kadar geldi.

Olası bir toplumsal birlikteliği sağlamak için bireylerin hümanizm, üstün ahlâk anlayışı vb. ‘evrensel’ değerlerle dolmasına gerek yok: Paranoyanın yokluğu yeterli. Fakat ‘öteki’nden berikinden, benzerinden, yalnızlıktan vs. duyulacak korkunun pompalanmasıyla ‘denize düşen yılana sarılır’ ilkesi tetikleniyor. Devlete bu muhtaç oluşu rasyonelleştirmek için muhtelif mekanizmalar (kendi iradesini kullanma yanılsaması: Demokrasi; adalet yanılsaması: Hukuk; güvenlik yanılsaması: Ordu, polis) sürekli işliyor.
(devamı…)

Etiketler: 

“Altyazı Sinema Dergisi’nin Eylül 2006 sayısında yayımlanmıştır.”

Pembe gül idim soldum…
Türk sinemasında son dönemin öne çıkan başarılı isimlerinden Çağan Irmak’ın yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği Çemberimde Gül Oya’nın ilk görüntüleri 2004 yılının Eylül ayında KanalD ekranlarına yansıdığında herhalde kimse bir dizinin bu kadar tartışma yaratacağını, beğenen beğenmeyen milyonları ekrana bu denli bağlayacağını beklemiyordu. bscap00046um.jpgBazen göz ucuyla atılan bir bakışta, bazen televizyonun karşısında pür dikkat kesilmiş bir çoğunluğun tahakkümüne zoraki bir boyun eğişte yakalamıştı bu dizi bizleri. Daha ilk anda bir şeylerin farklı olduğu, sıradışı bir şeylerin sıradışı bir biçimde anlatılmaya çalışıldığı seziliyordu.
Hikaye 70’lerin sonunun 80’lerin başının hikayesiydi. Daha doğrusu, bu yılları 20’li yaşlarında yaşamış ve bugün 40’larının sonuna merdiven dayamış Yurdanur’un, yani bugün içinde yaşadığımız toplumun en başat kuşağının bir temsilcisinin, kendi gençliğini ve geçmişini bugünden bakıp nasıl gördüğünün anlatısıydı Çemberimde Gül Oya. Her tarih anlatısı gibi aslında bugünden bakarak kurulan bir geçmişin, yani şu anın hikayesiydi bir yandan da. Diziyi izleyen bizlerden, 70’li yıllarda yaşananları kendi bakış açısından kaleme alıp romanlaştıran Yurdanurla beraber geçmişin peşine düşmemiz ve bir anlamda o zamanların aşklarına, umutlarına, devrimlerine ve dostluklarına vefa borcunu ödememiz bekleniyordu hiç şüphesiz. Çağan Irmak da bu diziyi toplumsal idealleri için mücadele etmiş ve acı çekmiş olanlara adadığını söylemiş, verdiği ropörtajlarda unutulmak istenen bir geçmişi ekrana getirmeyi arzuladığını sık sık vurgulamıştı zaten. Kısacası, büyük sıkıntılar çekmiş bir kuşağı bir türlü kabul edemediği geçmişiyle yüzleşmeye çağıran iddialı bir yapımdı Çemberimde Gül Oya.
(devamı…)

Etiketler: 

balca_cachekk.jpgNe kadar kolay unutuyoruz… Bugünü, şu anı, tarihselliğinden ve dünyasallığından koparıp nasıl da ebedi ve ezeli zorunlu tek gerçeklikmiş gibi yaşıyoruz. Her şeyin bu denli hızlı değiştiği ve unutulduğu bir çağda geçmişi, yaralarımızı, acılarımızı ve pişmanlıklarımızı nasıl da bastırıyor, saklıyor, hiç yaşanmamış, hiç olmamış, bizi hiç ‘bozmamış’ gibi yolumuza devam ediyoruz… Belki böylesi daha kolay geliyor da ondan.
Amerikalı feminist düşünür Judith Butler’ın söylediği gibi her büyük kayıp, her ağır pişmanlık, her derin yara bizi bedenlerimizin sınırlarını yeniden düşünmeye, bizi biz yapan kimliğimizi yeniden sorgulamaya zorluyor . Bu zorlu süreci aşmanın bir yolu, ‘yaralanabilir’ olduğumuzu kabul etmek; kaybın, acının ve pişmanlığın yasını tutmak ve bu yası tutarken kabuk bağlayacak yaranın iziyle değişime uğramış yeni bir benliği, yeni bir kimliği taşımaya ve yeniden yaralanmaya ve tekrar değişmeye açık olmak. Oysa öyle korkuyoruz ki yaralanmaktan ve değişmekten, en ufak bir acıya katlanmak en ufak bir pişmanlığın sıkıntısını çekmek o kadar katlanılmaz geliyor ki, en kolayından geçmişte yaşananları örtbas etmenin, saklamanın, unutmanın yollarını arıyoruz.
Saklı olan karşımıza her çıktığında ise öfkeden köpürüyoruz. Bir türlü kapanmasına izin verilmemiş, üzeri açık bırakılmış bir yaraya dokunulması o kadar çok acı veriyor ki, bu tehdit karşısında kontrolümüzü kaybediyoruz. Saklı olanla karşılaşmak belki hiç bu kadar travmatik olmamıştı.
İşte Michael Haneke’nin son filmi “Caché”, nam-ı diğer “Saklı”, Avrupa’nın yüzyıllardır bastırdığı, yüzleşmekten her daim kaçındığı, kendisinden bile sakladığı yarasına parmak bastığı için bu kadar sarsıcı. Evet, Haneke ırkçılıktan bahsediyor.
(devamı…)

Etiketler: 

11 Eylül saldırılarından hemen sonra ABD’nin dünya çapında ilan ettiği olağanüstü hal hala devam ediyor. Teröre karşı savaş adı altında yürütülen kampanyada ülke içindeki güvenlik ağları her geçen gün biraz daha sıkılaşırken ABD’nin dünyanın dört bir yanına askeri, ekonomik ve siyasi müdahalelerinin, tehdit ve sindirme politikalarının ardı arkası kesilmiyor. Afganistan ve Irak’ın işgalinden sonra şimdi de İran bu tehditlerden nasibini almaya başladı. 01.jpg

İşte Guantanamo Yolu filmi, halihazırda terörle mücadele adı altında süregiden ama artık her gün içinde yaşamaya alışmış olmamızın veyahut karşı koymaya gücümüzün yetmeyeceğine olan inancımızın görünmez kıldığı, bu güvenlik kuşatmasını tekrar ve yeniden tüm çıplaklığıyla önümüze çıkarıyor. Böylece ABD’nin tek başına at koşturduğunu düşündüğü yola ufak da olsa bir taş koyuyor. Evet, filmin yapımcıları ve yönetmenleri David Winterbottom ve Mat Whitecross’un da vurguladıkları gibi bu film başlı başına bir ‘politik eylem’ . Zira Guantanamo’ya giden bu yol, görmekten kaçındıklarımızı veya fark edemediklerimizi görünür kılıyor. Dünya üzerinde süregiden bu insanlıkdışı tahakkümü, hukuku süresiz olarak askıya alan ve bir türlü bitmek bilmeyen bu olağanüstü hali tüm özgürlüklerimiz aleyinde yaygınlaştırıp uzatan iktidarları ifşa ediyor. İktidar ilişkilerinin ifşa edilmesinin, tahakkümcü düzenlerin çözülmesi için en önemli adım olduğunu göz önünde bulundurursak, ben Whitecross’un bu filmin birilerini etkileme ve bir şeyleri değiştirme potansiyeline yaptığı vurgudaki iyi niyetini paylaşıyorum. Zaten Guantanamo Yolu gibi bir filmin yapılış motivasyonu da ancak halihazırdaki koşulların bir zorunluluk olmadığını ve değiştirilebileceğini göstermek olabilir.
(devamı…)

Etiketler: 

Altyazı ve Davetsiz Misafir Dergileri’nin çarpışmaları sonucunda zuhur eden iş bu köşeye, adı Crash (Çarpışma) olan iki filmi, David Cronenberg’in 1996 yapımı Crash’i ile 2004 yapımı, yönetmenliğini Paul Haggis’in yaptığı ve 2005’in en iyi film dalında Oscar’ını alan Crash’ini karşılaştıran ve bir arada değerlendiren kısa bir deneme ile başlamak istedik. Zira içinde bulunduğumuz çağda çarpışmalar, karşılaşmalar, etkileşimler sıklaşmıştı ve Altyazı ve davetsiz misafir gibi iki farklı derginin aynı içerikte buluşması gibi bazen iki farklı içerikli filmin de aynı isimde buluşması söz konusu olabiliyordu.
(devamı…)

Etiketler: 

Söyleşenler: Çağan Irmak, K. Murat Güney, Yasin Kaya

KMG: Çemberimde Gül Oya’da da Babam ve Oğlum’da da bir bölümüyle o dönemine değinme var. Bu tarihsel döneme yoğunlaşmanızın nedeni nedir?

ÇI: Sadece kendi içsel yolculuğum devam ediyor. Babam ve Oğlum tarihsel olarak tam Çemberimde Gül Oya’nın bittiği yerde, darbeyle başlıyor. O yolculuk yavaş yavaş günümüze dek gelecek. Bu filmimde 80 döneminin bir aile üzerine etkisi anlatılıyor. Fakat bunu yaparken o ailenin düşünebileceği kadar politik düşünmeye çalıştım. Ama Babam ve Oğlum daha çok babalar ve oğullar üzerine bir film. Ataerkil bir toplumda, babalar ve oğulların yaşamadan geçtikleri o küs dönemle ilgili.

KMG: Tüm filmlerinizde bir küçük çocuk var, 80 dönemdeki bu çocuklar sizin kendinizi bütünleştirdiğiniz karakterler mi?

ÇI: Dikkat ederseniz bütün filmlerinde bir anne de, baba da var; bütün filmlerimde bir aile var. Ailenin gerçekten çok çok önemli olduğunu düşünüyorum. Freudyen temalar değil bunlar asla. Ailenin karakterimizi oluşturmadaki önemini filmlerime yansıtmaya çalışıyorum. Ben bu açıdan çok şanslı bir insandım. Filmdeki gibi bir çiftlik evinde, Çok büyük ve güzel bir sülalenin içinde büyüdüm. Benim de bu filmden çıktıktan sonra çocukları açıp cep telefonlarıyla babalarını aramalarını, babaların çocuklarını arayıp bir kadeh içmeye davet etmelerini sağlamak gibi çok küçük bir amacım var; ama kendiliğinden çok büyüyecek bir amaç bu. Bu film yaşanmamış bir şeyi anlatıyor, yani yaşayamadığımız bir ömrü bir iki aya sığdırabilir misiniz babanızla?
(devamı…)

Etiketler: 

Biraz da Afrika’dan konuşalım… Açlıktan, kıtlıktan, sömürüden, soykırımdan, içsavaşlardan, dışsavaşlardan.. Hala kaldı mı böyle yerler? Can sıkıcı şeyler…

Bu sefer Afrika’ya dair bir filmden bahsetmek istedim. Türkiye’de ve daha birçok yerde gösterime girmemiş, belki de hiç gösterime girmeyecek, böylece içimizin sıkılmasına, gönlümüzün daralmasına yol açamayacak bir filmden. Bize bilmediğimiz, bilmek de istemediğimiz şeyleri gösteren son derece sıkıcı bir filmden. Avusturyalı yönetmen Hubert Sauper’in 2004 yapımı Darwin’s Nightmare (Darwin’in Kabusu) adlı filminden söz ediyorum. Son derece durgun, provakatif olmaktan uzak anlatımıyla, kara kıta Afrika’nın, beyaz adamın eliyle kirletilmiş kem talihine ışık tutan yüz dakikayı aşkın bir belgeselde izliyoruz Darwin’in Kabusu’nu. Ne Michael Moore’unkiler gibi manipulasyonlar var bu belgeselde ne de Afrika’yı konu alan son dönem yarı-belgesel filmlerden biri olan Hotel Rwanda’daki gibi kan gövdeyi götüren soykırımlar. Bilakis olan biten son derece açık son derece doğal bir şekilde tüm çıplaklığıyla ortaya konuyor. Artık taraf tutmaya, ajitasyon yapmaya, kan, yara, ölü göstermeye hiç mi hiç lüzum yok. Çünkü sömürü, yıkım ve çürüme gündelik hayatın her zerresine değin ulaşmış, çünkü artık insanlar her gün yavaş yavaş eriyor, AIDS’ten, yoksulluktan, açlıktan, işsizlikten an be an tükeniyor. Tüm bunlar Afrika için olağan, sıradan görüntüler. Belgesel de son derece yalın bir biçimde bugün, şu anda, hemen yanı başımızda Afrika’daki olağan gündelik yaşamı yansıtmaktan başka hiçbir şey yapmıyor aslında. Belki de o yüzden Darwin’in Kabusu, izleyenlere Hotel Rwanda’daki kanlı katliamlardan çok daha korkunç, çok daha acıtı, çok daha karanlık geliyor. Afrika münferit bir katliamla yahut geçici bir kıtlıkla boğuşmuyor. Sömürünün bu kadar olağanlaştığı, bu kadar sıradanlaştığı bu coğrafya, geri dönüşü imkansız topyekun bir yıkımın içine doğru savrulup gidiyor.

Biraz da Tanzanya’dan konuşalım isterseniz… Tanzanya’dan, dev tatlı su balıklarından, kendi ülkelerinde avlanan balıkları alacak parası olmayan Tanzanyalılar’dan, pek tabii o balıkları afiyetle tüketen AB vatandaşlarından ve o balıklar karşılığında Afrika’ya para göndermek yerine tank, top ve mermi gönderen Avrupalı silah tüccarlarından. Zira Darwin’in Kabusu, Afrika genelinde ama Tanzanya özelinde olan bitenleri konu ediniyor. Tanzanya mı, orası da neresi diyebilirsiniz. Bilmiyorsanız ne olur üstünüze alınmayın, alınacaksak hep beraber alınalım; çünkü filmi izlemeden önce ben de pek bilmiyordum Tanzanya neresidir. Oysa Nil Nehri’nin kaynağını aldığı Afrika’nın en büyük gölü Victoria’nın güney kıyısı boyunca uzanan, Türkiye’den biraz daha büyük ebadlarda, otuz milyona yakın nüfusa sahip, balığı, mısırı, kahvesi, pamuğu, tütünü ile doğası zengin, halkı ise tüm bu kaynakları kullanmaktan yoksun büyükçe bir ülkeymiş Tanzanya.
(devamı…)

Etiketler: 

Ey kör! Boştur bu yer, bu gök, bu yıldızlar boş!
Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş!
Şu durmadan kurulup dağılan evrende
Bir nefestir alacağın, o da boştur boş!
Ömer Hayyam

“Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Mesela, insanlar kendilerini dünya üzerindeki en zeki yaratıklar olarak görürler. Aslında bu gezegen üzerindeki en zeki üçüncü yaratıklar oldukları halde… Dünyadaki en zeki ikinci canlılarsa elbette ki, dünyanın ne zaman yok edileceğini fark edip oradan vaktinde kaçmasını bilen yunuslardır…”

İşte bu cümlelerle açılıyor Otostopçunun Galaksi Rehberi’nin sinema uyarlaması. Daha ilk cümlesiyle yadırgatmacı tavrını ele veriyor. Hiçbir şey görüldüğü, zannedildiği, düşünüldüğü gibi değildir. Mesela insan denen varlık, her sabah uyanıp yeni güne hazırlandığı sırada sorgulamaya üşendiği ve yine de hayatını üzerine inşa etmekten çekinmediği varsayımın aksine hiç de evrenin merkezinde yer almamaktadır. Bırakın merkezinde yer almayı, o kadar gereksiz bir yerde durmaktadır ki, üzerinde yaşadığı dünya, bir hiperuzay otoyolunun geçişi için hiç çekinilmeden ortadan kaldırılabilir. Ne ki, “insanoğlu uçsuz bucaksız evrenin içindeki rolünden, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’ne ait bir çay yaprağının kendi işlevinden haberdar olduğu kadar bile haberdar değildir.” 21. yüzyılın insanı, evrendeki konumundan hiç şüphesiz ancak Douglas Adams’ın 80’lerin başında önce bir radyo programı olarak hazırladığı ve kısa zaman sonra bir kitap olarak yayımladığı, şimdi de karşımıza bir sinema filmi olarak çıkan müthiş eğlenceli eseri, Otostopçunun Galaksi Rehberi’ne başvurarak haberdar olabilecektir!
(devamı…)

Etiketler: 

“Bu kitapta, çocukluktan beri içimde taşıdığım Almanya’yı ve Almanlık ruhunu bir kez olsun dile getirmek ve onlara duyduğum sevgiyi itiraf etmek istedim; çünkü bugün ‘Alman’ olan her şeyden nefret ediyorum!”
Hermann Hesse, “Narziss ve Goldmund” üzerine, 1933

30 Nisan 1945… Milyonların ölümüne mal olan bir iktidar hırsı ve tarihte görülmemiş bir yıkımın ardından gelen bir intihar… Üçüncü Reich’ın Führer’i Adolf Hitler, karısı Eva Braun ile birlikte intihar ettiğinde, Almanya 1933’te Naziler’in iktidara gelişiyle başlayan on iki yıllık bir histeri nöbetinden yeni yeni uyanmaktaydı. Tarihin belki de gelmiş geçmiş en büyük hesaplaşmasının Almanlar’a armağını içleri boşalmış, duvarları delik deşik olmuş binalardan ibaret, harabeye dönmüş onlarca hayalet şehir olmuştu. Ertesi sabah, bu şehirlerin külleri Nisan yağmurlarıyla yıkanır ve milyonlarca Yahudiye, Çingeneye, eşcinsele, hasta, sakat ve yaralıya mezar olan toplama kamplarından yükselen dumanla birleşip gökyüzüne karışırken, artık bomba yağdırmayan müttefik uçaklarının yeni günü selamlayan uçuşları arasından yükselen güneş, Almanya için yeni bir dönemi müjdeleyecekti. Nazilerin iktidarının ve İkinci Dünya Savaşı’nın son günü böylece, Almanya tarihine “die Stunde Null” (Sıfır Saati) olarak geçti. Sıfır saatinden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Tüm şehirler sıfırdan yeniden inşa edilecek, otoyollar sıfırdan yeniden döşenecek, fabrikalar sıfırdan başlayıp yeniden işleyecekti. Yıkıntıların ve molozların üzerinde yeni bir Almanya yükselecekti. Sıfır saatinden sonra doğan her bebek yepyeni, aydınlık ve lekesiz bir Almanya’nın ümidi olacaktı.
Ne var ki, Almanlar bir şeyi gözden kaçırmıştı veya bilerek onu görmek, onunla hesaplaşmak istememişti: Bu büyük savaşta yıkılan sadece şehirlerdeki binalar, otoyollar, fabrikalar ve havaalanları olmamıştı. Bombalar sadece şehirlerin, binaların ve insanların üzerine yağmamıştı. Bombalar, aynı zamanda kadim Alman medeniyetinin insanlığa armağan ettiği binlerce sanat eserinin, yüzyıllar içinde geliştirdiği engin düşünce birikiminin, dilinin, kültürünün ve en önemlisi de insanlarının zihinlerinin üzerine de yağmış, adeta trans halindeki bir uygarlık ve o uygarlığı oluşturan zihinler üzerinde onulmaz bir tahribat yaratmıştı. Gerçekten de hiçbir şey eskisi gibi olmazdı. Frankfurt Okulu’nun önde gelen düşünürü, savaş sürgünü Theodor Adorno’nun dediği gibi “Auschwitz’den sonra bir daha asla şiir yazılamazdı!”
Almanya’nın şehirleri Marshall yardımlarıyla birer birer yeniden inşa edilirken, Almanlar yaşadıkları zihinsel tahribatı tamir etmek yerine onu görmezden gelmeyi, basitçe yok saymayı tercih etmişlerdi. Sanki Naziler diye birileri hiç olmamıştı. Öyle bir geçmiş yaşanmamıştı. Yaşandıysa da sorumlusu Almanlar olamazdı. Sanki uzaydan gelen ve kendilerine Nazi diyen bir grup yaratık 1933’te Almanya topraklarına inmiş, tüm halkı hipnotize etmiş ve 1945 Nisan’ında bir anda çekip gitmişlerdi. Arada ne olduğunu, neler yaşandığını kimse hatırlamıyordu. Tarih 1945’in Mayıs ayında başlamamış mıydı? Yeni Almanya için sıfır saatinden öncesi yoktu.
(devamı…)

Etiketler: 

Next Page »