Pts 7 Mart 2005
Sabah erkenden kalktı, elini yüzünü yıkadı, kahvaltısını ederken masada gözüne ilişen uzaktan kumandanın tuşuna dokundu ve televizyonu açtı. Televizyonu açmasıyla bir anda sabahın o durgun ve kırılgan mahmurluğu paramparça olurken odanın içini, hızla akan rengarenk kareler ve anlaşılmaz cümleler doldurdu. Canhıraş bağırışlar, kahkahalarla gülmeler, hıçkırıklarla ağlayışlar boğdu evinin salonunu. Tüm renkler ve tüm sesler birbirine karışıyordu adeta. Hiçbir şey yapması gerekmiyordu gözünü ve kulağını açık tutmaktan başka. Her şey, tüm dünya, önünden akıp geçiyordu sanki. Yalanlar, dolanlar, savaşan ordular, şuh kahkahalar, aynı tempoda hızla çalan yüksek müzik, üst perdeden atanlar, alt perdeden tutanlar, sonra tekrar, tekrar yalanlar. Gözünün içine baka baka söylenen yalanlar. Beynini uyuşturmaya, onu ele geçirmeye çalışan görüntüler. Bu aletin yaşayan hemen herkesin evinde olduğunu biliyordu. Herkes günde dört beş saat aletin önünde yalanları dinliyordu. En sonunda da insanlar kendi yalanlarına inanıyordu, başka çıkış yok. Artık “ezilenler” kavramı, iktidarın teknolojik aygıtları karşısında boyun eğmeye zorlanan herkesi kapsıyordu ve sınıfsal ayrımlar silikleşiyordu. Ezen, ezilen arasında ayrım kalmamıştı aslında. Görüntüsü izlenen de ondan yaşaması istenilen hayatı yaşıyordu sadece. Başka çıkış yok. Televizyonu parçalamak, pencereden aşağı atmak geldi içinden.
(devamı…)