Makale


19aralikSöz bitti…

Aynı koca yörüngeyi tam sekiz kez turladı dünya. İki bin sekiz yüz altmış bir kez doğdu güneş; yine de üzerimize çöken karanlığı aydınlatamadı hala.
Sekiz yıl… Sekiz metre kare… Yirmi dört saat beton… Yüz yirmi iki cenaze töreni… Kiminin bütündü 30 kiloluk bedeni, kiminin tanınmaz halde…
Sekiz yılda acının dokuz yüz yetmiş altı kez en derinine inildi. Beşbin yedi yüz yirmi iki kez sayım verildi. Tek sıra, hazırol’a geçilsin istendi. Geçilmedi…
Kadın ve erkek bedenlerine kaç cop, kaç tekme, kaç yumruk indirildiğini hesaplamadı kimse.

Söz bitti…

19 Aralık hakkında sekiz yılda binlerce kez aynı şeyler söylendi: ”Hayata döndürdük” dendi. “Devletin şevkatli elleri” dendi. “Sahte oruç kanlı iftar” dendi. “Devlet teröristle pazarlık etmez” dendi. “Kendilerini yaktılar” dendi… “Az kaldı… Kökünü kazır bitiririz elbet” dendi.
Bitmedi…

Evet 19 Aralık hakkında binlerce kez aynı şeyler söylendi: “Ölürüz ama teslim olmayız” dendi. “Yaşananlar düpedüz vahşetti” dendi. “Çocuklarımızı öldürtmeyiz” dendi. “Artık yeter!” dendi. “Artık yeter!” dendi.
“Ar-tık ye-ter!” dendi.
Yetmedi…

Söz…19 Aralık üstüne söylenebilecek her şey söylendiği için değil… söylenebilecek hiçbir şey yaşananları anlatmaya yetmeyeceği için… bitti.

Beş yüz gün bilfiil açlık… Yanık insan eti kokusu… Parçalanmış beden… Kırılmış göğüs kafesi… Kopmuş kulak… Kafatasına gömülmüş şarapnel parçası… İnsanları daha sıkı kapatmak için yıkılan hapishane duvarları…

Söz bitti: Çünkü 19 Aralık, hiçbir dilde karşılığı bulunmayan bir doz aşımıdır: Süslenmemiş, inceltilmemiş, su katılmamış şiddettir… Kemiği eriten ateş… G3 mermisi… Gaz bombası… İş makinasıdır!
Falakadır 19 Aralık… Künt kafa travmasıdır… Fiili livatadır…
600 canlı cenazedir. Kafaya bastırılan postal, bileğe oturtulan kelepçe, mideye sokulan yemek hortumudur. Zihinden çekilip alınan hafızadır en çok…

19 Aralık bitkisel hayata dönüştür. Toplumsal terbiyedir… Emir komuta zinciridir.
Göz dağıdır…
Göz bağıdır…
Vicdani kuraklıktır!
19 Aralık vahşettir… Dehşettir…
Evet evet kuşkusuz ki devlettir…

Tarih: 19 Aralık 2000. Saat: Sabaha karşı dört…
Söz bitti… Zaman dondu…
Yirmisine bağlanamadı hala ayın on dokuzu…

Erdinç Yücel
19.12.2000 04:00

obama_american_dream.jpgAltyazı Sinema Dergisi’nin Ekim 2008 Sayısında Yayımlanmıştır

Amerika’da seçimler yaklaşıyor ve Amerikan halkı ilk defa bir siyahı başkan seçmeye hazırlanıyor. Gerek yıllardır baba ve oğul Bush gibi başkanlara sahip olmaktan dolayı dünya üzerinde zedelenen itibarlarını yeniden kazanmak gerekse iki yüz yıl boyunca köle olarak emeklerini ve bedenlerini sömürdükleri siyahlara karşı işledikleri günahlardan arınmak böylece bir taşla iki kuş vurmak için Amerika’nın liberal, özgürlükçü, ilerici, solcu seçmenleri tüm umutlarını Barack Obama’ya bağlamış durumda. Amerika bir kez “we did it”, yani yaptık, yine başardık demeye hazırlanıyor. “Bush’u başkan seçenleri de Bush yönetiminin bu dünyaya yaptıklarını da unutun, siyahların insan dahi sayılmadığı, her türlü ayrımcılığa ve zulme maruz kaldığı yakın geçmişimizi zihninizden silip atın, işte artık bir siyahı başkan seçen, özüne, özgürlükçü ve çoğulcu doğasına dönmüş bir Amerika var karşınızda” demek istiyor artık çoğu Amerikalı. Acılar ve acıtmalarla dolu bir tarihle, ayrımcılığın ve şiddetin hüküm sürdüğü bir geçmişle olabildiğince çabuk bağı koparmanın, bu kötü ve karanlık anılardan kaçmanın, günah çıkarıp bir an önce yeni, temiz, umut dolu bir sayfa açmanın telaşı gözleniyor seçimler öncesinde.

Ne tesadüf ki, Amerikan sinemasında da son yıllarda, toplumdan, şehirden, siyasi ve sosyal sorunlardan, içinden çıkılmaz hale gelen insani ilişkilerden kaçışın ve doğaya dönüşün konu edildiği filmlerde ve dizilerde gözle görülür bir artış var. Bir uçak kazası sonucu düştükleri adada geçmiş yaşantılarından, eski hatalarından ve suçlarından kaçıp kurtulmaya çalışan ve dış dünyayla bağlantısı olmayan bu adada her şeye yeniden başlayan bir grup insanın hikâyesinin anlatıldığı Lost dizisinin bugün Amerika’da neredeyse bir efsane haline gelmesi herhalde bir tesadüf olmasa gerek. Demek ki, geçmişte yapılanlar o kadar pişmanlık verici ve geri döndürülemez olumsuz sonuçlara yol açmış ki, hayata tutunmak ancak ona yeniden, sıfırdan başlayarak mümkün. Lost dizisi de işte tam da bu gerekçeyle adada kalmayı yeğleyen ve adanın yani doğanın saflığına ve masumiyetine inananlar ile adayı terk edip geçmiş yaşantılarına dönmeyi arzu edenler arasındaki çekişmeyi konu ediniyor. Sonunda adada kalanların mı yoksa bildiğimiz dünyaya geri dönenlerin mi hayıflanacağını hep beraber izleyip göreceğiz ama her halükarda, geçmişte yaşanan ve yaşatılan acıların ve geçmişten gelen pişmanlıkların kısacası geçmişin hayaletinin adaya düşenlerin peşini bırakmayacağı kesin.
(devamı…)

dark_knight_serious_poster.jpgAltyazı Sinema Dergisi’nin Eylül 2008 Sayısında Yayımlanmıştır

Batman The Dark Knight (Kara Şövalye) gösterime girdiğinden bu yana sinemaseverler arasındaki tartışmaların odak noktası oldu. Filmi izleyenler arasındaki en büyük ayrışma ise filmi beğenenler ve filmin internetteki en büyük sinema portalı olan imdb.com sitesinde kısa zamanda aldığı 200.000 küsur oy ile gelmiş geçmiş en iyi filmler sıralamasında birinci sıraya yerleşmesini haklı ve uygun bulanlar ile filmin böylesi bir çıkış yapmasını ‘yanlış bilinç’, ‘sinema tarihinin önemli filmlerini bilmemek ve izlememekten ileri gelen bir cehalet’ veya ‘genç kuşağın balık hafızalı olması ve günü yaşaması’ olarak adlandıranlar arasında yaşandı. Ben ise bu yazıda, sözü edilen taraflardan birinin görüşünü savunmak ve filmin gördüğü bu ilgiyle beraber dünyanın gelmiş geçmiş en iyi filmi payesini hakkedip hakketmediğini değerlendirmekten ziyade filmin nasıl olup da bu denli hararetli tartışmaların bir anda odağı olabildiğini sorgulamayı amaçlıyorum. Evet, Batman The Dark Knight, ister beğenelim ister beğenmeyelim, uzun zamandan, belki 5-6 yıldan beri hemen hiçbir sinema filmine nasip olmayan büyük bir ilgiye mazhar oldu. Belli ki, Batman serisinin bu son filmi içinde yaşadığımız bu çağa dair, tam da bu zaman dilimine denk düşen bir mesajı, bir düşünceyi, bir sorgulamayı, bir hissiyatı içeriyor ve sürdürdüğümüz yaşamlarımızın şu anına, şimdisine dokunarak bizleri dürtüyordu. Filmin gördüğü olumlu veya olumsuz bu yoğun ilgiyi başka türlü açıklamak mümkün görünmüyor. Peki neydi bu mesaj, bu düşünce, bu sorgulama ve bu hissiyat? Bir Batman filmini bu kadar çekici ve ilginç kılan ne olabilirdi?

Her şeyden önce, izlediğimizin yalnızca bir Batman filmi, süregiden bir serinin devamı, bir çizgiroman uyarlamasından ibaret olmadığını, bundan çok daha fazlasını içerdiğini söyleyerek başlamalıyız işe. Batman The Dark Knight, arkaplanında Batman çizgiromanlarına ve geçmişteki diğer Batman filmlerine dair anlatıyı kullanan ama bu arkaplanın çok daha ötesine geçen mesaj ve sorgulamalar içeren bir film olarak çıktı karşımıza. The Dark Knight, hiç şüphesiz Fight Club’la başlayan, Matrix serisi ile devam eden ve V for Vendetta gibi filmlerle öne çıkan, son on yılda çağa dair siyasi ve toplumsal meseleleri beyazperdeye yansıtıp tartışmaya açan bir birikimin üzerinde yükseliyordu. Joker’i büyük bir ustalıkla canlandıran ancak filmin çekimleri sırasında hayatını kaybeden Heath Ledger’a kulak verirsek bu siyasi kara filmler kanonunu çok daha gerilere götürmek mümkün; zira Ledger, Joker karakterini canlandırırken Kubrick’in unutulmaz filmi The Clockwork Orange’daki (Otomatik Portakal) Alex karakterini kendisine örnek aldığını belirtmişti. Ne var ki, Joker, şiddeti bir araç değil başlı başına bir amaç olarak algılayan ve uygulayan Alex karakterinin bir adım önüne geçiyor, uyguladığı şiddet ile toplum içinde yeşerttiği korkuyu yaşadığımız çağdaş düzenin temellerine yönelterek korkunun iktidarı üzerine kurulu bu temelin aslında ne kadar da kırılgan ve zayıf olduğunu açığa vuruyordu. Ve Alex’in önce hapishanede terbiye edilip sonra da ‘topluma kazandırılmasının’ ve tüm bunların hemen ardından da çıkarlarını, varlığını ve mülk edindiklerini kaybetme korkusu üzerine kurulu bir toplumun uyguladığı ağır şiddet karşısında savunmasız kalışının gözler önüne serildiği The Clockwork Orange filminin kapanışının aksine Batman The Dark Knight kusursuz bir adaleti sağlamak, tek bir vatandaşın bile burnunun kanamasını önlemek ve mağdur olmasını engellemek iddiasıyla kurulmuş bir toplumun ve bu toplum idealinin cisimleşmiş hali olan Batman’in hezimeti ve Joker’in zaferiyle sona eriyordu. Bu filmde sinemaseverlerin en çok hoşuna gidenlerden biri hiç şüphesiz işte bu zaferdi. Joker’in zaferi ister korku, şaşkınlık hatta tiksintiyle isterse coşkulu bir büyülenmeyle ve alkışlarla karşılansın çok çekiciydi. Belli ki, filmi izleyen milyonlarca sinemasever böyle bir sonu beklemiş, böyle bir sonu arzu etmişti. Tıpkı Fight Club filminin sonunda şirketlere ve bankalara ait gökdelenlerin yıkılmasının istenmesi, tıpkı Matrix serisinin sonunda makinaların rasyonel düzeninin yıkıma uğramasının arzulanması, tıpkı V for Vendetta filminde V’nin yayınladığı bir video aracılığıyla hükümete yönelttiği parlamentoyu yıkma tehdidinin gerçeğe dönüşmesinin filmi izleyenler tarafından alkışlanması gibi, bu son Batman filminde de Joker’in Gotham şehrinin yöneticilerini çaresiz bırakması, şehrin belki de en temiz karakteri olan savcı Arthur Dent’in karanlık ve korku dolu diğer yüzünü ortaya çıkarması ve en sonunda onu da kendisine benzetmesi izleyiciler tarafından istenmiş, arzu edilmiş, gerçekleşmiş ve alkışlanmıştı. Peki sinemaya giden bunca insan böylesi yıkımları niçin alkışlıyordu? Tylor Durden’ın, V’nin ve ve Joker’in yıkıcı tutkularından ve kazandıkları zaferlerden neden bu denli büyük bir coşku duyuyordu?
(devamı…)

vicdani_red.jpgAmargi Dergisi’nin 2. Sayısında (2006) Yayımlanmıştır

Nilgün Toker’in belirttiği gibi “anti militarizm bir tahakküm sisteminin reddi ve değiştirilme talebi anlamına gelmesi bakımından politik bir sorumluluk”tur (1). Bu nedenle bu yazıda amacım bu sorumluluğu üstlenen kadınları ve vicdani reddi ya da kadın vicdani redcileri anlamaya çalışmaktır.
Kadın meselesini tartışırken kaçınılmaz bir biçimde “milliyetçilik” meselesi de dâhil olur tartışmaya. Dahası, milliyetçiliği anlayabilmek için toplumsal cinsiyet ilişkilerine bakmak, toplumsal cinsiyet ilişkilerini anlamak için de milliyetçiliğe, uluslaşma süreçlerine, militarizme bakmak gereklidir. Toplumsal cinsiyet kimlikleri kurgulanırken cinsiyeti temel almayan çoğu yorum cinsiyet ayrımı gözetmektedir. Kadınlık ve erkeklik, biyolojik olarak değil, içinde yaşadığımız toplumun ve dönemin şartlarına bağlı olarak anlamlandırılır. “Erkeklik ve kadınlık tarihsel zamana ve yere özgü oluşumlardır. İdeolojiler, toplumsal kurumlar ve pratikler içinde sürekli olarak biçimlendirilen, karşı konulan, yeniden işlenen ve yeniden onaylanan kategorilerdir.” (Leonore Davidoff ve Catherine Hall) (2). Simone de Beauvoir’in ifade ettiği gibi kadın doğmuyoruz, kadın oluyoruz.
(devamı…)

Genç bir hemşireydi. O yaşlarda üniformalı insanlardan özellikle askerlerden hoşlanmıyordu. Bir gün karşı komşunun astsubay oğlu anahtarını unuttuğu için kapıda kalmıştı. Zaten daha önceden kızı için ona göz koyan anne onu evlerine çağırdı. Yemek hazırladı genç hemşire ona. O gün ya tesadüftür ya da kader genç asker şapkasını unuttu komşunun evinde. Asker en sonunda gidince buldu kız şapkayı; denemek için taktı başına. İçerden anne seslendi: “Sen tak o şapkayı tak, daha çok göreceksin o şapkayı”

Evet, şimdi bir asker eşi bu hemşire. Peki, çoğu zaman Cemil astsubayın eşi olmaktan öteye geçmeyen bu kadının “normal” evliliği nasıl geçti 30 sene? Görünmez rütbelerin ağırlığı görünür olanlardan ne kadar farklıydı? İdeal bir eş ve anne olarak sorumluluğu iki kat artmamış mıydı? O şimdi hem bir eş ve anne hem de bir komutan eşi idi, sorumlu olduğu kişiler/kurumlar artmıştı: önce vatana, sonra orduya, sonra da kocasına…

Kendi tanımını ve var olma nedenini ‘vatan savunması’ üzerinden kuran Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve onun savunduğu milliyetçiliğin, sadece erkekleri değil kadınları da şekillendirdiği çokça konuşuldu. Kadınların milliyetçilikle, militarizm ile ilişkileri pek çok yazının konusu oldu. Peki, bu süreçte Yıldız Namdar[1] gibi pek çok asker eşinin hikâyesi nasıl anlatılmalı? Asker eşleri olan kadınların anlattıkları, yani bilimsel bir çalışma değil ama önemli. İşte bu nedenle militarizme ve milliyetçiliğe feminist bakış, belirli kurumların cinsiyet politikalarını olduğu kadar, kadınların deneyimlerini, duygularını ve anlatılarını da sorgulamasının bir parçası yapmak zorunda. Ancak bu şekilde şehit anneleri gibi, ya da birçok asker eşi gibi resmî söylemlerin içinden konuştuğunu düşündüğümüz kadınların aslında bu söylemleri hem yeniden ürettiklerini hem de bu üretimin içinde şekillenen kadınlar olduğunun da farkına varırız.
(devamı…)

feminism3.pngBirikim Dergisi’nin Haziran-Temmuz 2008 Sayısında Yayımlanmıştır

Şubat ayında TİSK’in yaptığı araştırmaya göre 15–29 yaş grubu kızların yaklaşık yüzde 60’ı, 25–29 yaş grubundakilerin ise yüzde 66’sı hem eğitim, hem de istihdamın dışında kalıyor. Bu araştırma basında “kızların üçte ikisi ‘ev kızı’” cümlesiyle yer aldı (1). Bu yazı ise kalan %34lük dilimin yani “ev kızı” olmayan, ücretli iş yaşamında yer alan kadınların yaşadığı problemler üzerinde durmayı amaçlamaktadır. Zira bu araştırmanın sunuş şekli cinsiyete dayalı iş bölümünü yaratmış olan özel/kamusal alan ayrımını pekiştirmekte, kadının “kurtuluşunu” hane dışına yani kamusal alana çıkarak ücretli iş yaşamında yerini almasında görmektedir. Bu bağlamda “ezilmişlik söylemini” yeniden üretmekte, ücretli iş yaşamında kadınların yaşadığı ayrımcılık hikâyelerinin üstünü örtmekte ve hem özel, hem de kamusal alanın toptan dönüşüm geçirmesi gerektiği gerçeğini göz ardı etmemize neden olmaktadır.
Bu yazı “ev içi emeğin” görünür olmamasından kaynaklanan algıyı, ev kızı/kadınlığı ayrımının manasızlığını ve kadının öznelliğini yitirişinin en baştan evde başladığını tartışma dışı bırakacaktır. Ancak kadına dair her türlü söylemin “ezilmişlik” üzerinden kuruluşunun kadın kimliğini “kurtarılmaya muhtaç” insanlar olmak üzere dondurduğunu ve bu araştırma bazında “ev kızlarının” evde yani özel alanda kalışlarının üretime katılmadıkları şeklinde gösterilmesinin ev içi emeklerini gözden kaçırmamıza neden olduğunu özel bir vurguyla belirtmek gerekmektedir.
(devamı…)

sakhnin.jpgYazan: Tamir Sorek
Çeviren: Kıvanç Tanrıyar

İttihad Abna’ Sakhnin (İbranice İhud Bnei Sakhnin ya da Birleşik Sakhnin Oğulları) ilk defa 2003 yılında birinci lige çıktığından beri, geleneksel olarak spor dallarının tümünde İsrail sağıyla özdeşleştirilen bir takım olan Beitar Kudüs’le giriştiği kavgalarla medyanın ilgisinin odağında yer alıyor ve polis için ciddi bir karın ağrısı yaratıyor. Sakhnin şimdi zirvedeki tek Arap spor takımı. Birçokları için Beitar’la olan maçlar, İsrail- Filistin çatışmasının küçük bir modelini sergiliyor. Beitar fanatikleri, açıkça Arap karşıtı sloganlar atıyor. Diğer yandan, polis 1976’da Sakhnin takımının geldiği Galile kasabasında devletin topraklara el koymasına karşı yapılan protestolar sırasında üç silahsız Filistinliyi vurduğundan beri, bu kasaba ve bu takım Arap direnişinin sembollerinden biri olarak ortaya çıkıyor.
Gerçekler tabii ki, çok daha karmaşık. İki takım taraftarı için de maçlar hem düzen karşıtı ve tehlikeli görülen etnik kökenleriyle nasıl gurur duyduklarını göstermeleri hem de tutkularını İsrail’de tüm kamusal alanda daha yaygın bir biçimde duyurmaları için bir fırsat. Futbol stadyumlarının yetişmekte olam kuşakların sosyalleşmesi için önemli bir yer olması fikri akla yatıyor: İsrail Futbol Federasyonu’na göre futbol maçlarını izleyen taraftarların yarısı 14 ila 24 yaş arasında. Maçlar sırasında her iki tarafın da gençleri, derme çatma protesto stratejilerini ve cemaatlerinin nasıl bütünleştiğini gözlemliyor ve öğreniyor.
(devamı…)

ergenekon2.jpg1 Temmuz Salı günü Türkiye, emekli ordu komutanları, ATO başkanı ve Cumhuriyet Gazetesi’nin Ankara temsilcisinin Ergenekon operasyonu çerçevesinde gözaltına alındığı haberiyle uyandı. Tam da AKP’ye açılan kapatma davasının sözlü iddianamesinin başsavcı tarafından Anayasa Mahkemesi’nde okunacağı günün sabahı yaşanan bu gelişmeler çok geçmeden gündemi baştan aşağı yeniden belirleyecekti. Ülkede adeta adı konmamış bir iç savaş yaşanıyor, aktörleri AKP ve Ulusalcılar-Ordu-CHP ittifakı olan, yargı üyelerinin ise bu aktörlerin piyonları olarak kullanıldığı karşılıklı saldırıların ardı arkası kesilmiyordu. Hükümet yanlısı basına göre Fenerbahçe orduevinin bile polisler tarafından aranmasına yol açan Ergenekon soruşturması Türkiye’de ilkleri gerçekleştiriyor, askerlerin dokunulmazlığına yönelik tabuları yıkıyor ve “demokratikleşme” yolunda büyük bir adıma işaret ediyordu. Ulusalcı olarak tabir edilen şoven, militarist basın grubu ise operasyonları “insan haklarına” vurulan bir darbe olarak görüyordu. Demokrasi ve insan hakları kavramlarının bu denli içinin boşaltıldığı bu 3-4 günlük savaşın ardından dövüşün danışıklı olup olmadığı sorusu uyandı zihinlerimizde. Sahi iktidar odakları arasında demokrasi ve insan hakları adına gerçekleşen bu kıran kırana dövüş gerçekten demokrasi ve insan hakları alanlarında bir gelişmeye yol açmış mıydı? Yoksa birbirleriyle uzlaşmaz gözüken taraflar aslında yarattıkları suni gerilim ortamıyla demokrasi ve insan haklarına dair hakiki bir tartışmayı perdelemeyi, görünmez kılmayı, ortadan kaldırmayı bir kez daha mı başarmışlardı?
İsterseniz kısa bir liste yapalım ve dövüşün tarafları olarak ortaya çıkan AKP-İslamcı basın ve karşısındaki Ordu-CHP-Ulusalcı örgütler koalisyonunun hangi konularda aslında koşulsuz bir mutabakat içinde olduklarını bir kez daha hatırlayalım. Evet bu dövüş bir iktidar paylaşım savaşıdır. Olan yine iktidarın karşısında konumlanan sıradan insanlara olmaktadır.
Tüm bu görünürdeki sözde kamplaşmaya karşın, gerek aktif bir biçide müdahale ederek gerekse yapabilecekleri halde bir şey yapmayıp sessiz onay vererek AKP-MHP-CHP-Ordu-Ulusalcı ve İslamcı basın aşağıdaki uzun listede yer alan olaylarda tam ve koşulsuz bir mutabakat içindedir. Evet, AKP-MHP-CHP-Ordu-Ulusalcı ve İslamcı basına göre:

-1 Mayıs’ta sokağa çıkıp emekçilerin haklarını savunanları kıyasıya dövmekte, Taksim meydanını işgal altına almakta bir sakınca yoktur
-1993′te 37 aydının diri yakıldığı Sivas’taki Madımak Oteli’ni müze yapmak söz konusu bile değildir, “zaten onlar kendilerini yakmışlardır”, müze yapmaya ne lüzum vardır
-Alevi köylerine zorla camii yapılmalıdır, din dersleri Alevilere de zorunlu olmalıdır, zaten Alevi diye bir şey olduğu da şüphelidir.
-Türkiye’de Aleviler olmadığı gibi ne Kürt vardır ne de Kürtçe konuşan, tüm bunlar yabancıların uydurması, kandırmasıdır
-DTP “teröristleri” destekleyen “terörist” bir partidir, milletvekilleriyle tokalaşılmaz
-AKP kapatma davası Türkiye’nin demokrasi sınavıdır, DTP’nin kapatma davası ise terörle mücadele kapsamındadır.
-Doğu ve Güneydoğu’da askeri operasyonlar tüm hızıyla sürdürülmeli, korkunun iktidarının bölgedeki hakimiyeti pekiştirilmelidir
-Şemdinli davası, askeri mahkemelerde görülmelidir, askerler istedikleri yere bomba koyabilir, emekli olana kadar da haklarında hiçbir soruşturma açılamaz, bu konularda soru bile sorulamaz.
-SSGS düzenlemesi hemen geçirilmeli, sosyal güvenceler azaltılmalı, yoksullar daha yoksul olmalı, seçimler öncesi yapılan yardımlarına muhtaç kalmalıdır.
-Yüzbinlerin açlık sınırının altında yaşadığı bir ülkede milli kahraman Fatih Terim’in maaşını iki katına yani ayda 350 milyar liraya çıkarmak ise meclisin en lüzumlu görevidir.
-Eşcinsel haklarını savunan Lambda derneği ahlaka aykırıdır, kapatılmalıdır.
-Kadınlar aşağı ve ikinci sınıftır, kadından sorumlu devlet bakanlığı aynı zamanda yaşlılardan, sakatlardan ve çocuklardan da sorumlu olarak organize edilmiştir, zira tüm bu adı geçen sınıflar erkeğe tabi ve muhtaçtır. Kadınları “feminizm belasına” bulaştırmamak lazımdır.
-Zorunlu askerlik asla sorgulanamaz, vicdani red bir hak olamaz, zira askerlik en kutsal görevdir.
-Doğa insanın hizmetindedir, istendiği kadar sömürülebilir, terörle mücadele adı altında ormanlar yakılabilir, inşa edilen barajlarla doğa tahrip edilebilir, bunlara itiraz edenler vatandaşlıktan çıkarılabilir.

Tüm bunlara ek olarak son yaşanan çarpıcı bir gelişme de 1980 darbesi ve sonraki darbe girişimlerine katılanların soruşturulması ve yargıya sevk edilmesi noktasında mecliste bir komisyon kurulması yönündeki girişime DTP ve ÖDP dışındaki tüm partilerin yani AKP, CHP ve MHP’nin oybirliğiyle karşı çıkmış olmasıdır. Dışarıda emekli generalleri yargıya sevk etmekle şov yapanlar, iş bu ülkeyi yaptıkları darbeyle karanlığa boğanları ve hala koltuklarında oturan aynı darbeci karanlık zihniyetin temsilcisi generalleri soruşturmaya gelince darbecilerle sessiz bir işbirliğine girmekteler.
“İktidarlar arasındaki savaş” ancak iktidarları güçlendirir. Bu savaşın “iktidarlara karşı bir savaşa” dönüşmesi ise onların en büyük korkusudur.

« Previous PageNext Page »