Post-Yapısalcı Düşünce


Türkiye’de iktidarın kuruluş ve işleyiş dinamiklerini yeniden düşünmeyi öneren bu kitap, sosyal bilimler alanında düşünce üreten akademisyenlerin, doktora ve yüksek lisans öğrencilerinin kolektif çabasıyla hazırlanmıştır. Amacımız, Türkiye’de bugüne kadar hep dolaylı olarak incelenen ama kendisi tek başına tam olarak sorunsallaştırılmayan iktidarı sorunsallaştırmak, iktidarın işleyiş biçimlerini analiz edip görünür kılmaya çalışmaktır. Bunu yaparken, iktidarı sadece merkezi devlet yapısı ve bürokrasisi olarak değil, gündelik hayatlara yayılmış türlü söylem ve eylemlerde karşımıza çıkan dağınık ve karmaşık bir ilişkiler ağı olarak değerlendiriyoruz. Böylece, sadece devletle karşı karşıya geldiğimiz zamanlarda değil, kendi aramızda kurduğumuz gündelik ilişkilerimizde de kendisini yeniden üreten ırkçılık, ayrımcılık, cinsiyetçilik, militarizm gibi tahakküm ilişkilerini ifşa etmeyi ve bu tahakküm ilişkilerine karşı daha keskin bir muhalefeti nasıl örebileceğimizi el birliğiyle düşünmeyi amaçlıyoruz.

Genel olarak Türkiye’de iktidar meselesine, özel olarak da 1980 sonrası dönemde yaşanan siyasal ve toplumsal dönüşümlere odaklanan makalelerden oluşan böylesi bir kitabı hazırlama düşüncesinin bir diğer gerekçesi de Türkiye’nin akademik ve entelektüel çevrelerinde sıklıkla karşımıza çıkan bir tıkanmışlık ve kendi kendini tekrardan öteye gitmeyen bir tutuculuk karşısında duyduğumuz tepki. Türkiye’deki akademik ve entelektüel çevrelerin en başta gelen sorunlarından biri, kalıplaşmış anlayışları yerinden eden radikal görüşleri ve yeni düşünce akımlarını, bir açılım ve dönüşümün kaynağı olarak görmek yerine, çoğunlukla, kendi küçük iktidar alanlarını tehdit eden tehlikeli oluşumlar olarak algılamaları. Elinizde tuttuğunuz kitap, işte tam da bu noktada, bir yandan genel olarak Türkiye’de iktidarın işleyiş mekanizmalarını sorgularken bir yandan da kendi özel konumlarını sarsacağı gerekçesiyle yeni düşünce ve eleştirilere kendisini kapatmış muhafazakâr bir akademik ve entelektüel zümrenin iktidarının altını oymayı amaçlamakta.

Kitapta karşınıza çıkacak makaleler boyunca Türkiye’nin sosyoloji, siyaset bilimi ve tarih alanında önde gelen akademisyenlerinin görüşlerinin esaslı ve kapsamlı eleştirileri ile karşılaşacaksınız. Kısacası niyetimiz, Türkiye’de iktidar meselesini yeniden düşünmeyi öneren makaleler içeren bu eserin ortaya koyduğu fikirler ile bir yandan da akademik iktidar odaklarını kendilerini dönüştürmeye zorlamaktır. Şüphesiz, Türkiye’deki akademik ve entelektüel hayatın zenginleşmesi ve çeşitlenmesi bu ve bunun gibi müdahalelerle mümkün olacaktır.

Kitabımızın bir diğer özelliği, başta da belirttiğim gibi kolektif bir çalışmanın ürünü olmasıdır. Her biri kendi alanlarında yoğun düşünsel emek sarf etmiş araştırmacıların makalelerinden oluşan bu kitap, zaman zaman birbiriyle çatışan farklı görüşleri, hocalar ve öğrenciler arasında herhangi bir akademik hiyerarşi gözetmeksizin bir araya getirmektedir. Bu makaleleri aynı kitap içerisinde buluşturan ortak etmen ise her bir makalenin, konusu ister edebiyat ister sivil toplum isterse hukuk olsun, Türkiye’de iktidarın işleyişine dair yeni sorular ortaya atması ve ilgili konuya dair kapsamlı bir araştırmanın sonucunda kaleme alınmış olmasıdır. Kitabımızda makaleleri yer alan yazarları buluşturan bir diğer ortak nokta da her birinin yeni düşünce akımlarına açık olmaları ve özellikle 1980’lerden sonra dünya akademisinde daha geniş biçimde kabul görmeye başlayan post-yapısalcı yeni analiz araçlarını ve eleştirel perspektifleri ilk defa Türkiye özelinde tartışmaya açmalarıdır. Sadece içerik açısından değil aynı zamanda hem hazırlanış süreci hem de tekil bir anlatıyı dayatmaktan ziyade incelenen konuların karmaşıklığını ortaya koyan çoğul ve çekişmeli bir tartışmayı yansıtmayı tercih etmesi itibariyle de bu kitabın post-yapısalcı eleştiriden beslenmiş olduğunu söyleyebiliriz. Bu anlamda, hem içeriksel hem de biçimsel olarak bu çalışma, içinde yaşadığımız zaman ve mekânın karmaşıklığını ve kapsamını ortaya koyabilmek için ortaklığı ve işbirliğini bir yöntem olarak benimseyen kolektif çalışmanın öneminin altını bir kez daha çizmektedir.
(devamı…)

iktidari yeniden dusunmek.inddKitabımız “Türkiye’de İktidarı Yeniden Düşünmek” Varlık Yayınları’ndan çıktı !

–Meltem Ahıska, Nurdan Gürbilek, Dicle Koğacıoğlu, Yasemin İpek Can, Özlem Göner, Fırat Bozçalı, Ferhunde Özbay, T. Balca Arda, Esra Gedik, K. Murat Güney–

Türkiye’de iktidarın kuruluş ve işleyiş dinamiklerini yeniden düşünmeyi öneren bu kitap, sosyal bilimler alanında düşünce üreten akademisyenlerin, doktora ve yüksek lisans öğrencilerinin kolektif çabasıyla hazırlanmıştır. Amacımız, Türkiye’de bugüne kadar hep dolaylı olarak incelenen ama kendisi tek başına tam olarak sorunsallaştırılmayan iktidarı sorunsallaştırmak, iktidarın işleyiş biçimlerini analiz edip görünür kılmaya çalışmaktır. Bunu yaparken, iktidarı sadece merkezi devlet yapısı ve bürokrasisi olarak değil, gündelik hayatlara yayılmış türlü söylem ve eylemlerde karşımıza çıkan dağınık ve karmaşık bir ilişkiler ağı olarak değerlendiriyoruz. Böylece, sadece devletle karşı karşıya geldiğimiz zamanlarda değil, kendi aramızda kurduğumuz gündelik ilişkilerimizde de kendisini yeniden üreten ırkçılık, ayrımcılık, cinsiyetçilik, militarizm gibi tahakküm ilişkilerini ifşa etmeyi ve bu tahakküm ilişkilerine karşı daha keskin bir muhalefeti nasıl örebileceğimizi el birliğiyle düşünmeyi amaçlıyoruz.

Genel olarak Türkiye’de iktidar meselesine, özel olarak da 1980 sonrası dönemde yaşanan siyasal ve toplumsal dönüşümlere odaklanan makalelerden oluşan böylesi bir kitabı hazırlama düşüncesinin bir diğer gerekçesi de Türkiye’nin akademik ve entelektüel çevrelerinde sıklıkla karşımıza çıkan bir tıkanmışlık ve kendi kendini tekrardan öteye gitmeyen bir tutuculuk karşısında duyduğumuz tepki. Türkiye’deki akademik ve entelektüel çevrelerin en başta gelen sorunlarından biri, kalıplaşmış anlayışları yerinden eden radikal görüşleri ve yeni düşünce akımlarını, bir açılım ve dönüşümün kaynağı olarak görmek yerine, çoğunlukla, kendi küçük iktidar alanlarını tehdit eden tehlikeli oluşumlar olarak algılamaları. Bu kitap, işte tam da bu noktada, bir yandan genel olarak Türkiye’de iktidarın işleyiş mekanizmalarını sorgularken bir yandan da kendi özel konumlarını sarsacağı gerekçesiyle yeni düşünce ve eleştirilere kendisini kapatmış muhafazakâr bir akademik ve entelektüel zümrenin iktidarının altını oymayı amaçlamakta.

Kitapta karşınıza çıkacak makaleler boyunca Türkiye’nin sosyoloji, siyaset bilimi ve tarih alanında önde gelen akademisyenlerinin görüşlerinin esaslı ve kapsamlı eleştirileri ile karşılaşacaksınız. Kısacası niyetimiz, Türkiye’de iktidar meselesini yeniden düşünmeyi öneren makaleler içeren bu eserin ortaya koyduğu fikirler ile bir yandan da akademik iktidar odaklarını kendilerini dönüştürmeye zorlamaktır. Şüphesiz, Türkiye’deki akademik ve entelektüel hayatın zenginleşmesi ve çeşitlenmesi bu ve bunun gibi müdahalelerle mümkün olacaktır.

Umuyoruz, bu kitapta yeralan tüm yazılar ve fikirler, yoksulluğun ve zenginliğin, acıların ve mutluluğun, ölümün ve yaşamın dağılımındaki eşitsizliklerin bir nebze olsun azaldığı, gündelik hayatlardaki faşizmin ve ırkçılığın daha çok sorgulandığı, halkların kardeşçe yaşadığı bir Türkiye’ye katkıda bulunur.

www.varlik.com.tr

İçindekiler
-”Türkiye’de İktidar ve Gerçeklik” / Meltem Ahıska
-”Arşiv Korkusu ve Karakaplı Nizami Bey: Türkiye’de Tarih, Hafıza ve İktidar” / Meltem Ahıska
-”Avrupa’nın Cinsiyeti: Uysal Bakire, Yutucu Dişi, Fetihçi Oğul” / Nurdan Gürbilek
-”Bir İstanbul Adliyesinde Davranış Kalıpları, Anlamlandırma Biçimleri ve Eşitsizlik” / Dicle Koğacıoğlu
-”Türkiye’de Gençlik, Nüfus ve İktidar” / Ferhunde Özbay
-”Türkiye’de Sivil Toplum Kuruluşları: Modernite, Milliyetçilik ve Neo-Liberalizm Kıskacında ‘Gönüllülük’” / Yasemin İpek Can
-”İktidarın Farklı Yüzleri ve Alevi Kimliğinin Dönüşümü” / Özlem Göner
-”Kürt Sorununu ‘İdare’ Etmek” / Fırat Bozçalı
-”Yeni Bir Hegemonik Savaş Alanı: TRT6″ / T. Balca Arda
-”Orduya Annelik Yapmak: Türkiye’de Şehit Anneleri” / Esra Gedik
-”AKP ve Türkiye’de ‘Yeni’ İktidar” / K. Murat Güney

baudrillard.gif“Radikal Kitap Eki’nin 9 Mart 2007 tarihli sayısında yayımlanmıştır.”

Jean Baudrillard 6 Mart günü aramızdan ayrıldı. Ancak, gerek içinde yaşadığımız dünyayı gerekse sürdürdüğümüz alışkanlıklarımızı bizlere yadırgatan ve böylece hali hazırda olanın, ‘olması gereken’ olmadığını gösteren sarsıcı üslubu ile hep hatırlanmaya devam edecek.
Baudrilard’ın, yaşamı boyunca verdiği tüm eserlerinde ortak olan bir tema varsa bu da bugün gerçek olarak algıladıklarımızın, üzerine anlam yüklediğimiz değerlerin, bağlandığımız kimliklerin ve aidiyetlerin mutlak ve ebedi olmadığı fikriydi. Elbette, bu fikri ilk kez dile getiren Baudrillard değildi. Nietzsche’den Heidegger’e, Foucault’dan Deleuze’e uzanan tüm bir yapısalcılık sonrası eleştirel kuram, Baudrillard’ın düşüncesi ve yazınına damgasını vurmuştu. Baudrillard’ın tüm bu adı geçen düşünürlere katkısı ise bu kuramsal eleştiriyi, gelişen teknolojiyle kurduğumuz ilişki üzerinden yeniden düşünmesi ve böylece bizleri gündelik tecrübelerimizi sorgulamaya davet etmesi oldu.
(devamı…)

Giriş > Michel Focault Nedir?
foucault“….benim kişisel düşüm tam olarak bomba yapmak değildir; çünkü insanları öldürmeyi sevmem. Ama bomba-kitaplar yazmak istiyorum, yani tam olarak birisi onları yazdığı veya okuduğu anda yararlı olacak kitaplar…. Bu kitaplar öyle olacak ki, okunduktan veya yararlanıldıktan kısa bir süre sonra yok olacaktır… Patlamadan sonra, bu kitapların çok güzel birer havai fişek olduğu insanlara hatırlatılabilir. Çok sonra, tarihçiler ve başka uzmanlar falanca kitabın bir bomba kadar yararlı ve bir havai fişek kadar güzel olduğunu söyleyebilirler”
–İktidar Üzerine Diyalog-

Michel Foucault’nun devrim olgusuna yaklaşımını ve devrim kavramına yönelik tavrını tartışmaya başlamadan önce kendisinin düşünce tarihi içindeki konumuna, daha doğrusu kendi kendisini düşünce tarihi içinde nasıl gördüğüne bakmakta yarar var. Zira Foucault’nun kendi konumuna biçtiği rol, onun bu yazıda üzerinde duracağım politikanın tanımı, iktidarın yapısı, öznenin kuruluşu ve entelektüelin işlevine dair yaklaşımlarının ipuçlarını daha baştan veriyor.
(devamı…)

“Gölge Etme Başka İhsan İstemem”

donna.jpgDavetsiz Misafir’in bugüne kadar çıkan sayılarında şimdiye değin yazdıklarımız, aslında bir düşünsel evrim sürecinin yansımalarıydı. Belki de 68’deki büyük kalkışmanın ardından toplumun geçirdiği radikal dönüşümleri, hızlı hızlı okuyarak, hızlı hızlı tecrübe ederek, hızlı çekim halinde iki yıla sıkıştırmıştık. Önce aydınlanmanın tüm kurumları ve idealleriyle birlikte kökten bir eleştirisi, ardından içine düşülen boşlukta, yıkılan kavramların altında mutlak bir anlamsızlık ve her birimizin eş değer derecede değersiz olduğu gerçeği ile baş başa kalış, sonrasında bununla başa çıkamayıştan gelen büyük bir karamsarlık, buhran ve sinik ruh hali, tam da bu sırada hemen yanı başımızda Levent’te ve Taksim’de patlayan intihar arabalarının dehşeti ve nihayet hayatta kalmayı sürdürebilmek için başvurulan sonsuz alay ve ironi bu derginin sayfalarına yansımıştı bugüne kadar. En son, alaycı aklı da eleştirmiş, ironinin, sadece Southpark, Simpsonslar veya Ekşisözlük ile değil, gündelik medya ve haberlerle de çoktan yadırgatmacı ve yıkıcı şaşırtıcılığını, heyecanını, muhalif gücünü yitirdiğini söylemiştik.
(devamı…)

jean-baudrillard-1.jpgBugüne değin dergimizde yazılarına ve görüşlerine sıklıkla yer verdiğimiz dünyaca ünlü yazar ve düşünür Jean Baudrillard 6 Mart 2007 günü Paris’teki evinde 77 yaşında hayata gözlerini yumdu. Baudrillard 2004 yılında İstanbul’a da gelmiş ve Bilgi Üniversitesinde bir konuşma yapmıştı. Konuşması öğrenciler, akademisyenler, yazarlar ve gazetecilerden oluşan oldukça kalabalık bir grup tarafından ilgiyle takip edilmişti. İki bölümden oluşan etkinliğin ilk bölümünde Baudrillard yaklaşık 45 dakika boyunca “Olay’a İlişkin ve Sanal” (l’Evénementiel et le Virtuel) başlıklı yazılı metnini okumuş; bunun ardından da yaklaşık bir saat boyunca kendisini dinleyenlerin ve davetsiz misafir’den bizlerin sorularını cevaplandırmıştı. Bugün, Baudrillard’ın anısına, onun 30 Nisan 2004′te İstanbul’da yaptığı konuşma ve söyleşinin metnini aşağıda yeniden yayınlıyoruz.

Olay’a İlişkin ve Sanal

* Kafanızda iki imge canlandırın. Bunlardan biri: İkiz Kulelerin önünde bir yerlerdeki sıralardan birinde, dizleri üzerindeki evrak çantasına yapışmış vaziyette oturan, bronzdan bir heykel ya da şu Pompei harabelerinde bulunan kavrulmuş insan bedenlerinin birini andıran ve çökmüş kulelerden yağan toz toprağın altında kalmış teknotratın görüntüsü olsun. Bu teknotrat görüntüsü sanki öngörülemeyen bir felakete uğrayan dünya çapındaki bir gücün dokunaklı bir sureti, bir tür bu olaya imzasını basan bir görüntüdür.
Diğer imgeyse şöyledir: İkiz kulelerden birindeki atölyesinde bir sanatçı, kulelerin önündeki meydana dikilmek üzere, bedeni oklarla delinmiş bir Aziz Sebastien heykelinin modern versiyonunu andıran bir yapıt üzerine çalışmaktadır. Model olarak kendi bedenini almış olup bu bedenin içinden uçaklar geçmektedir. 11 Eylül sabahı kuledeki atölyesinde bu heykel üzerinde çalışmakta olan sanatçının öngördüğü olay gerçekleşerek kendi ölümüne yol açmıştır. Gerçek bir olaya dönüşen düş ürünü bir sanat eseri için bundan daha kusursuz bir kutsama töreni düşünülemezdi.
Burada, şimşek hızıyla olup bitmiş, tarihin sonu denilen tek düzeliği bir anda aşıp geçmiş olan tek bir olayla ilgili iki alegoriden söz edilebilir. Hiçbir şeyin gelip kendisini rahatsız edemeyeceği bir dünya düzeni ya da olmayan-olaya mahkum edilmiş bizlerin içinde bulunduğu duruma son verebilmiş tek olay 11 Eylül.
(devamı…)

Yazan: Simon Tormey
Çeviri: K. Murat Güney

“Uyumak, belki düş görmek, ah işte pürüzler orada” (Hamlet)

Gözlerimi kapıyorum ve ‘devrimi’ düşlüyorum. Ne mi görüyorum? Dünya, biraz koyu kahverengiye çalsa da, siyah-beyaza dönüyor. Hafif dökülmüş saçları ve sivri keçi sakalı ile beyaz bir erkek görüyorum. Sınıf mücadelesine, kahramanca işlere, insanların ve makinaların kusursuz bir uyum içinde çalıştığı yeni ve iyimser bir görüşe, acılardan azad, yabancılaşmadan azad bir geleceğe dair mesajından coşkuyla ilham alan bir dinleyici kitlesine hareretli bir söylev veriyor. Bahsettiği dünya, şimdiki zamandan mutlak ve tam bir kopuş. Bu, bizim dünyamızın acı ve korkularının, açlığın ve ızdırabın yok olduğu bir dünya. Bu kel adamı dinleyenler, oraya nasıl ulaşacaklarını düşünüp bu süreci ‘devrim’ olarak adlandırdıkları zaman, içinde bulundukları dünyadan radikal şekilde farklı bir dünya tahayyül etmeye çalışıyorlar. Bu bir devrim, reform değil – zaten eğer istedikleri bugün varolandan bu denli radikal şekilde farklı bir dünya ise bu başka nasıl olabilir ki? HAYIR, bu bir devrim, hızla dönen bir enerji, arzu ve dayanışma girdabı olmalı. Biraz acı görüyorlar, ama bu acı, bulundukları noktada yerinde saymaktan duydukları acı kadar etkili değil. Bazı mermiler ateşlendi, çığlıklar, silahlar, bombalar, idam mangaları. Düş, siyaha dönüyor.
(devamı…)

Yazan: Suna Ertuğrul

Soru şu aslında: İnsan, kendisini de içine katmadan armağan verebilir mi? Bir şeyi kelimeler olmadan bilinir kılmak mümkün mü? Suskunluk da bir konuşma…
Helene Cixous, Limonades tout etait si infini

Derrida Misafirperverlik Üstüne adlı kitabında misafirperverliğin iki ayrı ‘yasa’sından söz ediyor: mutlak misafirperverliğin yasası; yabancıyı kayıtsız şartsız kabul etmeyi, buyur etmeyi, içeri almayı emreden yasa ile bu gelişin ve karşılaşmanın şartlarını belirleyen, karşılıklı hak ve hukukları düzenleyen misafirperverlik yasaları (örf ve adetler, töreler, yasal düzenlemeler). Diğer bir deyişle her tür karşılıklılık ve alışveriş düzeninin dışında kalan mutlak gelişin/karşılaşmanın yasası ile, bir karşılıklılık/denklik yapısı içinde karşılaşmayı örgütleyen, bir ‘ekonomi’yi yerleştiren kanunlar/kurallar. Birbiriyle kökten farklı ama birini diğerinden ayrı düşünemeyeceğimiz iki yasa. Misafirperverlik ne yalnızca yabancının kayıtsız şartsız kabul edilmesi ne de karşılıklı olarak belli kuralların uygulandığı bir karşılaşma durumudur diyor Derrida. Misafirperverlik bu iki ayrı, birbirinden mutlak olarak farklı yasanın iç içe geçtiği, birbirini hem gereksinip hem de bozduğu (saptırdığı, sapkınlaştırdığı) iki ayrı düzlemin bir arada ve aynı anda düşünülmesini gerektirir. Yasallığı açan ‘mutlak yasa’ ile yasallık/meşruluk arasındaki ilişkiyi düşünmemiz gerekir burada, ve yasallığı açan mutlak yasa aslında yasadışıdır (kanunsuz/anomos) diye devam ediyor Derrida. Misafirperverlik: yabancıyı buyur etme, içeri alma, kabul etme, davet etme, yabancıya yeri/yurdu açma, işte bu iki yasanın paradoksal ilişkisi içinde yer alır.
(devamı…)

Next Page »