Per 15 Mayıs 2008
Türkiye’de devlet ve uzantılarının uyguladığı şiddetten bahsederken ırkçılıktan dem vurmak adeta bir tabudur. Bu ülkede vatanseverler olabilir, milliyetçiler olabilir, hatta milliyetçiliklerini aşırıya kaçıranlar da olabilir. Ama bu ülkede ne ırkçılar ne de ırkçılık vardır. Hâşâ, bundan bahsedilemez bile, ırkçılık mı? O hiç olmamıştır, olamaz da. Kim tanık olmuştur bizim ülkemizde insanların sabun yapıldığına? Toplama kampları kurulduğuna dair bir bilgi var mıdır kayıtlarda? Yoktur, bizim ülkemizde ırkçılık yoktur. Ülkemizde ırkçılık vardır diyen en hain teröristtir, bölünmez bütünlüğümüze yönelik en büyük bir tehdittir, tez elden yok edilmelidir!
Türkiye devleti ve uzantıları, kuruluşundan bu yana böylesi baş edemediği, norma, kurala, yasaya bir türlü uyduramadığı fikirleri, yaşamları ve eylemleri yok ederek geldi bugünlere. Norm, kural ve yasa bu norma, bu kurala, bu yasaya tabi olacak insanların zihniyetlerini, beklentilerini, istek ve arzularını hesaba katarak değil onları adeta yok sayarak hazırlanmıştı zira. Kurallar, hitap ettikleri halkların zihinlerini boş ve yeniden yazılabilir, bedenlerini ise sıfırdan yeniden biçimlendirilebilir varsaymıştı her zaman. Yasa kesindi. Yasaya ya uyulacak ve yasa koyucular ‘sevilecek’ ya da geriye kalanların selametine, katıksızlığına, safkanlığına halel gelmemesi için buralardan çekip gidilecek, vatan ‘terk edilecekti’. Böylece bu ülkede, yeniden yazılmaya, yeniden biçimlendirilmeye karşı koyanlar bu toprakların dışına, bu topraklarda yaşamakta ısrar edenlerse bu dünyanın dışına sürüldüler. Kararlaştırılan ulusal projeye önce Ermeniler’in uygun düşmediği ortaya çıktı 15’lerde. Müslüman bir Türklüğün saflığı ve selameti için Ermeniler’den ‘arınılmalıydı’. 20’lerde bu kez laik ve batılı bir Türklüğün selameti için şapka da takmayan sakal da kesmeyen yobaz takımından ‘kurtulunması’ gerekti. Gösterilerde asker ve polisin kurşunlarına hedef olanlar İstiklal Mahkemeleri’nde asılanlardan kat be kat fazla oldu. 38’lerde çıkardıkları kargaşalık had safhaya ulaşan Dersim halkı, Sabiha Gökçen önderliğindeki yeni kurulan Türk Hava Kuvvetleri’nin ilk bombalarına hedef oldular. Bir yandan da norma, düzene, yasaya uymayanların akıbetinin ne olacağı konusunda gelecek nesillere ibret teşkil ettiler. Dersim tamamen boşaltıldı, tam da normun, kuralın, yasanın öngördüğü gibi bomboş, çıplak, yeniden yazılmaya, yeniden, sıfırdan kurulmaya hazır bir arazi haline, ‘Tunceli’ haline getirildi.
(devamı…)
Türkiye son günlerde Yargıtay Başsavcısı tarafından AKP’ye karşı açılan kapatma davasını konuşuyor. İşin ilginci, davanın açıldığı andan itibaren, Türkiye her şeyini, tüm problemlerini, dertlerini, tasalarını, savaşı, yoksulluğu, sansürü unutmuşçasına sadece ama sadece bu davayı konuşuyor. Türkiye, DTP’ye ve başka partilere açılan kapatma davalarına karşı sesini yükselttiğine bugüne değin bir türlü hiç şahit olamadığımız AKP’nin, şimdi bir anda yargı erki karşısında nasıl da mazlum olduğunu, demokrasi havariliğiyle haklarımıza nasıl da sahip çıktığını ve geçmişin katı fikirleri karşısında özgürlüğümüzün yegâne güvencesi olarak nasıl da inatçı bir mücadele yürüttüğünü konuşuyor. Konuşan Türkiye veya daha doğrusu Türkiye’nin konuştukları duyulan ve işitilenleri bunları konuşuyor bugünlerde hararetle. Peki ya konuşmayan Türkiye veya daha doğrusu konuştukları duyulmayan ve işitilmeyen Türkiye ne düşünüyor bu olan bitenler hakkında?
22 Şubat 2008 itibariyle TSK Türkiye sınırları dışındaki gerilla kamplarına yönelik 25. operasyonunu düzenliyor. Ne için ve kimin için diye soruyor insan ister istemez. Bu karda kışta, bu soğukta, bu toprakların evlatlarını sırtlarında ağırlıklarınca çantalar, ellerinde boylarınca silahlarla bilmedikleri, görmedikleri dağlara doğru sürmek, bir kez, iki kez, üç kez yetmemiş gibi yirmi beş kez birbirine kırdırtmak niye? 24 kere savaş bir kere barış getirdi mi? 24 kere savaşırken bir kere de oturup konuşalım, dinleyelim, anlayalım dendi mi? Yakmakla, yıkmakla, yok etmekle sorunlar yok edilebildi mi? Dağlara sürülenler ve yıllardır o dağlarda yaşayanlar belki de komutanlarından, iç siyasetin çıkar hesaplarından, pek büyük devletlerin uluslararası oyunlarından azade kalsalar dinleyecekler ve anlayacaklar birbirlerini. Ama hayır, buna müsaade edilemez. Yoksa Allah muhafaza bilcümle komutanlar işsiz kalır, öyle değil mi?
Bilimkurgu edebiyatı ve düşüncesine dair eleştirel yazılardan oluşturduğumuz bu seçki ne bilimkurgunun nihai tanımını yapmak ne de bilimkurgunun bir tarihçesini çıkarmak iddiasındadır. Meselemiz, daha ziyade bugün içinde yaşadığımız dünyaya eleştirel bir gözle bakarken bilimkurgunun bize hangi kapıları araladığını, ne gibi olanaklar sunduğunu, işimize nasıl yaradığını soruşturmaktır. Bilimkurgu, en azından bilimkurgunun belli bir kolu, yaşadığımız dünya üzerinde mutlak, zorunlu ve değişmez gözüken yapıları yıkmayı ve bu yıkımın hemen ardından farklı olana, değişen, dönüşen, yeni düşünce ve eylemlere kapı aralamayı amaç edinir. Elinizde tuttuğunuz bu seçki, işte bu niyetin altını çizerek bilimkurgunun siyasi işlevinin ve felsefi yansımalarının bir analizini sunma iddiasındadır. Dolayısıyla bu kitabı hazırlayan bizler, bilimkurgunun şu an içinde yaşadığımız dünyaya dair ne söylediğinin, siyasi ufkumuzu nasıl genişletebileceğinin ve bizler için farklı ve yeni dünyalara dair hangi imkânları açabileceğinin izini sürmeye çalıştık.
Yeni eğitim döneminin başlaması ile henüz 7 yaşındaki yüzbinler yaygın devlet şiddetiyle hayatlarında ilk defa bu denli yoğun bir biçimde karşılaşacak, bu şiddete bizzat maruz kalacak. Eğitim sisteminin öğrencileri normalleştirmeye, iktidara tabi kılmaya ve karşı çıkanları cezalandırmaya yönelik genel ve yaygın şiddetinin yanında okulların açılması ile birlikte bugüne kadar evlerinde ve çevrelerinde yalnızca Kırmançeyi veya Zazacayı işitmiş, o dilleri konuşmuş, o dillerde düşünmüş çocuklar henüz konuşmasını bilmedikleri Türkçe’yi okuyup yazmaya zorlanacaklar. Alevi çocuklar ise bir kez daha zorunlu din derslerinde Sünni öğretisini İslam’ın tek ve yegâne biçimi olarak kabul edip öğrenmeye mecbur bırakılacak. Şiddeti silahlı çatışma ile özdeşleştirip barışı da silahsızlanmadan ibaret olarak değerlendiren yüzeysel anlayışın gözden kaçırdığı, ne var ki, aslında eğitim ve normalleştirme araçlarıyla kesintiz süren çok daha yaygın ve etkin mikro tahakküm yöntemleri sessiz sedasız ve sinsice hayatlarımızı biçimlendirmeye devam ediyor. Niçin her yıl televizyonlarda ÖSS’de Hakkari’nin yine ‘maalesef’ en ‘başarısız’ il olduğunu duyuyoruz? Niçin sağlık bakanlığının sadece Türkçe olarak yayımladığı tebliğleri takip edemediği, hastanelerdeki Türkçe tabelaları okuyamadığı, doktorun Türkçe söylevini anlamadığı için azarlanan ve azarlanmakla da kalmayıp tedaviden yoksun bırakılanların cahil olmakla suçlandığına tanık oluyoruz? Niçin Türkçe’yi bölge insanın aksanı ile konuşanların alay konusu olduğunu görüyoruz?
Seçimlerin hemen ardından gerek liberal gerekse sol çevrelerde gözlemlenen değişime ve uzlaşıya dair iyimser hava yerini yavaş yavaş hayal kırıklığına bırakıyor. Gerek AKP’nin seçim propagandası süresince ürettiği son derece yüzeysel çoğulculuk, kapsayıcılık ve uzlaşı söylemi karşısında kendi farklılığını ortaya koyacak yerde bu söylemlere eklemlenen, gerekse AKP’nin yüksek bir oy oranıyla seçimleri kazanmasının ardından hükümetin varolan düzeni yani sınıfsal eşitsizlikleri, süregiden ırkçılığı, yoksulluğu ve çatışma ortamını muhafaza etmeye yönelik politikalarını ifşa edeceği yerde AKP hükümeti tarafından tanınma, ciddiye alınma ve meşru görülme siyaseti güden tüm oluşumlar iktidar alanı içinde silinip gidiyor. Oysa AKP’ye ümit bağlayanların bu ümitlerinin boş olduğunu görmeleri için AKP’nin seçim stratejisini biraz daha dikkatli analiz etmeleri yeterli olabilirdi. Seçim dönemi boyunca Kuzey Irak’a yönelik olası bir operasyonu engellediği iddiasıyla Kürt seçmenlerin oyunu talep ederken tam da aynı dönemde Türkiye sınırları içindeki operasyonların 90lı yılları andırır derecede şiddetlenmesine yeşil ışık yakan AKP hükümeti değil miydi? Sahip olduğu belediyeler aracılığıyla yıllardır yoksullara gıda, sağlık ve barınma konularında yardım yapıp geniş kitlelerin kısa vadeli taleplerini tatmin ederken aynı zamanda yoksulların uzun vadede her zaman yine yoksul ve dolayısıyla her zaman yardıma muhtaç, bağımlı ve zorunlu bir işgücü olarak muhafaza edilmesini amaç edinen de yine AKP değil miydi? Baskın Oran’ın, Ufuk Uras’ın ve birçok DTP’li adayın seçim kampanyaları süresince AKP’nin farklı kimlik ve görüşleri hoş görmeye yönelik uzlaşmacı söylemine kapılıp bu uzlaşının aslında herkesin AKP’nin görüş ve politikalarına tabi olduğu derecede gerçekleşeceğini okumamış olması düşündürücüdür.
İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin yeni Teröre Mücadele yasasını gerekçe göstererek 10 Eylül tarihi itibariyle Gündem Gazetesi’nin yayınını bir ay süreyle durdurma kararını kınıyoruz. 22 Temmuz seçimleri sonucunda oluşan tabloyu, Türkiye’de çoksesliliğin ve fikir özgürlüğünün zaferi olarak sunanların toplumun gözünü boyamaktan öteye gidemediklerinin bir göstergesi olan kararı, farklı düşünceye ve farklı düşünenlere yönelik yıllardır süren baskının ve tahammül yoksunluğunun sonucu olarak değerlendiriyoruz. Bilindiği gibi Gündem Gazetesi, daha önce de örgüt propagandası yaptığı gerekçisiyle 3 kez kapatılmıştı. Gazete 6 Mart 2007 tarihinde 30 gün, 9 Nisan 2007′te 15 gün, 12 Temmuz 2007′te 15 gün kapatma cezası almıştı. Daha önceki kapatma kararlarına karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde açılan davaların birinde suç olarak görülen yazılar ve haberler, düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilerek Türkiye mahkum edilmişti. Diğer kapatma kararları ile ilgili AIHM’de davalar sürüyor.
Seçim sonuçlarının hemen akabinde, bağımsız adaylar arasında vuku bulan tartışmalar, özellikle Baskın Oran taraftarlarının DTP kökenli bağımsız adaylara yönelttiği suçlamalar, Türkiye solunun kendi ırkçılığı konusunda özeleştiri yapmaktan ne kadar uzak olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Liberal sol, ÖDP ve Birikim çevresinde son aylarda bir hayli yoğun biçimde üretilen Kürtler’in ‘milliyetçi’ ve ‘kimlikçi’ olduğu, dolayısıyla solculuktan uzaklaştıklarına dair söylem, seçim sonrasında bağımsız aday Baskın Oran’ın destekçileri tarafından Kürtlere yönelik bir aşağılama kampanyasının ana dinamiği olarak kullanıldı. Bilindiği gibi geçtiğimiz aylarda Birikim dergisi yazarlarından Ahmet İnsel, milliyetçiliğin sözlük tanımını Kürtler’e tatbik etmekten ibaret, akademik derinlik ve incelemeden yoksun yazılarında ikisini eşit tuttuğu Türk ve Kürt milliyetçiliklerini eleştirmişti. Bu yazılar “Kürt milliyetçiliği” tabirinin kullanılmasının ne kadar yerinde olduğuna dair bir tartışmanın başlamasına neden olmuştu. Derginin yayın yönetmeni Ömer Laçiner de “Kimlikçilik Gericiliktir” ana fikirli yazılarla Ahmet İnsel’e destek vermişti. Bu görüşler karşısında yazar Ömer Ağın, Kürt milliyetçiliği tabirini böylesine kolayca ortaya atmadan önce Kürt hareketinin ve kurumsallaşmış Türk milliyetçiliğinin Kürtler’e yönelik tavırlarının çok boyutlu bir biçimde incelenmesi gerektiği yönündeki eleştirilerini Radikal 2 gazetesinde yayımlamak istemiş, ancak hem sözü geçen dergi çevresinin hem de Radikal gazetesinin yazarlarından olan Murat Belge’nin engellemesi ve sansürü ile karşılaşmıştı. (Ömer Ağın ve başka birçok Kürt yazar “Kürt milliyetçiliği” tabirine yönelik eleştirilerini daha sonra Özgür Gündem gazetesinde yayımladılar. Tartışmanın ayrıntılı takibi için Birikim dergisi ve Gündem gazetesinin ilgili sayılarına bakılabilir.)
Yazan: Elizabeth Povinelli
Türkiye bugünlerde yine bir çalkantı halinde. Son olarak cumhurbaşkanlığı seçimleri dolayısıyla alevlenen tartışmalar, ülke içinde artık gözle görülür hale gelen bir kamplaşmaya işaret ediyor. Bir yanda daha fazla özgürlük ve çoğulculuk propagandası yapan liberal hükümet öte yanda ise korkutma, bastırma ve susturma tekniğini sıklıkla kullanan laik ordunun yer aldığı bu iki kampın arasından geçen ince çizgi, ülkenin yeni siyasi ufkunu belirliyor. Ülkenin siyasi ufku derken, o ülkedeki siyasi tahayyüllerin ve yeni alternatifler üretme kapasitesinin sınırını kast ediyorum. Ve bu açıdan, Türkiye maalesef, dünyanın geri kalanından çok da farklı değil. Çağdaş siyaset, birbirinden farklıymış gibi gözüken ama aynı kapıya çıkan sözde karşıtlıklar arasında sanki bir tercih yapıyormuşuz hissi uyandırmak üzerine kurulu. Bugün Türkiye’de aralarındaki çatışma ve gerilim ne kadar şiddetli gözükürse gözüksün aslında gerek liberal hükümet ve yandaşları gerekse laik ordu ve taraftarları aynı amaca hizmet eden farklı görüntülerden ibaretler. Kendi aralarında çatışıyormuş gibi gözüken hükümet ve devlet, aslında aynı ulus-devlet modeli tarafından çizilmiş aynı sınırların ve bu sınırların içinde tanımlanmış bir ulusal kimliğin ve ulusal tahayyüllün yeniden ve tekrar üretilmesinden başka bir şeye hizmet etmiyorlar. Ordunun, ülke içindeki ve dışındaki çatışmalar karşısında şiddeti hala bir araç olarak gören anlayışı karşısında hükümetin uzlaşmacı ve müzakereci tutumu kimseyi yanıltmasın. Bir anlığına da olsa özgürlükçü görünen liberal AKP hükümetini, katı bir laikliği savunan muhafazakâr ordu ve CHP’ye tercih edenler, Şemdinli olaylarını inceleyen ve üst rütbeli subayları da soruşturmaya dâhil eden Van savcısının hangi hükümetin (ve bugünlerde savcıları darbe söylentilerine karşı göreve çağıran hangi başbakanın) bilgisi dâhilinde görevden alındığını veya Diyarbakır’da 2006 Nisan’ında askerler silahsız göstericiler üzerine ateş açıp yaşlı çocuk demeden 15 kişiyi öldürdüğünde “güvenlik güçlerimiz terörün maşası olanlar hakkında kadın da olsa çocuk da olsa gerekeni yapacaktır” sözünü kimin söylediğini anımsasınlar. Pek liberal ve uzlaşmacı hükümet ne ülke sınırları içindeki tek ‘meşru’ silahlı güç tekeli olan orduyu bir araç olarak kullanma imkânından ne de ulusun ve ulusal kimliğin tasarlanması ve bir norm olarak üretilmesi, normun dışına çıkanların ise toplumun güvenliğini tehdit ettikleri gerekçesiyle ortadan kaldırılması işlevini yerine getirmekten vazgeçmiştir.
“Altyazı Sinema Dergisi’nin Mayıs 2007 sayısında yayımlanmıştır.”