lost_1.jpgTelevizyon artık sadece televizyonda değil. Yeni dönem dizi furyasında, her bölüm internet ortamında yeniden seyrediliyor, ayıklanıyor, bir geri bir ileri alınıyor. Altyazı ekibi olaraksa bu sayıdan itibaren bizi esir eden bu dizi filmleri tanıtmaya ve incelemeye koyuluyoruz. Bu serinin ilk dizisi “Lost”, her bölümde farklı yerlere serpiştirdiği ayrıntılarla geçmiş bir bölümü ve hikayeyi aydınlatan cinsten bir dizi olarak fanatiklerini birbirleriyle haberleşmeye çağırıyor. Daha önceden Matrix filminde (Wachowski kardeşler) olduğu gibi detaylar, hikayeyi çözmek için bizi çeşitli referanslara götürüyor. Yani artık dizi filmler de “interaktif” olma özelliği kazanıyor… Desperate Housewifes, Lost, Buffy veya Angel gibi bir dizi hikayeyi direkt olarak seyirciye vermiyor, seyirci hikayeyi çözümlüyor

Previously on Lost…( Lost’a bir önceki bölümlerde)
(devamı…)

Etiketler: 

O’nu kalbimde bilmekle ben de O’na can verdim
-İbn-i Arabi

Hokus pokus, abrakadabra ve bunun gibi tüm kültürlere bir şekil kazandırılmış, söylemesi bile tılsımlı kelimeler… Haşhaş aşkına dayalı eski Sümer kültlerinden gelen bu sözcükler günümüzün mantıklı, bilimsel bir o kadar düzenli ve denge saplantılı dünyasında rafa kaldırılmış ve hatıra olmuştur. Ne zaman onları anar olsak yüzümüzde bir küçümseme belirir. Çünkü bizler hesaba ve hesaplamalardan doğan kurallara inananlar olarak yetiştirildik. Weber’in de değindiği gibi bugünün modern toplumunda kesinlik temeldir. Büyüler, sihirler, tılsımlar ise ilkel toplumlara veya okumamışlara aittir ve benmerkezci tabiata uygun olarak onlar bize göre değersizdir ve geçmişe dahildirler. O yüzden “HOKUS POKUSLAR” lanetlenmiştir ancak lanet yağdırmak da bir çeşit büyü tanımının içine girer çünkü büyü yapmak insanın kanına işlemiştir.
Tek tanrılı dinlerden önce hani “Yüzüklerin Efendisi”nde olduğu gibi etrafta büyücüler, cadılar veya şamanlar vardı. Onlar Tanrılarla iletişim kurmaya özel yeteneği olanlardı ve bazen tanrılardan bile daha çok sözleri geçerdi. Sonra Tanrı tek olarak geldi ve tüm insanlar kul oldu. Kuran’da kara büyü yasaklanıyordu. Avrupa tarihindeki cadı yakma eylemi Tanrı olmaya özenmeye çalışan günahkarları cezalandırma biçimiydi ve bu oldukça makul görülüyordu; çünkü suç büyüktü. Yapmak eyleminden gelen “magic” yani bir anlamda yaratma ve değiştirme yetisi sadece Allah’a mahsustu.
(devamı…)

Etiketler: 

-Özden ayrı, … -
İnsanlar vücutları aracılığıyla doğuyor, yaratılıyor, yaşıyor ve ölüyor. Vücut ‘esas’ olan! Ruhun doldurulduğu, bir kaptan fazlası olmalı. Şu an ise ‘vücut’ tüketim çağı ile beraber geçmişte olduğundan daha çok sahibine seçim şansı veriyor. Günümüz piyasası ve teknolojisi bana ‘vücut’ verebiliyor. Pembe saçlarımla marjinal, doğal bırakılmış saçlarımla sosyalist veya başörtümle islamist olabiliyorum. Bana takılacak bir silikon ise bana mutluluk verdiği sürece ben şişme bir bebeğim ve vücudum özden mahrum, plastiki ve yapay… Etçil varlığımı ben şekillendirdiğim sürece, onun üzerine hiçbir sosyal kod ben istemedikçe yapıştırılamaz. Nip/Tuck’ta da estetik doktoru kahramanlarımıza gelen müşteriler bunu istiyor: Kendilerinin seçtiği bir vücut ve onun sayesinde edinilecek bir değer…

Foucault’nun dediği gibi Nietzsche’nin tanımladığı vücuda tarihin getirdiği değerler yükleniyor ve bu tarih aslen vücudu yaratıyor(1). Bu yüzden vücut aslında çeşitli söylevlerin çatıştığı kamusal bir alandan başka bir şey değil. Nip/Tuck, Ryan Murphy tarafından 2003 yılından itibaren Amerikan televizyonlarında gösterilmeye başlanan ve Miami’nin en iyi estetik cerrahları Christian Troy ve Sean McNamara’yı konu eden bir Amerikan dizisi. Türkiye’de CNBC-e kanalında bu dizinin birinci sezonunu geçtiğimiz Aralık ayında tamamladık. Dizinin yaratıcısı Murphy, annesi onu Elizabeth Taylor’ın Henry Fonda ile olan evliliğinin geleceği için estetik ameliyat yaptırdığı film Ash Wednesday’ye götürdükten sonra ‘estetik ve neşter’ beraberliğine inanmış. Tüm dünyada estetik ameliyatının sıradanlaşmasından da gerekli ilhamı alan Nip/Tuck tüketim çağının görsellikte geçici özü yakaladığı kültürümüzün ve görüntüde mükemmelliğe ulaşma fantezisinin altını çiziyor. Çünkü günümüz kültüründe artık önce aynaya bakıyorum ve sonra o yansımadaki kişi ‘ben’ oluyorum. O yüzden Nip/Tuck’ın jenerik müziğinin dediği gibi “beni güzel yap! (make me beautiful)” bu anlamda çok da yerine oturuyor.
(devamı…)

Etiketler: 

Özgürlüklere sahip olmanın meşru yolu, klasik feminist düşünüşe göre siyasi, demokratik ve toplumsal alandan geçer. Özel alana hapsedilen kadın toplumsal alana geçip hakları için omuz omuza savaşmalıdır. Bu durumda “femme fatale” meşru yoldan çıkmış kötü kız kardeştir ve hatta bu uğurda aforoz dilmelidir; çünkü gücünü klasik feministlere göre cinselliğe saklamıştır.

Kadınların içinden çıkmak için bin bir derde girdiği özel alanı, “femme fatale” 50’li yıllarda Holywood’un korku-fantastik-dedektif karışımı filmlerinde kendine kale yapmıştır. Klasik kara film örnekleri ”Gilda”, “Laura” ve “Rebecca”dan daha sonra “Temel İçgüdü”, “Kanıt Vücutlar”, “Zehirli Sarmaşık” veya “Diabolique” gibi postmodern kara filmlerde rastlanan “Femme fatale” mekanının efendisidir; aynalar, anahtar delikleri, gölgeler onu bütünleyip sınırlarını tanımsız kılar. Ancak elbet “femme fatale”in evi veya mekanı, aile babasının “Honey, I’m home” diye içeri girdiği, sıcak aile saadetinin sürdüğü, küçük sevimli çocuklarının oynaştığı, aydınlık, güvenli ve dolayısıyla tanımlı özel alan değildir. Karanlık bir gece kulübü, Gilda’nın; birbirine gizli kapılarla bağlanan odalarla donanımlı labirentsel malikane, ölmüş sahibe Rebecca’nın; havuzlu lüks camlarla ve aynalarla kaplı loş ev, Catherine Trammel’in (Temel İçgüdü) bütünleyici öğesidir. Tanımlanmış bilinen toplumsal alanın efendisi erkek, “femme fatale”den hem korkar hem de onu arzular. “Fatale”e duyulan şehvet aslen “bilgi”ye duyulan açlıktır (bu bilgi açlığının öznesi de genellikle erkek bir polis veya bir dedektif olmaktadır- kadın ise onun araştırma konusudur). Bu durum, erkeğin cinsel aktiviteyle beraber kadını keşfedip tanımlanmış hale getirme isteği ile ilgilidir. Böylece erkek libidonal ego tatmini ile beraber kırılan iktidarını tekrar kurup “femme fatale”i bertaraf edebilecektir. Ancak klasik “fatale”ler vücutlarını sunduklarında zihinsel olarak cinsel aktiviteye girmeyerek; postmodern “fatale”ler ise cinselliği sade sado-mazoşist oyunlar seviyesine getirerek erkek karakterin planlarını bozar. Zaman içinde erkeğin bilgi açlığı takıntıya evirilerek onu “fatale”e daha da bağlar. O yüzden “femme fatale”, feministleri mutlu edemediği gibi ataerkil sistemi de korkutmaktadır. Film “Gilda”da olduğu gibi “fatale”in evlenmesiyle veya Rebecca’da olduğu gibi malikanesinin yakılmasıyla bitirilip “fatale”lerin mekanlarından ayrılmasıyla sonlanırsa senarist tarafınca ataerkil tahakküm zinciri korunur. Ayrıca çağımızın yaşayan “femme fatale”i Madonna evlenip iki çocuğa karışmış ve hepimizin gözleri önünde evcilleşmiştir.
(devamı…)

Etiketler: 

Tamamlanması gereken bir görev var: Her şey Cennetin Hükmünde
Günümüzden 2300 yıl öncesine dayanan İsimsiz suikastçının hikayesi yedi düşman krallıktan oluşan Çin’in varolduğu zamana rastlıyor ve her şey, cennetin hükmünde tamamlanmış bir gerçekliğin hizmetine girdiğinde sona eriyor. Aslen İsimsiz suikastçı kendi öznel varlığından koparak daha üstün ortak bir amaca yöneliyor ve daha üst bir bilince ulaşıyor; böylece tarihe düşen görevini tamamlıyor.

Nerede benim inancım?
Hegel’in tarihe inancı vardı. Buna göre, insan zihni, bilgiye, deneyden bağımsız olan formları, kategorileri sağlar, bu formların malzemesi, içeriği ise insandan bağımsızdır ve dışarıdan gelir. Hegel’in Tin, Geist, Ide, Mutlak, Mutlak Zihin adını verdiği tinsel varlık, tüm bireysel, sonlu insan ruhlarının dışındaki nesnel bir varlık olup, biraz tasavvufi bir tanrıdır. Hegel’e göre, bu varlık doğada ve insan aklında kendini ifade eder. Bilginin nesneleri ve dolayısıyla bütün bir evren mutlak bir öznenin, mutlak bir “Zihin”in ürünüdür ve tarih bu aklın gerçekleşmesidir. Kahramanlar da mutlak doğrunun ediminde rol oynarlar. Bugün batı merkezci ideolojide gerçekleşmesi gereken bir ideal doğru; bir Hegelci tanrı kalmadı hatta Nietzsche tanrının ölümünü de ilan etti ve bu nedenle biz “Kahraman”ın olmadığı bir çağda doğduk. Uğruna savaşılacak, feda olunacak anlamları kahramanlar kurtaramadı. “Anlam”ın ölümlüğünü fark eden 20.yüzyıl ya da nam-ı değer post modern dönem ise Baudrillard’ın(1*) tanımıyla bize her an daha çok haber ve bilgiye karşın giderek daha az anlamın üretildiği bir evreni sundu. Bireyselliğin vurgusunu yapan liberal ahlakın belirlediği dilde kahramanlar komikleşti, sıradanlaştı ve fantastikliğini yitirdi. Örneğin Kral Arthur’un filmi artık bir destanı değil sıradan bir hikayeyi yansıtıyordu.
Yönetmenlerin filme uyarlarken, izleyicilerin de filmi izlerken ti’ye almaktan kendilerini alıkoyamadıkları eski mitler ve destanlar, işte tam da bu ironi nedeniyle artık çağdaş yaşantımızın rasyonelliğini ve sıradanlığını tehdit edemez hale geldi. Böylece Yüzüklerin Efendisi’nde Legolas’ın kaykay kullanarak ok atması veya “Beşinci Element”in gelişini bekleyen rahiplerin Milla Javovich’in kadın bedeninden onun mükemmelliğine varmalarındaki ince alay, rasyonel bir aklın yansımaları olarak karşımıza çıkıyordu. Bu gibi sahneler rasyonel-gerçek dünyayı, fantaziler ve mitlerden koruma çabasından başka bir şey değildi. Zira artık büyük anlatılar, tüm ideolojiler, mitler, destanlar, anlama dair her şeyle beraber çoktan yıkılmıştı.
“The Thin Red Line” benzeri savaş karşıtı filmler de bu acıklı geçmişin ürünüydü ve birçok defa da haklıydı.
İşte bu yüzden ‘Hero’nun anlattığı türden bir ilahi amaç ve bu amaca feda olma istenci bize yabancı ve bir o kadar da masal… Biz anlayamayız.
(devamı…)

Etiketler: 

Jet Li’nin başrolünü oynadığı, Hero (2004) ve Flying Daggers (2004) filmlerinin prodüktörü Bill Kong’un yapımcılığını üstlendiği “Korkusuz” (Fearless) vizyona girdi. İlk bakışta son dönemin bir hayli başarılı Uzakdoğu Filmleri’nden biri olduğu izlenimini veren Ronny Yu yönetmenliğindeki film, maalesef bu amacına ulaşamıyor ama yine de bize çok tanıdık bir zalim-mazlum ilişkisine değiniyor. İlkokul kitaplarımızdan bu yana tanıdık olduğumuz anlatıya göre Osmanlı İmparatorluğu Batılılarca ’hasta adam’ olarak adlandırmış, paylaşılmaya değer bulunmuştu. Çin’in de böyle bir yarası var ve hala en az her Doğulununki gibi kanıyor.

Bir Garip Doğulu:
Ana temaya Doğu-Batı mücadelesinin mağlubu olan Doğu’nun acısı yerleştirilmiş. Çin’in onuru Batı tarafından ayaklar altına alınana kadar, kahramanımız Huo Yuanjia’nın (Jet Li) dövüş sanatları müsabakalarında karşılaştığı yerli rakipler her daim oyunun kurallarına bağlı, varlığı ile de bu onur sisteminin devamını sağlayan, rakibini sayan Çinlilerden oluşuyor. Çocuk yaşta, babasının bir dövüş karşılaşmasında uğradığı yenilgiye tanık olan kahramanımız, ailesinin onurunu kurtarmaya yemin ediyor ve bunu hayatının temel amacı haline getiriyor. Ne var ki bu hırsının izinde kendini tüketiyor ve Doğulu değerlerin temelindeki ailevi sorumlulukları yerine getiremiyor, kızını ve annesini ihmal ediyor. Çocukluk arkadaşına kulak asmayıp Çin’in dış siyaseti ve sıkıntılı haliyle ilgilenmiyor ve bir anlamda Çin kendi içinde didişirken dünyada olup bitenden bihaber kalıyor. Huo Yuanjia, en sonunda kendisi kadar usta bir dövüşçü olan Chin ile karşılaştığı vakit rakibinin insan olduğunu unutup gücünün esiri oluyor. Bu anlamda Doğulu ideallere ters düşüyor, halbuki rakibi ailesinin onurunu korumak gibi meşru bir nedenle savaşıyor. Burada, kahramanımız Uzakdoğu dövüş sanatlarının iyi niyet ve alçak gönüllülük gibi amaçlarından bir hayli uzaklaşıyor. Huo Yuanjia, hikayenin yarısına kadar aslen bir Doğulu’dan çok bir Batılı gibi bireysellikten yana tavır koyuyor.
(devamı…)

Etiketler: 

WarnerBros’un Joss Whedon tarafından yazılıp yönetilen dizileri Buffy 1997’de ve Angel 1999’da ABD’de yayınlanmaya başladı. Daha sonradan tüm dünyada fanatiklerini oluşturan ve Türkiye’de CNBC-e’de özellikle genç üniversiteli seyircileri sürükleyen, Pazar akşamlarını bir süreden beri evde geçirttiren bu iki diziden Buffy, 18 Temmuz’daki finaliyle bizlere veda etti. Su anda ne yazık ki, Angel’ın son sezonu, izleyicisiyle her Pazar saat 20:00’da buluşuyor. Bu dizileri seyretmeyen ama korku ve fantastik kurguya aşina kitle ise Buffy ve Angel’ı kötü makyajcılık ve başarısız vampir miti uyarlaması yapmakla suçlamaktan geri kalmıyor. Öyleyse kimileri şu an niye Buffy ve Angel’ın eski sezonlarını netten indirmekle fanatik bir şekilde meşgul oluyor?

Vampirsiz yaşayabilir miyiz?
Öncelikle belirtilmesi gereken Buffy ve Angel dizilerinin sıradan bir vampir miti uyarlaması olmadığı ve aslen lise hayatı maceralarını ve rekabet ortamını (Buffy) veya şehir hayatı karmaşası ile kapitalizm bileşkesini (Angel) metaforik düzlemde sunduğudur. En basitinden başlanırsa, Buffy’de, avcının savaştığı kötü güçler; vampirler, zebaniler ve diğerleri, California Sunnydale Lisesi’nin bodrumunda cehenneme açılan bir kapının arkasında bulunmaktadır. Burada Whedon’ın basitçe değinmek istediği konu lise hayatının cehennemden başka bir tat vermediği olarak gözlerimizin önüne seriliyor.
(devamı…)

Etiketler: 

Davetsiz Misafir Dergisi, Bilgi Üniversitesi’nde gerçekleştirilen “Çizgili Günler” etkinliklerine katıldı. Dergimiz çizerlerinden Balca Arda da 25 Nisan 2004 Pazar günü Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsünde gerçekleştirilen “Çizgiromanın Yarınları” başlıklı söyleşide konuşmacı oldu. Çizgiroman dünyasındaki yeni eğilimlerin masaya yatırılıp Türkiye’deki gelişmelerin bu eksende tartışıldığı panelin diğer katılımcıları Hakan Şaşmaz (yayıncı, Rodeo Kitap), Yıldıray Çınar (çizer, Çapa Grubu dergileri, Karabasan, Nothing Face ve Strip), Caner Özdurak (yazar/çizer, Davetsiz Misafir ve Strip), Murat Mıhçıoğlu (moderatör) ve Murat Bozkurt’tu (yazar/çizer, Şehir Köpeği, Strip). Şimdi bu söyleşiden aldığımız notları aktarıyoruz.

Murat Mıhçıoğlu: Bugün burada değinmek istediğimiz temel nokta, çizgiroman gibi çok popüler, dünyanın gelişmiş ülkelerinde, özellikle batıda gitgide daha fazla ürün ortaya koyan, sinemayla sıkça paslaşan, popüler kültürün diğer kanallarıyla her zaman bir akrabalık kurmuş olan sektörün, Türkiye’deki geleceğinin nasıl olacağı. Bunu yaparken çizgiroman dünyada nasıl bir konumda, neden birçok ülkede popülaritesini artırıyor, bazı ülkelerde neden çeşitli sorunlar yaşıyor, bunlara değinmek istiyoruz. Sözü açarken Amerikalı ünlü çizgiromancı Stanley’in bir tespitini aktarmak istiyorum: Stanley, bir yazısında “Çizgiroman Ölür Mü?” gibi bir başlık altında şöyle bir konuya değiniyor. “Televizyon ilk ortaya çıktığında eğlence açısından çizgiromanla rekabet edecek durumda değildi. Ama bugün çok yaygınlaştı. Acaba çizgiromanın yerini televizyon mu aldı? Bazı dönemlerde satışlarımız düştü. Ama hemen ardından bizim çizgiroman karakterlerimiz televizyona uyarlandı. Ve televizyonla işbirliği yapmaya başladıktan sonra çizgiromanlarımızın satışı, beklenenin tersine, arttı. Dolayısıyla görüyoruz ki, çizgiroman zaman içinde gelişerek bugüne kadar ayakta kaldı. Televizyonun hem maddi anlamda katkıları oldu hem de sanatsal anlamda da yeni tekniklerin geliştirilmesine olanak sağladı.” Stanley’in tespitleri doğru olsa gerek, çünkü çok sayıda kriz yaşamasına rağmen, Avrupa’da olsun, Amerika’da olsun, Japonya’da olsun, çizgiroman çok ciddi bir sektör. Popülaritesi daim olarak artışta. Çizgiromanın bu yükseliş trendi Türkiye’de nasıl yakalanabilir? Türkiye kendisini ve insanların hayal gücünü yeni yeni keşfetmekte ve değerlendirmekte olan bir ülke. Sözgelimi Hakan Tacal ve Yıldıray Çınar’ın yaptığı Karabasan yeni bir soluk getirdi ülkemizin çizgiroman piyasasına. Bu Türkiye’nin çizgiroman anlamında sadece tüketici değil üretici ve yaratıcı bir ülke olabileceğinin bir kanıtı. Şimdi sözü Hakan Şaşmaz’a vermek istiyorum, kendisi uluslararası birçok fuarı takip etti. Bize biraz onlardan bahsedecek.
(devamı…)

Etiketler: 

Yazan: Fırat Kurt

Derrida öldü! Bu cümle ilk kez çevremde yankılanmaya başlayınca, söze ve yazıya geçen bir kayboluş yükseldikçe, anlam dağarcığımın bin bir köşesinden fışkıran/saçılan karanlık haykırışlar beni bir insan olarak tanımadığım ama belirli metinlerin ücra köşelerine yazılmış, o metinlerin sahipliğine/sahibine gönderme yapan bir isme dair bir şeyler söylemek, bir şeyler yazmak gerekliliğine sevk etti. Neden? Bugün bu sorunun anlamlı olup olmadığı bir yana, onun üzerine yazılan çizilen bunca şeyden sonra neden diye sormak ya da sormamak ya da sormamanın getireceği tehlikeyi göze almak/almamak noktasında metnin size verebileceği, ki sadece bu satırları yazan tarafından ilk bakışta tahayyül edilen bir nedenden, şu cevap olabilir: bir sürecin, bir yolculuğun radikal bir kırılma (?) anında bu isimli yazarın kaleminden çıkan onun metinlerinin düşün dünyamızda oynadığı kritik (ama bir çift anlam ekseninde kritik hem önemli/stratejik hem de eleştirel anlamda) ve belki de tetikleyici rol. İpe sapa gelmez yollarda, düşüncenin uğrağından bihaber o sık ormanda yol gösterme işlevinin son temsilcilerinden biri, belki de ta kendisi… Ama arkasından yazılacak bir yazı, amacı her ne kadar belirlenmiş ya da amacının ne olmadığından bahsedilmiş olursa olsun, bütünlükçü ve kapsayıcı bir metin olamayacaktır; aslında olmamak amacını gütmesi riskini barındırmak tam da Derrida’nın arkasından yakılacak bir ağıta, bir yasın o en yoğun noktasına, anlamsal olarak -ironik de olsa- denk düşecektir. Ne de olsa bir ağıt ölenin arkasından ölenin kendisine değil, kaybolmuşluğu deneyimleyene gönderme yapar, artık eksikliğinin baki olacağının tüm dünyaya bir haykırılışıdır; aynen Derrida’nın ölümünden önce Yas Çalışması adı altında en yakın dostlarını anması gibi. Onun kendi borcunu dostlarına ödeme çabası gibi, yazar da ona olan borcunu ve elbette okuyucuların borçlarını -o hesaplanabilirliği olmayan edebi yekûnu-, kapatma çabasındadır. Bu dile getirene yönelmiş ağıtta, hiç bitmeyen önsözde, mısraları birbirini örtemeyen şiirde, okuyucuyu en baştan uyarmak gereklidir: tüm bu bahsedilenlerce çevrelendiği gibi, yazıya dökülen bu cümleler, konusu edilen ölüye sadık değildir, ona belki yaklaşır –ki bunu hiçbir zaman bilemeyiz-, ama ona olan borcunu tam da onu tekrar yazarken ürettiği olumsallıkla, yenilikle, icatla öder: kendi yolunu açmak! Walter Benjamin’in kendince eşsiz değer atfettiği Çinli metin kopyacıları gibi, Derrida da okunmamalı, kopya edilmeli –ama ‘yeniden’ yazılarak-, ki böylece yazının o orada olmayana yaptığı açık göndermenin, bir noktada samimiyetinin, okuyucu-yazıcının kendi yolunu açmasına, bir metindeki sembolleri dile getirmekten fazlasını yapmasına olanak sağlar; o ormanda yürümek, yolları arşınlamak, yolları tepeden izlemek yerine…
(devamı…)

Etiketler: 

“Protezlerimiz oldukça sınırlarımız fluğlaşır. Protezlerimiz bizi daha yüksek bir tamamlanma düzlemine getirir. Protez siber vücut parçasıdır” Bu sözlerin sahibi olan Robert Rawdon Wilson 21.Yüzyıl, son model vücut ilavelerinin insan vücuduna çok boyutluluk anlamında “çeşitlilik”(multiplicity) kazandırdığını beyan ediyor.(Prosthetic Consciousness, 1995) Çok boyutluluk, insanların sınırlarından emin olamamayı getiriyor; başka bir deyişle artık kimliklerin nerede başlayıp nerede sonlandığı muğlak kalıyor. Böylece erkek dil ve söyleminin kodladığı kadın vücudunu kabul eden kadınlar ve erkekler siberalanın ve yüksek teknolojinin makine-insan melezi yaratımıyla tüm cinsiyetleri kapsayıp cinsiyetsizleşiyor.
Donna Haraway’in Siborg Manifestosuna (1991) göre, kol-bacak ilavelerinden kalp pillerine; estetik-cinsiyet ameliyatlarından klonlamaya kadar tekno-kültür, bize “doğal” olarak tanımladığımız her şeyi sorgulatıyor ve anlamsızlaştırıyor. “Medium mesajın kendisidir” sloganıyla Marshall Mcluhan’ın ifade ettiği gibi “çevre”yi yaratan-yeniden şekillendiren iletişim teknolojisi beraberinde yeni bir toplum oluşturuyor. İnternetin yaygınlaşmasıyla bilgisayarlarla simbiyoz yaşama geçen insan toplumu, etçil vücudundan kopuyor ve bu yeni toplumda cinsiyetler geçişsel; aynen protezler gibi çıkarılır ve takılır hale geliyor. Ne de olsa “doğallık” ve “gerçeklik” bir kurgudur.
(devamı…)

Etiketler: 

Günümüz dünyasının vücudu, biyolojik esasını terk ettiğini açıkladı. Bu çok teknolojik yeni devirde, iletişim ağlarımız, kablolarımız, bio-teknolojilerimiz doğal endamlarımızı ve dolayısıyla zihinlerimizi yeniden şekillendirdi. Birçok yapay yedek parçalar kayıp organlarımızın yerini doldurdu; eller, bacaklar, kalp pilleri, kalkan çubuklar… ve estetik ameliyatlar artık Tanrının esirgediklerini bize bahşetti: Michael Jackson’ından Deniz Akkaya’sına ve bunu ilk keşfedenlerden Ajda Pekkan’ına kadar biz kendimizi yeniden yonttuk; mükemmelleştik ve klonlamayla daha da mükemmelleşeceğiz. Donna Haraway ise “siber manifesto”sunda, insan soyunun “cyborg”laştıkça cinsiyetçi politikalardan kurtulacağını söyleyen bir siberfeminist olarak karşımızda…

Siberfeministler, Foucault’nun söylevinden yola çıkarak ataerkil sistemin vücut- gerçekçiliğinin sonucu olarak kurulduğunu ileri sürüyor. Bilginin yaratımında vücudun rolü ön plana çıkarılarak kadının sistemde pasifliğe, anneliğe ve bağımlılığa indirgenmesi dile getiriliyor. Kadın ve teknoloji arasındaki işbirliği, kadının her zaman erkek egemen kültürün “makine” tarafı ve erkeğin ise “zihin” tarafı olarak eşleştirilmesi ile örtüşüyor.. Buna “iyiler”in “kötüler”e karşı beraberliği de diyebiliriz. Ira Levin’in (en ürkütücü filmlerde 3.sırada bulunan “Rosemary’in Bebeği” filminin yazarı) “Kumpas” adlı romanı giderek evinden bağımsızlığını kazanan kadınların erkeklerce yeniden kontrol edilen güce yani “makinelere” dönüştürülmesini konu alır. Ancak sinema tarihinin ilk robotik filmi “Metropolis”te kadın-robot kırması karakter Maria sisteme anarşi getirir. Andreas Huyssen’in Fritz Lang’in “Metropolis”i hakkındaki makalesi filmde kadının “teknoloji” ile yer değiştirdiğine işaret eder: Kontrolden çıkan teknolojinin yarattığı kaosu, erkeğin kontrolsüz kadın kuvvetine karşı olan korkusu olarak betimler… Ama vamp-makine Maria karakteri Alien filmindeki haşin kaslı Ripley karakteri gibi erkeklerce arzu edilendir. Seksüel çekicilikleri senaristlerin bilinçaltının bir türevi olarak belirmiştir=> erkek kaybettiği gücü bu erkek-kadın melezi yaratıklara karşı kendi seksüel hakim rolünü etkinleştirerek filmde yeniden ataerkil sistemi kurmuştur. Küfür dilinin “fuck” edebiyatı bölümü mantığını buradan almaktadır: Dölün erkek bedenince dişiye yerleştiriliyor olması hakimliğin ve gücün sembolüdür. Ama artık vücutlar arası farklılıklar insanoğlu “cyborg”laştıkça flulaşmıştır. Ve artık bilimkurgunun günümüz gerçekliğinin yerini aldığı noktada siberalan kimlikleri homojenleştirerek ataerkil sisteme karşı saldırıya geçmiştir. Makinelerin sağladığı internet ortamında her ses eşittir. Vücuttan kurtulan mahzur gruplar kimliksizleşerek özgür ve demokratik bir alana kavuşmuştur.

Herhangi bir kategoriye girmeyenler Foucault’ya göre iktidarın pençesinden kurtulmuştur. Çünkü iktidar grupları belirleyip onları özelliklerine göre yönetendir. Donna Haraway buna işaret ediyor ve kimliksizleşmeyi özgürleştirici buluyor. Artık “kadın- erkek- çocuk- öğrenci- anarşist- vatandaş- türk- ingiliz” ve “insan” kimliğimizi üzerimizden atabiliriz. Ama ya bu da iktidarın veya pek ünlü “Big Brother”ın bir oyunuysa… Ve biz büyük, geniş, homojen tek ve kimliksiz bir aile olarak çok daha kolay yönetilebilecek bir kategori oluşturduysak?
Bir küçük yanlışlık sonucu ….

Etiketler: