ergenekon2.jpg1 Temmuz Salı günü Türkiye, emekli ordu komutanları, ATO başkanı ve Cumhuriyet Gazetesi’nin Ankara temsilcisinin Ergenekon operasyonu çerçevesinde gözaltına alındığı haberiyle uyandı. Tam da AKP’ye açılan kapatma davasının sözlü iddianamesinin başsavcı tarafından Anayasa Mahkemesi’nde okunacağı günün sabahı yaşanan bu gelişmeler çok geçmeden gündemi baştan aşağı yeniden belirleyecekti. Ülkede adeta adı konmamış bir iç savaş yaşanıyor, aktörleri AKP ve Ulusalcılar-Ordu-CHP ittifakı olan, yargı üyelerinin ise bu aktörlerin piyonları olarak kullanıldığı karşılıklı saldırıların ardı arkası kesilmiyordu. Hükümet yanlısı basına göre Fenerbahçe orduevinin bile polisler tarafından aranmasına yol açan Ergenekon soruşturması Türkiye’de ilkleri gerçekleştiriyor, askerlerin dokunulmazlığına yönelik tabuları yıkıyor ve “demokratikleşme” yolunda büyük bir adıma işaret ediyordu. Ulusalcı olarak tabir edilen şoven, militarist basın grubu ise operasyonları “insan haklarına” vurulan bir darbe olarak görüyordu. Demokrasi ve insan hakları kavramlarının bu denli içinin boşaltıldığı bu 3-4 günlük savaşın ardından dövüşün danışıklı olup olmadığı sorusu uyandı zihinlerimizde. Sahi iktidar odakları arasında demokrasi ve insan hakları adına gerçekleşen bu kıran kırana dövüş gerçekten demokrasi ve insan hakları alanlarında bir gelişmeye yol açmış mıydı? Yoksa birbirleriyle uzlaşmaz gözüken taraflar aslında yarattıkları suni gerilim ortamıyla demokrasi ve insan haklarına dair hakiki bir tartışmayı perdelemeyi, görünmez kılmayı, ortadan kaldırmayı bir kez daha mı başarmışlardı?
İsterseniz kısa bir liste yapalım ve dövüşün tarafları olarak ortaya çıkan AKP-İslamcı basın ve karşısındaki Ordu-CHP-Ulusalcı örgütler koalisyonunun hangi konularda aslında koşulsuz bir mutabakat içinde olduklarını bir kez daha hatırlayalım. Evet bu dövüş bir iktidar paylaşım savaşıdır. Olan yine iktidarın karşısında konumlanan sıradan insanlara olmaktadır.
Tüm bu görünürdeki sözde kamplaşmaya karşın, gerek aktif bir biçide müdahale ederek gerekse yapabilecekleri halde bir şey yapmayıp sessiz onay vererek AKP-MHP-CHP-Ordu-Ulusalcı ve İslamcı basın aşağıdaki uzun listede yer alan olaylarda tam ve koşulsuz bir mutabakat içindedir. Evet, AKP-MHP-CHP-Ordu-Ulusalcı ve İslamcı basına göre:

-1 Mayıs’ta sokağa çıkıp emekçilerin haklarını savunanları kıyasıya dövmekte, Taksim meydanını işgal altına almakta bir sakınca yoktur
-1993′te 37 aydının diri yakıldığı Sivas’taki Madımak Oteli’ni müze yapmak söz konusu bile değildir, “zaten onlar kendilerini yakmışlardır”, müze yapmaya ne lüzum vardır
-Alevi köylerine zorla camii yapılmalıdır, din dersleri Alevilere de zorunlu olmalıdır, zaten Alevi diye bir şey olduğu da şüphelidir.
-Türkiye’de Aleviler olmadığı gibi ne Kürt vardır ne de Kürtçe konuşan, tüm bunlar yabancıların uydurması, kandırmasıdır
-DTP “teröristleri” destekleyen “terörist” bir partidir, milletvekilleriyle tokalaşılmaz
-AKP kapatma davası Türkiye’nin demokrasi sınavıdır, DTP’nin kapatma davası ise terörle mücadele kapsamındadır.
-Doğu ve Güneydoğu’da askeri operasyonlar tüm hızıyla sürdürülmeli, korkunun iktidarının bölgedeki hakimiyeti pekiştirilmelidir
-Şemdinli davası, askeri mahkemelerde görülmelidir, askerler istedikleri yere bomba koyabilir, emekli olana kadar da haklarında hiçbir soruşturma açılamaz, bu konularda soru bile sorulamaz.
-SSGS düzenlemesi hemen geçirilmeli, sosyal güvenceler azaltılmalı, yoksullar daha yoksul olmalı, seçimler öncesi yapılan yardımlarına muhtaç kalmalıdır.
-Yüzbinlerin açlık sınırının altında yaşadığı bir ülkede milli kahraman Fatih Terim’in maaşını iki katına yani ayda 350 milyar liraya çıkarmak ise meclisin en lüzumlu görevidir.
-Eşcinsel haklarını savunan Lambda derneği ahlaka aykırıdır, kapatılmalıdır.
-Kadınlar aşağı ve ikinci sınıftır, kadından sorumlu devlet bakanlığı aynı zamanda yaşlılardan, sakatlardan ve çocuklardan da sorumlu olarak organize edilmiştir, zira tüm bu adı geçen sınıflar erkeğe tabi ve muhtaçtır. Kadınları “feminizm belasına” bulaştırmamak lazımdır.
-Zorunlu askerlik asla sorgulanamaz, vicdani red bir hak olamaz, zira askerlik en kutsal görevdir.
-Doğa insanın hizmetindedir, istendiği kadar sömürülebilir, terörle mücadele adı altında ormanlar yakılabilir, inşa edilen barajlarla doğa tahrip edilebilir, bunlara itiraz edenler vatandaşlıktan çıkarılabilir.

Tüm bunlara ek olarak son yaşanan çarpıcı bir gelişme de 1980 darbesi ve sonraki darbe girişimlerine katılanların soruşturulması ve yargıya sevk edilmesi noktasında mecliste bir komisyon kurulması yönündeki girişime DTP ve ÖDP dışındaki tüm partilerin yani AKP, CHP ve MHP’nin oybirliğiyle karşı çıkmış olmasıdır. Dışarıda emekli generalleri yargıya sevk etmekle şov yapanlar, iş bu ülkeyi yaptıkları darbeyle karanlığa boğanları ve hala koltuklarında oturan aynı darbeci karanlık zihniyetin temsilcisi generalleri soruşturmaya gelince darbecilerle sessiz bir işbirliğine girmekteler.
“İktidarlar arasındaki savaş” ancak iktidarları güçlendirir. Bu savaşın “iktidarlara karşı bir savaşa” dönüşmesi ise onların en büyük korkusudur.

Etiketler: 

irkci.gifTürkiye’de devlet ve uzantılarının uyguladığı şiddetten bahsederken ırkçılıktan dem vurmak adeta bir tabudur. Bu ülkede vatanseverler olabilir, milliyetçiler olabilir, hatta milliyetçiliklerini aşırıya kaçıranlar da olabilir. Ama bu ülkede ne ırkçılar ne de ırkçılık vardır. Hâşâ, bundan bahsedilemez bile, ırkçılık mı? O hiç olmamıştır, olamaz da. Kim tanık olmuştur bizim ülkemizde insanların sabun yapıldığına? Toplama kampları kurulduğuna dair bir bilgi var mıdır kayıtlarda? Yoktur, bizim ülkemizde ırkçılık yoktur. Ülkemizde ırkçılık vardır diyen en hain teröristtir, bölünmez bütünlüğümüze yönelik en büyük bir tehdittir, tez elden yok edilmelidir!

Türkiye devleti ve uzantıları, kuruluşundan bu yana böylesi baş edemediği, norma, kurala, yasaya bir türlü uyduramadığı fikirleri, yaşamları ve eylemleri yok ederek geldi bugünlere. Norm, kural ve yasa bu norma, bu kurala, bu yasaya tabi olacak insanların zihniyetlerini, beklentilerini, istek ve arzularını hesaba katarak değil onları adeta yok sayarak hazırlanmıştı zira. Kurallar, hitap ettikleri halkların zihinlerini boş ve yeniden yazılabilir, bedenlerini ise sıfırdan yeniden biçimlendirilebilir varsaymıştı her zaman. Yasa kesindi. Yasaya ya uyulacak ve yasa koyucular ‘sevilecek’ ya da geriye kalanların selametine, katıksızlığına, safkanlığına halel gelmemesi için buralardan çekip gidilecek, vatan ‘terk edilecekti’. Böylece bu ülkede, yeniden yazılmaya, yeniden biçimlendirilmeye karşı koyanlar bu toprakların dışına, bu topraklarda yaşamakta ısrar edenlerse bu dünyanın dışına sürüldüler. Kararlaştırılan ulusal projeye önce Ermeniler’in uygun düşmediği ortaya çıktı 15’lerde. Müslüman bir Türklüğün saflığı ve selameti için Ermeniler’den ‘arınılmalıydı’. 20’lerde bu kez laik ve batılı bir Türklüğün selameti için şapka da takmayan sakal da kesmeyen yobaz takımından ‘kurtulunması’ gerekti. Gösterilerde asker ve polisin kurşunlarına hedef olanlar İstiklal Mahkemeleri’nde asılanlardan kat be kat fazla oldu. 38’lerde çıkardıkları kargaşalık had safhaya ulaşan Dersim halkı, Sabiha Gökçen önderliğindeki yeni kurulan Türk Hava Kuvvetleri’nin ilk bombalarına hedef oldular. Bir yandan da norma, düzene, yasaya uymayanların akıbetinin ne olacağı konusunda gelecek nesillere ibret teşkil ettiler. Dersim tamamen boşaltıldı, tam da normun, kuralın, yasanın öngördüğü gibi bomboş, çıplak, yeniden yazılmaya, yeniden, sıfırdan kurulmaya hazır bir arazi haline, ‘Tunceli’ haline getirildi.
(devamı…)

Etiketler: 

Yazan: Saul Newman
Çeviren: Canay Özden

1798 senesinde Kant Fransız Devrimi hakkında şöyle yazdı:

velvet-revolution.jpg“Eğer bu olayda istenen sonuca ulaşılamamış, devrim veya ulusal anayasa reformu sonuçta başarısız olmuş, hatta bir süre geçtikten sonra her şey (şimdilerde politikacıların öngördüğü gibi) eski haline geri dönmüş olsa bile, onun getirdiği felsefi ilham gücünden hiçbir şey kaybetmemeli. Çünkü bu olay fazlasıyla önemlidir, insanlığın çıkarıyla çok bağlantılıdır ve etkisi dünyanın her tarafında, bu tarz çabaların tekrarı arzusuyla çalkalanan uluslar tarafından hatırlanmamak için fazlasıyla yayılmış vaziyettedir.”

Kant için 1789 Devriminin onu izleyenlere neşrettiği coşku insan ilerlemesinin açık bir işaretiydi. Gelişme için bir eğilimi ve insanlığın temel bir amacını başarmak için duyulan kendinden eminliği ortaya çıkarmıştı; bu amaç aynı zamanda bir hücum savaşını da önleyecek olan bir cumhuriyet anayasasıydı. Ayaklanmanın kendisi bir başarısızlığa dönüşse ve kendini kana buladıysa da, Devrim kendisini tarihin ortak belleğine yazarak zamanın kumaşında sürekli bir kırılma meydana getirmişti. Bu, varolmayı sürdürecek, barutun gürültüsü dindikten çok sonra bile ve eski rejimlerin hemen yeniden kurulmasına rağmen, anlamı yankılanmaya devam edecek bir olaydı. İnsan ilerlemesinde sürekli bir ufuk teşkil edecekti; onu izleyen çatışmalarda hep hatırlanacak ve üzerine tekrar düşünülecek bir şeydi.
Neden devrimi bu şekilde düşünmek bugünlerde bu kadar zor? Zamanımız hem büyük devrimci özgürleşme ve sosyal dönüşüm projelerinin hem de mevcut küresel kapitalizme alternatif herhangi bir tahayyülün gözden kaybolmasına koşullanmış görünüyor. Her devrim fikrinin naif, gerçekten uzak ve felaketlere gebe olduğunun, mevcut ekonomik ve siyasal düzen ile barışıp onun erdemini tanımamız gerektiğinin bize durmadan söylendiği evrensel bir tepki döneminde yaşıyoruz. Kant tarafından tanımlanan coşkulu “devrim iradesi”nin yerini temkinli bir makulluk ve teslimiyet politikası aldı. Acaba insanlığın amaçları başarılmış, Kant’ın kehanetine uygun olarak hücum savaşını önleyecek ve insanların diledikleri anayasa gerçekleştirilmiş midir? Pek sanmıyorum. Kant’ın umduğu evrensel barıştan epey uzakta görünüyoruz ve mevcut siyasal anayasalar bugün, anlamsız “demokrasi” etiketi altında, en kötü sömürüleri saklıyorlar.
(devamı…)

Etiketler: 

disliler
Scientific American’ın bir haberine göre
Charles Babbage tarafından 150 yıl önce tasarlanan mekanik aksamlı bilgisayar Difference Engine (Fark Motoru) inşa edildi, Bilgisayar Tarihi Müzesi‘nde sevenlerini bekliyor.

Konudan ve bu bilgisayardan bahseden bir çeviri makalemiz:
Prigogine: Kaos ve Çağdaş Bilimkurgu buradadır.

Etiketler: 

Türkiye Bilişim Derneği (TBD) Bilişim Dergisi tarafından bu yıl onuncu kez düzenlenen Bilimkurgu Öykü Yarışması için başvurular başladı. Bu yıl ilk kez yazarların belli konularda öykü yazması bekleniyor. Yarışmaya son başvuru tarihi 15 Temmuz 2008.
10. Bilimkurgu Öykü Yarışması’nın konuları şöyle:

- İyi Yönetim, Kötü Yönetim, Sıkı Yönetim, Yönetim: Gelecek zamanlarda ülkemiz ya da dünyamız (galaksimiz, evren, vb) nasıl yönetilecek? Başka yönetim biçimleri, teknolojinin katkısıyla başka seçim yolları bulunabilir mi? Politika ve politikacı toplumsal yaşantı için gerekli mi? Gelecekte kim kimi yönetebilir? Yönetemeyen insanın dramı nasıl olabilir? Yöneticiler “insan” olmak zorunda mı?
- Trafik Karmaşası: Büyük kentlerin trafik karmaşası gelecekte de sürecek mi? Bu soru dilenirse deniz, hava, uzay, düşünce ve zaman gezginleri trafiği vb bağlamda ele alınabilir.
- Çok İşlevli Teknolojik Aletler: Boyutları küçülürken işlevleri artan teknolojik aletler, gelecekte hangi yetkinlik düzeyine ulaşabilir? Bu teknolojik aletlerin insan yaşamına ne tür katkısı olabilir? Yoksa söz konusu olan katkı değil köstek mi? İletişimi, eğlenceyi, öğrenimi, çalışmayı, hatta tedaviyi gerçekleştirebilen çok işlevli bir teknolojik alet aşkla nasıl ilişkilendirilebilir? Kendi küçük, yeteneği büyük bu aletler bizlerden neler alır, bizlere neler verir?

Son başvuru tarihi 15 Temmuz 2008 olan TBD Bilişim Dergisi Bilimkurgu Öykü Yarışması’nın sonuçları 31 Ekim 2008 tarihinde açıklanacak. Herkesin katılabileceği yarışmada birinci gelecek yarışmacıya dizüstü bilgisayar verilecek. Dereceye giren öyküler TBD web sitesinde, Bilişim Dergisi’nde yayınlanacak ve bu öykülerden bazıları bir öykü seçkisinde yer alacak. Yarışmanın seçici kurulu Hikmet Temel Akarsu, Bülent Akkoç, Laurent Mignon, Necdet Kesmez ve Serdar Kuzuloğlu’dan oluşuyor.

Yarışmaya ilişkin ayrıntılı bilgi ve başvuru için: www.tbd.org.tr

Etiketler: 

books.gifYazan: Hikmet Temel Akarsu

Kitabımız “Başka Dünyalar Mümkün”den de bahsedilen aşağıdaki yazının İngilizcesi, Türkiye edebiyatındaki gelişmelerin değerlendirildiği dünya çapında dağıtılan “Turkish Book Review” dergisinde yayımlanmıştır.

Kapağı toplumsal hayhuyun dışına atarak, koca bir yılı kitaplar arasında geçirmeyi başarmış birinin, sözkonusu yıla ait ufak bir retrospektif değerlendirmesi çok görülmemeli. Bu manada yola çıkarak kendime ait en iyileri toparlamaya çalıştım. 2007’de edebiyat dünyamızda ne oldu? Hangi yapıtlar öne çıktı? Önemli yenilikler nelerdi?
İlk başta, açıkça söyleyeyim: 2007 Edebiyat açısından verimsiz bir yıl oldu. Yayınevlerinin bir önceki yıla göre daha az kitap bastığı, basılan kitapların daha çok popüler beğeniye yönelik ve yüksek satış hayallerine dayalı olduğu, has edebiyatçıların ise 2006 Nobel Ödülü’nün yarattığı spekülasyonların gölgesinde hazin bir burukluğa gömülerek susmayı tercih ettiği garip bir sene oldu 2007. Bu garipliklerden hiçbir zaman geri kalmayan Nobel de hepimizin bildiği gibi yepyeni bir tüy daha dikerek, “Kocamış ve günlere doymuş,” bir çatal dilli İngiliz “azize”ye gidiverdi. Artık Nobel’in yaptığı “tuhaflık”lara herkes alıştığı için infial minfial olmadı. Herkes işine baktı. Depolardan Doris Lessing’in tozlu kitapları çıkarıldı, üzerlerine birer bant geçirildi; bir iki vitrin düzenlemesi; hepsi bu. Kanımca Nobel, sıradan bir ölümlü için olması gerekenden çok fazla defa harakiri yaptı. Artık yaraları dikiş tutmuyor.
Türkiye’deki edebiyat ödülleri ise sarsılmaz bir istikrarla yola devam etti. İlkeler derin bir sadakatle uygulandı. İhdas edilen ödüller, yeri geldi verilmedi, yeri geldi “camia dışı şaki”lerden esirgendi, yeri geldi edebiyat iktidarının soğuk yüzü gösterilip toy ediban takımı tedip edildi. İstisnalar yok muydu? Vardı! Ama azınlıktaydı. Tüm bunların neticesinde Türkiye’de ödül müessesesine saygı maygı kalmadı. Ödül konusunda tam bize özgü bir “fars”a ulaşmayı başardık neticeten. Herkes kına yakabilir!
(devamı…)

Etiketler: 

recep_tayyip_erdogan_akp2.jpgTürkiye son günlerde Yargıtay Başsavcısı tarafından AKP’ye karşı açılan kapatma davasını konuşuyor. İşin ilginci, davanın açıldığı andan itibaren, Türkiye her şeyini, tüm problemlerini, dertlerini, tasalarını, savaşı, yoksulluğu, sansürü unutmuşçasına sadece ama sadece bu davayı konuşuyor. Türkiye, DTP’ye ve başka partilere açılan kapatma davalarına karşı sesini yükselttiğine bugüne değin bir türlü hiç şahit olamadığımız AKP’nin, şimdi bir anda yargı erki karşısında nasıl da mazlum olduğunu, demokrasi havariliğiyle haklarımıza nasıl da sahip çıktığını ve geçmişin katı fikirleri karşısında özgürlüğümüzün yegâne güvencesi olarak nasıl da inatçı bir mücadele yürüttüğünü konuşuyor. Konuşan Türkiye veya daha doğrusu Türkiye’nin konuştukları duyulan ve işitilenleri bunları konuşuyor bugünlerde hararetle. Peki ya konuşmayan Türkiye veya daha doğrusu konuştukları duyulmayan ve işitilmeyen Türkiye ne düşünüyor bu olan bitenler hakkında?

Bugünden geçmişe baktığımızda, AKP’nin mecliste çoğunluğu elinde bulunduran parti oluşunu idrak edişimizin üzerinden 6 yıl geçtiğini görüyoruz. Konuşanlar ve konuşmayanlar olarak çoğunluğumuz bu 6 yıl içinde karşımıza çıkan seçeneklerden her defasından AKP’yi seçti. Bizlere vaat edilen demokrasiye, barışa, zenginliğe ve özgürlüğe oy verdi. Demokrasiyi, barışı, zenginliği ve özgürlüğü; diktaya, savaşa, yoksulluğa, sansüre tercih etti. Bu tercihi onayladı, onaylamaya da devam ediyor.

Peki, AKP bu vaatlerini yerine getirdi mi, getiriyor mu ki, bizler de AKP’yi oylamaya, onaylamaya devam ediyoruz? Yoksa tıpkı bugün şu anda olduğu gibi uzun bir süredir ehven-i şer bir tercihi kabul etmenin dayatmasıyla mı karşı karşıya kalıyoruz her defasında?
(devamı…)

Etiketler: 

DifferenceEngine3.jpgYazan: David Porush
Çeviren: Uğur Güney

BK yeni bilimsel bilgilerin sonuçlarını ve önemini çoğunlukla bilimden de önce tescil ve tahmin eder. Bilim ve BK arasındaki bu ilişki deterministik kaosun yeni biliminde özellikle şaşırtıcıdır. Karmaşık ve görünüşe göre kaotik sistemlerin nasıl yeni karmaşıklık düzenlerine sıçradıklarını açıklayan bu yeni paradigmanın sadece geleceğin teknolojisi için değil zekanın kozmik rolünün ve ördüğü anlatıların anlayışı için de imâları vardır.
Bu denemede Ilya Prigogine tarafından geliştirildiği şekliyle deterministik kaosun ve öz-örgütlenen sistemlerin yeni paradigmasını özetle tarif edeceğim. Onun BK’da bir tema olarak ortaya çıkışının izini, özellikle A.A. Attanasio, Lewis Shiner, Bruce Sterling ve William Gibson’ın eserlerinde, süreceğim. Yol boyunca Kaos Teorisi’nin, anlatının gücünü ve özellikle BK’yu epistemolojik bir güç olarak nasıl aydınlattığını göstereceğim.

Kaos Teorisinin Gözden Geçirilmesi: Prigogine’in kaos teorisi, onun 20.yy kozmolojisinin üç derin problematik çelişkisini ya da paradoksunu –fiziksel sistemlerde büyümenin entropi kavramıyla yapılan betimlemesine karşı evrim kavramıyla yapılan betimi; zamanın mikroskopik fizikçe resmedilen rolüne karşı maksroskopik biyolojiyle resmedilen rolü; ve biyoloji tarafından resmedilen karmaşıklığı bariz dünya karşısında, fiziğin basitliğe saplanması- uzlaştıran bir matematiksel model bulmasının başarısından doğar.
(devamı…)

Etiketler: 

Birikim Dergisi’nin Ocak 2008 Sayısında Yayımlanmıştır Suruc_Kadinlar_Gunu_Mitingi_13.jpg

Biz seçim barajını, bu partiler Meclis’e giremesin diye çıkarmış değiliz ‘Baraj yüzde 7′ye indirilebilir’ dedim… Diyorlar ki, ‘Kürtler bağımsızlığını ilan eder.’ Edemez! Aynı haklar tanınırsa niye ayrılmaya kalksınlar? Bu ülkede Kürtler Genelkurmay Başkanı bile oldu. Cemal Gürsel ziçin de ‘Kürt’ derlerdi.
Kenan Evren, Yedinci Cumhurbaşkanı
Sabah, 28 Şubat 2007
 
Dağda olmasındansa siyasette olması iyidir. Niye siyasetçilerimize güvenmiyorsunuz? Niye oradaki vatandaşlarımıza güvenmiyorsunuz? Onları seçmezler, biz onları sandıkta yeneriz..
Mehmet Keçeciler, ANAP’lı Devlet Bakanı, Akşam, 24 Şubat 2002

11. Cumhurbaşkanı’nın kim olacağı tartışmaları önce elektronik muhtıra ile Genel Kurmay’ın siyasete dışarıdan müdahalesini sonra da 22 Temmuz erken genel seçimlerini getirdi. Her iki seçmenden birisinin oyunu alan AKP, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde 2,5 milyonun üzerinde oy aldı. Abdullah Gül 11. Cumhurbaşkanı oldu. Seçimin Kürt Sorunu açısından en önemli sonucu AKP’nin ‘Kürt kökenli vatandaşları’ Kürt sorununu tanıyan, tanımlayan ve sorunun çözümünü siyasetinin temel amacı olarak kabul eden Demokratik Toplum Partisi (DTP) kadar temsil etme iddiasına sahip olabilmesiydi. Seçimlerin ardından Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ile HPG (1) arasındaki çatışmalar şiddetlendi. 7 Ekim’de operasyondan dönen askerlere yapılan saldırı sonucu 13 asker hayatını kaybetti. 17 Ekim’de TBMM’den hükümete bir yıl süreyle sınır ötesi operasyon yapma yetkisi veren tezkere 506 kabul oyuyla geçti. 21 Ekim’de Hakkari/ Dağlıca’da düzenlenen saldırı sonucunda 12 asker hayatını kaybetti, 8 asker kaçırıldı. 23 Kasım’da Anayasa Mahkemesi Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın DTP’nin kapatılması talebiyle yaptığı müracaatı kabul etti, dava süreci başladı. KCK (2) Yürütme Konseyi ve KONGRA-GEL (3) Başkanlık Divanı silahların bırakılması ve Kürt sorununun çözümü için 7 maddelik bir bildirgeyi 1 Aralık günü yayınlarken aynı gün TSK ilk sınır ötesi operasyonu yaptığını duyurdu.

Türkiye siyaseti içinde Kürt sorunu odaklı siyasetler yani Kürt sorununu tespit eden, sorunun çözümünü siyasi önceliği kabul eden ve çözüm için temsil kabiliyetine sahip olduğu iddiasını taşıyan siyasetler yasal olan ile yasa dışı olan, ‘meşru’ olan ile ‘gayri meşru’ olan arasında gidip geldi ve hep kenara özgü olan siyasetler olarak var olmaya çalıştı. Kenarın siyaseti olması hasebiyle ifade ve temsil kabiliyeti hep tartışmalı olan bu siyasetlerin kenardan merkeze devşirilmesinden zaman zaman söz edildi ancak bu bahsi açan her kim olursa olsun sert bir tepkiyle karşılaştı.

Yazının meramı Türkiye’nin Kürt sorununun 1999-sonrası seyrine yakından bakmak, Kürt sorunu odaklı siyasetlere bir arada bakıp sorunun çözümüne dair siyaset üretme, temsil etme ve muhatap olma iddiasının değişen gereklerini tarif etmek ve mevcut siyasi örgüt ve teamüllerin bu gereklere cevap verme kapasitesini tartışmak.
(devamı…)

Etiketler: 

sehit_kizi.jpg22 Şubat 2008 itibariyle TSK Türkiye sınırları dışındaki gerilla kamplarına yönelik 25. operasyonunu düzenliyor. Ne için ve kimin için diye soruyor insan ister istemez. Bu karda kışta, bu soğukta, bu toprakların evlatlarını sırtlarında ağırlıklarınca çantalar, ellerinde boylarınca silahlarla bilmedikleri, görmedikleri dağlara doğru sürmek, bir kez, iki kez, üç kez yetmemiş gibi yirmi beş kez birbirine kırdırtmak niye? 24 kere savaş bir kere barış getirdi mi? 24 kere savaşırken bir kere de oturup konuşalım, dinleyelim, anlayalım dendi mi? Yakmakla, yıkmakla, yok etmekle sorunlar yok edilebildi mi? Dağlara sürülenler ve yıllardır o dağlarda yaşayanlar belki de komutanlarından, iç siyasetin çıkar hesaplarından, pek büyük devletlerin uluslararası oyunlarından azade kalsalar dinleyecekler ve anlayacaklar birbirlerini. Ama hayır, buna müsaade edilemez. Yoksa Allah muhafaza bilcümle komutanlar işsiz kalır, öyle değil mi?
Şiddet yalnız ve sadece daha büyük şiddeti kışkırtıyor. Sınırların ötesine yayılan operasyoncu zihniyet, anlaşılan artık sadece ülkenin dağlarında değil sınırları içindeki toprakların en ücra köşelerinde, ovalarında, şehirlerinde, sokaklarında da savaş ve kan görmek istiyor. Operasyonlar, sınırların içinde ve dışında şiddeti şiddetle körüklerken, insanlar konuşamasın, konuşsa bile birbirini duyamasın diye gökgürültüsü gibi uğuldayan uçakları, kulakları sağır eden tankları seferber ediyor. Uçaklar, tanklar ve zırh kuşanmış silahlı bedenler sadece o gün ve orada değil, bugün ve her gün, burada ve her yerde, televizyonlarda, gazetelerde, internet sayfalarında, düşünmeye ve anlaşmaya dair görüntü ve yazılara en ufak bir yer dahi bırakmayacak şekilde karşımıza çıkıyor ve her yeri kaplıyor.
22 Şubat’ta başlayan 25. operasyonun hemen ardından, genelkurmayın ilk eylemi basına kırda, karda, dağlarda çekilmiş gece görüş dürbünlü, M-16 tüfekli, Amerikan tanklı bir dolu pek kahraman fotoğraf göndermek oldu. O günün sabahı bütün haber kanalları bu gösterişin, bu şovun birer aracına çoktan dönüşmüşlerdi bile. Boy boy mekanize fotoğraflar gazetelerin baş sayfalarını kaplarken 25. operasyonun amacı da gözümüzün önünde tüm çıplaklığıyla belirmiş oluyordu.
(devamı…)

Etiketler: 

turban_erkek.jpgVe bir kez daha memleketimizin üzerine karanlıklar mı çökeceği, yoksa aniden vicdan özgürlüklerinin aydınlığına mı boğulacağı kahvaltı soframızın, okul kantini aylaklıklarımızın ve iş arası bunaltılarımızın gündemine düşüverdi. Memleketçe karanlıkları ve aydınlıkları gözümüzün önüne ancak, memleket efradının yarısının her sabah aynaya baktığında karşısına çıkan o acaip şey, o kime ait olduğuna henüz karar verilememiş beden, yani kadın bedeni üzerinden getirmeye öylesine alışmış olmalıyız; başka türlü tahayyül edemiyoruz karanlık denen şey peçeli bir kadından gayrı neye benzer, aydınlık Türk bayraklı tişört giyerek meydanlara koşmuş makyajlı Türk kadınının güzelliğinden nice ne olabilir… Olsun varsın; değil mi ki sabah evde eşimiz, öğlen işte kadın patronumuz, akşam yolda kadın bir sürücü üzerinden tekrar tekrar muhabbet konusu etmişiz kadınların ev işlerinde maharetli, sürücülükte pek fena, ve lakin iş dünyasında etek boylarıyla orantılı olarak başarılı olabildiklerini; hazır muhabbet sıcakken neden devam etmeyelim medeniyetin ve çağın gereklilikleri ve kadınların saçlarının ne denli ve nerelerde gözüküp gözükmemesi gerektiğinden?
Ve işte yine kadın bedeni. Gelmiş geçmiş en güvenilir medeniyet barometresi. Kendinden başka her şeyin göstergesi olan, ötekinin sembolü, berikinin işaretçisi, demokrasinin ve cumhuriyetin en mühim meselelerinin vasıtası olup da, bir tek kendisi olamayan. İçi boş bir kütle gibi, bir karanlıkçılar bir aydınlıkçılar anlam üzerine anlam atfetsinler diye, bir oraya bir buraya savrulan bir beden. Türlü çeşitli –seküler ve ilahi- dinlere mensup, ve fakat tamamı ataerkiden muzdarip erkek ve kadınların kurtarıcılığına soyundukları, hele hele bir de otoriter biçimlerde uykudan uyanmaya çağıracak kadar zihinden yoksun farzettikleri, safi bir beden. Kadın bedeni.
(devamı…)

Etiketler: 

joanne_russ2.jpgYazan: Joanna Russ
Çeviren: Elif Çopuroğlu

-Bilimkurgu, edebiyat mıdır?
-Evet.
-Öyleyse yerleşik edebiyat ölçütleriyle değerlendirilebilir mi?
-Hayır.

Böylesi bir iddia, yalnızca gerekçe değil, detaylı bir açıklama da gerektirir. Yazılı bilimkurgu, elbette ki, edebiyattır, oysa kendine diğer medyaları (film, tiyatro, hatta belki de resim ve heykel) seçen bilimkurgu kelimeler dünyasına uygulanandan başka ölçütlerle değerlendirilmelidir (1). Bilimkurguya edebiyat olarak ve öncelikle de nesir kurgu olarak odaklanan bu denemenin amacı, eleştirmenlerin geleneksel edebiyat eleştirisini bilimkurguya uygulamaya çalıştıklarında karşılaştıkları sınırlamaların bir kısmına işaret etmek. Özetle, son yıllarda akademinin bilimkurguyla ilgilenmeye başlaması ciddi zorlukları beraberinde getirdi. Akademik eleştirmenlerin bu türe yönelik alışıldık (ve temelsiz) bir hor görüyle kuşatılmaları bir yana, bu eleştirmenlerin ellerindeki araçlar da ne kadar bilenmiş olursa olsun, realist ya da doğalcı olan yirminci yüzyıl kurgusuyla arasındaki yüzeysel benzerliğe karşın edebiyat sanatından temelde çok farklı olan bu yapıt grubuna uygulanabilir değil.
(devamı…)

Etiketler: 

hrant_dink.jpgGeçtiğimiz gün İstanbul ve tüm Türkiye’de 19 Ocak 2007’de ne olduğu hatırlandı. Bir parmağın bir tetiği çekmiş olduğu, sakin bir öğle vakti dünyanın akışının değiştiğiydi hatırlanan. Peki 20 Ocak’ta, 21, 22 ve 23 Ocak’ta neler olmuştu? Geçtiğimiz senenin şubat ve mart ayları ne getirmişti bize? Silah tutan ellerin gösterdiği işbirlikçi polis ve askerler, münferit kelimesini kullanmakta hiç tereddüt etmeyen bakanlar ve valiler, gündüz gözüne uluorta atılan tehditler, imha edilen deliller, soruşturulması reddedilen emniyet mensupları, jandarmalar, polis muhbirleri… Cinayetten tam bir yıl sonra bugün, 19 Ocak 2008’de geldiğimiz nokta neresi peki? Dava da sürüyor, birbiri ardına tahliyeler de. Biz Hrantız dedikçe Mehmetlik dayatmaya meraklı grupların seslerini yükseltirken sırtlarını yasladıkları ırkçı iktidarlar işbaşında. 301’in soluğu hâlâ ensemizde.
Nasıl bu cinayet 19 Ocak 2007’de durup dururken kendine hakim olamayarak tetiği çekmiş bir aklıevvelin işinden ibaret değilse, nasıl bu feci olayda, o parmağın o tetiği çekişinde, nice ocakların, şubatların, “Hrant Dink’in öldürüleceğini çoktan bilen bütün bir Trabzon”un, valisiyle, komiseriyle, ülkücüsüyle, eline silah tutuşturulan çocuklarıyla ince ince dokunmuş bir şebekenin izi varsa, o karanlık günün üzerinden geçen bir yılda ve tam şu anda da, o tetiği çeken parmak dışında kalan her şey, Hrant Dink’i bu dünyadan alan silahlar, fikirler, şebekeler, yasalar aramızda. Cinayet devam ediyor. Her gün, her saniye maruz kaldığımız, zaman zaman fikrimize, zaman zaman canımıza kasteden şiddet biçiminde, Hrant Dink’in yaşamaya mecbur bırakıldığımız yokluğu biçiminde devam ediyor cinayet.
19 Ocak 2007’de giden canın geri gelesi yok. Dünyanın akışı değişti, dünyaya akışını değiştirmeye niyetli bir adam aramızdan alındığı için. Fakat öncesiyle sonrasıyla değişmeyen akışlara dur demenin, adaleti devam eden cinayetin boğazına tıkamanın vaktidir. Mahkeme önlerinde artık hayatlarımızı katlettirmek istemediğimizi bağırmanın vaktidir.
Adalet talep eden bu denli çok insanın acılı hatrı bu yas günüyle sınırlı kalamaz; adaleti de sağlar, karanlıkların boğazına çomak da tıkar bir gün. Hrantsız olduğu için hep eksik kalacak bir adalet…

Etiketler: 

Next Page »