balca_cachekk.jpgNe kadar kolay unutuyoruz… Bugünü, şu anı, tarihselliğinden ve dünyasallığından koparıp nasıl da ebedi ve ezeli zorunlu tek gerçeklikmiş gibi yaşıyoruz. Her şeyin bu denli hızlı değiştiği ve unutulduğu bir çağda geçmişi, yaralarımızı, acılarımızı ve pişmanlıklarımızı nasıl da bastırıyor, saklıyor, hiç yaşanmamış, hiç olmamış, bizi hiç ‘bozmamış’ gibi yolumuza devam ediyoruz… Belki böylesi daha kolay geliyor da ondan.
Amerikalı feminist düşünür Judith Butler’ın söylediği gibi her büyük kayıp, her ağır pişmanlık, her derin yara bizi bedenlerimizin sınırlarını yeniden düşünmeye, bizi biz yapan kimliğimizi yeniden sorgulamaya zorluyor . Bu zorlu süreci aşmanın bir yolu, ‘yaralanabilir’ olduğumuzu kabul etmek; kaybın, acının ve pişmanlığın yasını tutmak ve bu yası tutarken kabuk bağlayacak yaranın iziyle değişime uğramış yeni bir benliği, yeni bir kimliği taşımaya ve yeniden yaralanmaya ve tekrar değişmeye açık olmak. Oysa öyle korkuyoruz ki yaralanmaktan ve değişmekten, en ufak bir acıya katlanmak en ufak bir pişmanlığın sıkıntısını çekmek o kadar katlanılmaz geliyor ki, en kolayından geçmişte yaşananları örtbas etmenin, saklamanın, unutmanın yollarını arıyoruz.
Saklı olan karşımıza her çıktığında ise öfkeden köpürüyoruz. Bir türlü kapanmasına izin verilmemiş, üzeri açık bırakılmış bir yaraya dokunulması o kadar çok acı veriyor ki, bu tehdit karşısında kontrolümüzü kaybediyoruz. Saklı olanla karşılaşmak belki hiç bu kadar travmatik olmamıştı.
İşte Michael Haneke’nin son filmi “Caché”, nam-ı diğer “Saklı”, Avrupa’nın yüzyıllardır bastırdığı, yüzleşmekten her daim kaçındığı, kendisinden bile sakladığı yarasına parmak bastığı için bu kadar sarsıcı. Evet, Haneke ırkçılıktan bahsediyor.

Avrupa’nın ‘uygar’ ve ‘ileri’ insanlarının hiçbir zaman tam olarak yüzleşmedikleri, hep kaçamak yollarla geçiştirdikleri ne var ki, bugün kıta üzerinde egemenliğini tüm şiddetiyle sürdüren saklı bir ırkçılığı tüm çıplaklığıyla gözler önüne sererek, Avrupa’yı bu yaranın ve bu pişmanlığın yasını tutmaya, değişmeye ve kendisini yeniden kurmaya davet ediyor. Tıpkı Almanya’da İkinci Dünya Savaşı sonrasında faturayı Hitler ve birkaç yandaşına, daha doğrusu onların ‘meczup’luğuna kesen, böylece temize çıktığını iddia eden milyonların içlerindeki saklı ırkçılığı ifşa eden Rainer Werner Fassbinder’in filmlerini andırıyor Haneke’nin bu son filmi de. Bu kez mevzubahis ülke Fransa. Böylesi bir filmin yapımının ve gösteriminin Paris’in varoşlarında iki yıl önce yaşanan göçmen ayaklanmalarına denk gelmesi de bir tesadüf değildi elbette. O zaman yaşanan olaylar sırasında Fransa’daki hemen hemen hiçbir muhalif aydının hükümete karşı açıkça tavır almaması ve son derece radikal olduklarını iddia eden ve isteseler on binleri sokaklara dökebilecek olan sol partilerin olaylar karşısında yüz-yüz elli kişilik göstermelik ve suni birkaç gösteri düzenlemekten ileri gitmemesi, Avrupa’da ırkçılığın solun dahi içine ne denli nüfuz ettiğini ve ideolojik kamplaşmaların ötesinde aşkın bir mutabakatla benimsendiğini gözler önüne seriyordu. Peki, Avrupa aydını kendisine karşı bu kadar kör olabilir miydi?

Böyle bir sorudan yola çıkan Haneke’nin filmi de entelektüel bir Fransız burjuvası olan George’un, evine bırakılmış isimsiz bir kasetten kendisinin gizlice kaydedilmiş görüntülerini izlediği bir sahne ile açılıyordu. George, kendi kendisini izlediği bu tür kasetlerin sayısı arttıkça büyük bir paranoyaya kapılacak ve bu filmleri çekenleri bulmanın yollarını arayacaktı. Tam bu noktada Haneke, kendisini başkarakterle özdeşleştiren izleyiciyi bu kasetleri gönderenin peşine düşürerek ters köşeye yatırıyordu; zira biz izleyiciler de kasetlerin kimden geldiğini hiçbir zaman öğrenemeyecektik. Çünkü aslında kasetlerin kimden geldiğinin hiçbir önemi yoktu. Saklı olan, George’u gizlice filme alanlar değil George’un içinde geçmişinden beri taşıdığı ama yüzleşemediği yarasıydı. Kasetlerin kimden geldiği muamması ise George’un bu yarayla yüzleşme korkusunu bastırmak için enerjisini ve öfkesini yönlendirdiği bir saptırmadan ibaretti.
Daha sonra öğreneceğimiz üzere yıllar önce George’un ailesi, savaşta anne ve babasını yitirmiş Cezayir asıllı bir göçmen çocuk olan Macit’i evlat edinmişti. Ne var ki, George Macit’i kıskanmış, onu evde istememiş ve türlü yollarla onu evden kovdurmaya çabalamıştı. Nitekim bir keresinde, George Macit’e, babam kümesteki horozu kesmeni istiyor diye yalan söylemiş, Macit de bunun üzerine horozu kesmişti. George da vakit kaybetmeden babasına koşup ona Macit’in zavallı horozlarını kestiğini söylemiş ve bu iftira ile Macit’i evden attırmayı başarmıştı. Böylece Macit’i yoksulluğun, yalnızlığın ve sıkıntıların içinde bir yaşama mahkûm etmiş oluyordu.
Bu noktada Haneke’nin sembolik anlatımın gücünü sonuna kadar kullandığı gözlerden kaçmıyordu. Başı kesilenin, Fransa’nın sembollerinden biri olan horoz olması sanırım tesadüf değildi. Dolayısıyla horozun başını kesmek affedilemez bir davranış olarak karşımıza çıkıyordu, hele ki bunu yapan bir Cezayirli ise! Ne var ki, hem bu horozun başını kesmeye mecbur bırakanın hem de daha sonra horozu kestiği için Cezayirli göçmeni cezalandıranın Fransızların ta kendisi olduğunu unutmamak lazım. Zira hem suçu hem de suçluyu yaratanlar, göçmenleri de Fransa’nın varlığını en çok tehdit edenler yani horozun başını kesenler olarak kuranlar, yine aynı Fransızlar. Haneke’nin bu sembolik anlatımı, ırkçılığın nasıl karşıtlıklar kurarak, dışlayarak ve ötekileştirerek inşa edildiğini çok çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyordu. Ne var ki, suçun ve suçlunun aslında bizzat kendisi tarafından inşa edildiğini göz ardı eden Fransa, bugün hala göçmenleri tanımamayı, onları insandan saymamayı, onların farklılıklarını kabul etmemeyi sürdürüyor. Tıpkı tüm bu yaşananlardan sonra Macit’i ve ona attığı iftirayı unutarak, yok sayarak, hiç yaşanmamış farz ederek hayatını sürdürmeyi tercih eden George gibi.
Ne var ki, kendi görüntülerinin kayıtlarından oluşan kasetler ve imzasız zarfların içinden çıkan kesik, kanayan başlı horoz resimleri, George’u bu tercihini sürdürmekten alıkoyuyor ve onu kendisiyle hesaplaşmaya zorluyordu. Zira horozun boynu hala kanıyordu, yara kapanmamış, sadece bugüne değin saklanmıştı. George’un bütün bu kasetler boyunca izledikleri, bastırdığı, unuttuğu, sakladığı kendi kendisinden başka bir şey değildi aslında. Ne var ki, her şeyin farkında olan George, bugüne değin geçmişini görmezden gelmeyi tercih etmişti. Kasete alınmış kendi görüntüleri ona görmek istemediklerini ısrarla göstermeye çalışıyordu. Tıpkı Haneke’nin Avrupalı izleyiciye görmek istemediklerini filmi aracılığıyla ısrarla göstermeye çalışması gibi.
İşte tam da bu yarayla yüzleşme tehdidinin verdiği korku ve tedirginlikle George kendi kendisini izlemeye katlanamayacak ve panikle karışık öfkesini kasetleri ona gönderdiğinden şüphe ettiği şahsa yöneltecekti. Şüphesiz suçlamanın yöneltileceği bu şahıs Macit’in ta kendisi olacaktı. George bir iftira ile yol açtığı yıkımın sorumluluğunu üstlenmektense, olaylardan bihaber Macit’e yeniden iftara atma yolunu seçecekti. Böylece suçunu kabul edip suçluluğunun ve pişmanlığının yasını tutmaktansa, kendisini hiç suç işlememiş, yaralanmamış, temiz, pür-i pak olarak varsaymaya ve içindeki yaranın ve suçun kaynağını dışarıda aramaya yönelecek, böylece kendisini gizlice izlediği iddiasıyla suçladığı Macit’in yaşadığı yeri bulacak ve onu tehdit edecekti. Macit, George’a bu işle hiçbir ilgisi olmadığını, George’a karşı asla kin beslemediğini, hatta George onu ziyaret ettiği için mutluluk duyduğunu defalarda söylemesine karşın, George kalkıp bir de onu polise şikâyet edecekti. Pek tabii, Fransız polisi de elit bir Fransız vatandaşının bir Cezayirli hakkındaki suçlaması üzerine vakit kaybetmeden harekete geçecek, arama izni gibi gereksiz ayrıntılara takılmadan Macit ve oğlunu evlerinden alıp karakola götürmekte bir sakınca görmeyecekti. Özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin ülkesinde bu özgürlük eşitlik ve kardeşliğin sadece ‘insan’ sayılan Fransızlar için geçerli olduğunun, zaten insan dahi sayılmayan göçmenlerin ise pek bir evrensel bu ilkelerin nasıl dışında kaldığının çarpıcı bir örneğini gösteriyordu bu sahne bizlere. Göçmenler iletişim kurulabilecek muhataplar bile değildi, o yüzden ırkçılık diye bir şey söz konusu olamazdı. (Zaten Cezayir Savaşı’nda ölen iki milyon Arap da insan değildi ve zaten Kızılderililer ve Aborjinler diye insan kavimleri hiç var olmamıştı ve kendilerine Yahudiler diyen uzaylı bir ırk da zaten hatırlanamayacak kadar çok yıllar önce bilinmeyen çok uzak başka bir gezegendeki toplama kamplarında yakılmıştı.)
Macit’in tüm bu toptan insanlıktan çıkarılma durumuna, kendini ifade etme hakkını dahi elinden alan böylesi müthiş bir şiddete verebileceği tek bir cevap kalmıştı. Macit de onu yaptı. Konuşmak için evine çağırdığı George’un gözleri önünde boğazını keserek intihar etti. Filmi izleyen herkesi şok eden bu beklenmedik sahne, aslında ırkçılığın ve toplumsal dışlamanın şiddetinin beklenen bir sonucu olsa gerekti. Ne var ki, ilk şoku atlatan George, bu görüntüleri daha sonra evine gelen bir kasetten tekrar ve duyarsızca izleyecekti. Tıpkı, ailesi ve dostlarıyla yemek yedikleri ve dünyanın sorunları üzerine ahkâm kestikleri bir gün, televizyonda Filistin ve Irak’taki savaşı konu alan haberlere şöyle bir göz ucuyla baktığı gibi bakacaktı bu görüntülere de. Çok geçmeden, Macit’in oğlu George’un peşine düşecekti; ama intikam almak için değil sadece konuşmak için. Elbette Macit’in oğlu ile karşılaşmak George için çok daha derinleşmiş saklı yarası ve suçluluğu ile yüzleşmesi demek olacaktı, o yüzden bu konuşma asla gerçekleşmedi. Tipik bir entelektüel Avrupa burjuvası olarak George, farklılıklarla yüzleşmekten, öteki olana dokunmaktan ve bunun acısına katlanmaktan o denli korkuyor, alışkanlıklarının değişmesinden o denli çekiniyordu ki, tüm enerjisini gerçeği ört bas etmeye, herkesten ama en başta kendiden kaçmaya seferber etmişti. Tam da bu yüzden George, başından beri kendisini samimi olmamakla ve gerçekleri saklamakla suçlayan karısının dahi onu aldattığını fark ettiğinde, bunu görmezden gelmeyi, iki tane uyku hapı içip her şeyi unutarak uyumayı tercih edecekti…
Michael Haneke’nin filmi gerçekten de son derece çarpıcı bir anlatımla Avrupa burjuvazisinin oluşumunda hep göz ardı edilen iki faktörü, ırkçılığı ve sömürgeciliği çarpıcı bir dille gözler önüne seriyor . Avrupa, tıpkı George’un kasetlerden kendisini izlemesi gibi, kendi yaptıklarını televizyondan izliyor. Tıpkı George gibi, o da geçmişte yaptığı soykırım ve zulümlerin suçu, acısı ve pişmanlığıyla yüzleşmektense, yarasına dokunulması korkusunun kışkırttığı öfkesiyle göçmenlere, azınlıklara saldırıyor. Ve tıpkı George gibi alışkanlıklarının değişmesinden ödü koptuğu için onu varlığını dönüştürmeye zorlayan tüm farklılıklara kulaklarını tıkıyor, farklı olanı tanımıyor, dinlemiyor, insandan saymıyor. İşte böylesi koşullar altında, Michael Haneke, bir Avrupalı yönetmen olarak bu filmde kendi yarasını utancını, suçunu bizlere açıyor ve tüm izleyenleri ırkçılığın utancını paylaşmaya, bunun doğurduğu acının yasını tutmaya ve Avrupalı kimliğini beraberce yeniden düşünmeye çağırıyor.
Caché, elbette bu noktada, dönüp kendi yaralarımızı, suçluluklarımızı, pişmanlıklarımızı sorgulamaya da davet ediyor bizleri. Zira ırkçılığın Avrupa’ya özgü olmadığını hepimiz biliyoruz. Bu yara aslında hepimizin içinde saklı. Yakın çevremizde, Ermeni soykırımı ve Kürtlerin katledildiğinden bahis açılınca bazı kesimlerin neden bu konuyu tartışmaktan bu kadar korktuklarını, neden bundan ısrarla kaçındıklarını, bu meselelerin neden ‘hassas’ kategorisinde tanımlandığını ve neden bu konularda diretilince bazı kesimlerin kontrolsüz bir öfkeyle Ermenilere veya Kürtlere sanki olanların sorumlusu onlarmış gibi saldırdığını, Haneke’nin filmini izledikten sonra artık çok daha iyi anlıyoruz. Maalesef bu Georgelar’dan her ülkede bolca var.
Neyse ki, Haneke, filmini George’un uykuya dalıp da Avrupalılığını koruduğu sahne ile bitirecek kadar karamsar değil. Son sahnede, bir okulun giriş kapısının önünde konuşan iki genci görüyoruz. Seslerini duymadığımız bu iki gençten biri Macit’in diğeri ise George’un oğlu. Her ikisi de genç, her ikisi de yaralı. Birisi babasının ölümünün, diğeri ise anne ve babasının yalanlarının, aldatmalarının ve duyarsızlıklarının yasını tutuyor. İkisini bir araya getiren ortak bir yara değil. Ortaklıkları, her ikisinin de yaralanmış olması. Aralarında ne konuştuklarını duyamıyoruz, ama ne konuştukları, hangi yaralarından bahsettikleri zaten önemli değil. Önemli olan her ikisinin de karşısındakinin yaralanabilir olduğunu tanıması, görmesi, kabul etmesi, saklı olanla yüzleşmesi ve kendisini farklı olanın dokunuşuna ve sözüne açması.
Haneke’nin genç kuşaklara atfettiği bu umut, bir gün hepimizin yaralanabilir olmak ortak paydasında buluşabileceğimiz bir geleceği düşlüyor. Fransızların ve Cezayirlilerin; İsraillilerin ve Filistinlilerin; Amerikalıların ve Iraklıların; Türklerin, Kürtlerin ve Ermenilerin; Cumaların, Cumartesilerin ve bütün günlerin bütün annelerinin ve elbette babalarının ve çocuklarının birbirlerinin yaralarını tanıdıkları, yaralanabilir olduklarını kabul ettikleri ve tüm ayrımcı kimlik ve aidiyetlerini bir yana bırakıp bir arada yaşamanın yeni yollarını keşfettikleri bir gelecek düşü bu. Ne var ki, bu düş henüz içimizde saklı ve onu ortaya çıkartmak saklı olanla yüzleşmemize bağlı.

Etiketler: