Şubat 2007
Monthly Archive
Per 22 Şubat 2007
Yazan: Uğur Güney | Kategori:
DuyuruYorum yapılmamış
Hali hazırda internette sürmekte olan üç önemli imza kampanyasi var.
Kampanyalardan birincisi küresel ısınma
tehdidine karşı uluslararası ekolojik düzenlemeleri öngören ve dolayısıyla ağır sanayii ve aşırı enerji tüketimine karşı birtakım kısıtlamalar getiren Kyoto Protokolü’nü bugüne kadar imzalamamış olan Türkiye’yi anlaşmayı imzalamaya davet eden bir bildiriyi imzaya açıyor. Destek vermek için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz.
http://www.kyotoyuimzala.com/
İkinci kampanya “İfşaya Çağrı” başlığını taşıyor ve aşağıdaki şu cümlelerle, hepimizi Hrant Dink cinayetinin gerçek faili olan gündelik hayatlarımıza yayılmış mikro-faşizmi ifşa etmeye çağırıyor:
“Biz, aşağıda imzası bulunan Türkiyeli vicdan sahipleri, 23 Ocak’ta Hrant Dink’in cansız bedeninin arkasında yürüyen kalabalığın saygılı sessizliğinin, ortak bir iradeye dönüşmesini istiyoruz. Irkçılığı milliyetçilik adı altında meşrulaştıranların, bu korkunç cinayetin işlenmesinde sorumluluk sahibi olduğunu biliyor, bu söylemi ifşa etmenin böyle bir sivil iradenin gereği olduğuna inanıyoruz.”
http://www.hrant-ve-biz.org/
Üçüncü kampanya Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yıllardır sürmekte olan kanlı çatışmalara bir son vermek için hepimizi “Sivil Çözüm”e çağırıyor.
Silahların ve şiddetin hiçbir sorunu çözmediği gibi acıları daha da onarılmaz hale getirdiğine dikkat çekilen bildiride, çatışma ortamının tamamen sona ermesi için, eylemde, fikirde ve yüreklerde silahların bütünüyle susması gerekiyor, deniliyor.
“Tek bir terörist kalmayıncaya kadar” diye başlayan militarist asayiş politikası, kanı durdurmuyor, kinci söylemi besliyor ve bölge üzerinde hesapları olan güçlere bağımlılığı arttırıyor. Oysa sorun bizim sorunumuz, hepimizin çabalarıyla ancak bu topraklarda çözülebilir. Öncelikle, devlet kurumlarından, çatışmaları ve ölümü değil, yaşamı siyasetin merkezine alan bir açılım talep ediyoruz. Çözümün sorumluluğunu, siyasi irade üstlenmelidir.
Imza vermek için: http://www.sivilcozum.org
Etiketler:
antifaşizm antimilitarizm duyuru HrantDink KürtSorunu ortadoğu siyasi Türkiye
Paz 18 Şubat 2007
Yazan: K. Murat Güney | Kategori:
MakaleYorum yapılmamış
“Siyahi Dergisi’nin 8. sayısında yayımlanmıştır.”
Üçüncü dünya anarşizmleri meselesine Ortadoğu’dan bir bakış
Son Kurban Lübnan
Lübnan’daki savaşın ardından ilan edilen ateşkesin daha ilk saatlerinde, bombardıman dolayısıyla harabeye dönen şehirlerin yıkıntılarından yükselen dumanlar henüz gökyüzünü griye, öldürülen çocukların cesetleri ise henüz yeryüzünü kızıla boyarken, kan ve barut kokusu altında, savaşın her iki tarafı da zaferi kazandığını, düşmanını bozguna uğrattığını, özgürlüğünü ve bağımsızlığını koruduğunu ilan ediyordu. Savaşın tüyler ürpertici görüntülerine eşlik eden bu zafer haykırışlarını insanlığın geçirdiği histeri nöbetlerinden biri olarak izledik hep beraber.
Belki de karanlık bir ironinin, Orwellci disütopyalardan devşirilmiş “yıkım zaferdir”, “kıyım özgürlüktür” gibi sloganlar üzerinde yükselen bir dünyanın, yansıması olarak gördük olan biteni. Ne var ki, aslında belki de savaşı ve sonrasında yaşananları değerlendirirken hiç de yan anlamlar, ironiler veya histerik saplantılar aramaya gerek yoktu. Her şey kelimenin tam anlamıyla, doğrudan ve açıkça ifade edilmişti. Zafer gerçekten kazanılmıştı. Hem de her iki taraf tarafından. Savaşı hem İsrail Devleti hem de Hizbullah Örgütü kazanmıştı çünkü. Savaşı, İsrail Ordusu, Hizbullah milisleri, askeriliği dünyanın en ulu ve kutsal vazifesi olarak gören, sorunların ancak kaba kuvvet ile çözülebileceğini savunan zihniyet kazanmıştı. Savaşı, devletlerin ve orduların veyahut devlet modeline göre örgütlenmiş hiyerarşik ve militarist örgüt ve grupların insanlığın bekası için gerekli ve zorunlu olduğunu tekrarlayıp duran söylem kazanmıştı. Savaşı, etiyle kemiğiyle insan suretindeki milyonları insan saymayan onları keyfi bir şekilde terörist ilan edip insanlıktan çıkaranlar kazanmıştı. Ve en nihayetinde savaşı kazanan bir kez daha, insanlığı aynı olana, sabit kategorilere, liberal demokrasinin sözde çoğulcu söylemi içinde aynı iktidarın aynı diline tabi kılan düşünme ve anlamlandırma biçimleri olmuştu. Böylesi bir savaşın en büyük zararı, dünyada çok az yerde karşımıza çıkabilecek bir çeşitliliği ve farklılığı bir arada barındırabilmiş Lübnan halklarına vermiş olması ise hiç şaşırtıcı olmasa gerek.
(devamı…)
Etiketler:
anarşi ütopya foucault ortadoğu siyahi siyasi
Paz 18 Şubat 2007
Yazan: K. Murat Güney | Kategori:
MakaleYorum yapılmamış
Giriş > Michel Focault Nedir?
“….benim kişisel düşüm tam olarak bomba yapmak değildir; çünkü insanları öldürmeyi sevmem. Ama bomba-kitaplar yazmak istiyorum, yani tam olarak birisi onları yazdığı veya okuduğu anda yararlı olacak kitaplar…. Bu kitaplar öyle olacak ki, okunduktan veya yararlanıldıktan kısa bir süre sonra yok olacaktır… Patlamadan sonra, bu kitapların çok güzel birer havai fişek olduğu insanlara hatırlatılabilir. Çok sonra, tarihçiler ve başka uzmanlar falanca kitabın bir bomba kadar yararlı ve bir havai fişek kadar güzel olduğunu söyleyebilirler”
–İktidar Üzerine Diyalog-
Michel Foucault’nun devrim olgusuna yaklaşımını ve devrim kavramına yönelik tavrını tartışmaya başlamadan önce kendisinin düşünce tarihi içindeki konumuna, daha doğrusu kendi kendisini düşünce tarihi içinde nasıl gördüğüne bakmakta yarar var. Zira Foucault’nun kendi konumuna biçtiği rol, onun bu yazıda üzerinde duracağım politikanın tanımı, iktidarın yapısı, öznenin kuruluşu ve entelektüelin işlevine dair yaklaşımlarının ipuçlarını daha baştan veriyor.
(devamı…)
Etiketler:
devrim felsefi foucault siyasi
Paz 18 Şubat 2007
Yazan: K. Murat Güney | Kategori:
MakaleYorum yapılmamış
“Gölge Etme Başka İhsan İstemem”
Davetsiz Misafir’in bugüne kadar çıkan sayılarında şimdiye değin yazdıklarımız, aslında bir düşünsel evrim sürecinin yansımalarıydı. Belki de 68’deki büyük kalkışmanın ardından toplumun geçirdiği radikal dönüşümleri, hızlı hızlı okuyarak, hızlı hızlı tecrübe ederek, hızlı çekim halinde iki yıla sıkıştırmıştık. Önce aydınlanmanın tüm kurumları ve idealleriyle birlikte kökten bir eleştirisi, ardından içine düşülen boşlukta, yıkılan kavramların altında mutlak bir anlamsızlık ve her birimizin eş değer derecede değersiz olduğu gerçeği ile baş başa kalış, sonrasında bununla başa çıkamayıştan gelen büyük bir karamsarlık, buhran ve sinik ruh hali, tam da bu sırada hemen yanı başımızda Levent’te ve Taksim’de patlayan intihar arabalarının dehşeti ve nihayet hayatta kalmayı sürdürebilmek için başvurulan sonsuz alay ve ironi bu derginin sayfalarına yansımıştı bugüne kadar. En son, alaycı aklı da eleştirmiş, ironinin, sadece Southpark, Simpsonslar veya Ekşisözlük ile değil, gündelik medya ve haberlerle de çoktan yadırgatmacı ve yıkıcı şaşırtıcılığını, heyecanını, muhalif gücünü yitirdiğini söylemiştik.
(devamı…)
Etiketler:
anarşi baudrillard bilimkurgu DergimizArşivi devrim felsefi foucault siyasi teknoloji
Cts 17 Şubat 2007
Yazan: Canay Özden | Kategori:
MakaleYorum yapılmamış
İmparatorluğa Giriş / Dünya Resmi
“Kitabı, genel tasarımı yavaş yavaş beliren bir mozaik gibi düşünün.”
Çokluk, -Negri & Hardt-
Elimizdeki kitabın vaadettiği gibi gerçekten de gözümüzün önünde somutlaşan bir şey var –hem de “İmparatorluk”u çok önceleyen bir gerçeklik bu-: Tarihi bir kez daha okuma ve dünyanın şimdiki halini teorileştirme güdüsü. Etrafımızı sarıp sarmalayan, hayatın her noktasını belirleyen birtakım yeni, oldukça müphem, henüz adlandırılmamış gerçeklikleri görme ve gösterme iddiasındaki bir dünya tahlili, önümüzde duran. Kapitalizmi tarihte ilk defa tam anlamıyla gerçekleştiren İmparatorluk ve yine ilk defa demokrasiyi mümkün kılan Çokluk kavramları arasındaki gerilim hattının bir ürünü olarak beliren bu dünya tahlilinin yaratıcıları Hardt ve Negri’ye bu çabalarında ne gibi hayaletlerin musallat olduğunu belirlemek belki de metne iyi bir giriş noktası olur.
Hardt ve Negri Marksist gelenekten besleniyor fakat yepyeni bir tanım arayışında duruyorlar. Eski terimlerin, eski teorilerin, eski analiz birimlerinin dünyayı anlamlandırmada yetersiz kaldıkları, belirsizliklerin gittikçe çoğaldığı, sis perdeleri arkasındaki bir dünyayı el yordamıyla yoklamak, neredeyse bir içgüdüyle belirsizliklerden rahatsızlık duymak ve onları günışığına çıkarmaya çalışmak ve nihayet “dünyanın, hayatın ve tarihin kuruluşunu açıklayan” bir “dünya haritası” çıkarmak, onların projelerinin çıkış noktasını oluşturuyor. Aslında çizdikleri resim biz onları teşhis etmek istedikçe elimizden kaçan gerçekliklere işaret etmekte. Fakat imparatorluk projesi zaten inadına bir çabayla defalarca, ve aşağıda değinileceği gibi çelişen şekillerde tanımlama anlamına gelen bir proje: Öyle ki, biz onu yılmadan tanımladıkça, ona inandıkça ve gerçekliğini doğruladıkça, imparatorluk gerçekten orada olacaktır. Hardt ve Negri projenin çok kapsamlı olduğunu ve kendi çabalarının ancak bir başlangıca işaret ettiğini teslim etmektedirler, fakat tanımlayamadıkları belirsizlikler asla İmparatorluğun var olduğu gerçeğini sarsmaz. O oradadır, sadece tanımlanmayı beklemektedir.
(devamı…)
Etiketler:
deleuze devrim foucault siyasi
Cum 16 Şubat 2007
Yazan: Talat Balca Arda | Kategori:
Sinema[2] Yorum
Televizyon artık sadece televizyonda değil. Yeni dönem dizi furyasında, her bölüm internet ortamında yeniden seyrediliyor, ayıklanıyor, bir geri bir ileri alınıyor. Altyazı ekibi olaraksa bu sayıdan itibaren bizi esir eden bu dizi filmleri tanıtmaya ve incelemeye koyuluyoruz. Bu serinin ilk dizisi “Lost”, her bölümde farklı yerlere serpiştirdiği ayrıntılarla geçmiş bir bölümü ve hikayeyi aydınlatan cinsten bir dizi olarak fanatiklerini birbirleriyle haberleşmeye çağırıyor. Daha önceden Matrix filminde (Wachowski kardeşler) olduğu gibi detaylar, hikayeyi çözmek için bizi çeşitli referanslara götürüyor. Yani artık dizi filmler de “interaktif” olma özelliği kazanıyor… Desperate Housewifes, Lost, Buffy veya Angel gibi bir dizi hikayeyi direkt olarak seyirciye vermiyor, seyirci hikayeyi çözümlüyor
Previously on Lost…( Lost’a bir önceki bölümlerde)
(devamı…)
Etiketler:
amerika bilimkurgu sinema TVdizisi
Per 15 Şubat 2007
Yazan: Uğur Güney | Kategori:
Sinema1 Yorum
V For Vendetta, gerçekliğin parametrelerinin hayal gücünü değil, tam tersi, fikirlerin materyali belirlediğine inananlar için anlatılan bir masalDevlet örgütlenmesi, koloni halinde yaşam sürmenin olası tek organizasyon biçimi değil elbette. Ama kuşaklar boyu hayatımızın kontrolünü başkalarına devretme alışkanlığı bürokrasinin varlığını tabiileştirdi. Fakat devlet ve bürokrasinin bunca yaygınlığına rağmen, yaşanırken çamur ve kil yığınından ibaret olan tarihin, tarihçilerin maharetli ellerinde dönüştürüldüğü haşmetli yapısının çatlaklarından sızan, değişik organizasyon olasılıklarına dair kimi fikirler de günümüze kadar geldi.
Olası bir toplumsal birlikteliği sağlamak için bireylerin hümanizm, üstün ahlâk anlayışı vb. ‘evrensel’ değerlerle dolmasına gerek yok: Paranoyanın yokluğu yeterli. Fakat ‘öteki’nden berikinden, benzerinden, yalnızlıktan vs. duyulacak korkunun pompalanmasıyla ‘denize düşen yılana sarılır’ ilkesi tetikleniyor. Devlete bu muhtaç oluşu rasyonelleştirmek için muhtelif mekanizmalar (kendi iradesini kullanma yanılsaması: Demokrasi; adalet yanılsaması: Hukuk; güvenlik yanılsaması: Ordu, polis) sürekli işliyor.
(devamı…)
Etiketler:
anarşi bilimkurgu devrim sinema siyasi
Per 15 Şubat 2007
Yazan: K. Murat Güney | Kategori:
Sinema[13] Yorum
“Altyazı Sinema Dergisi’nin Eylül 2006 sayısında yayımlanmıştır.”
Pembe gül idim soldum…
Türk sinemasında son dönemin öne çıkan başarılı isimlerinden Çağan Irmak’ın yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği Çemberimde Gül Oya’nın ilk görüntüleri 2004 yılının Eylül ayında KanalD ekranlarına yansıdığında herhalde kimse bir dizinin bu kadar tartışma yaratacağını, beğenen beğenmeyen milyonları ekrana bu denli bağlayacağını beklemiyordu.
Bazen göz ucuyla atılan bir bakışta, bazen televizyonun karşısında pür dikkat kesilmiş bir çoğunluğun tahakkümüne zoraki bir boyun eğişte yakalamıştı bu dizi bizleri. Daha ilk anda bir şeylerin farklı olduğu, sıradışı bir şeylerin sıradışı bir biçimde anlatılmaya çalışıldığı seziliyordu.
Hikaye 70’lerin sonunun 80’lerin başının hikayesiydi. Daha doğrusu, bu yılları 20’li yaşlarında yaşamış ve bugün 40’larının sonuna merdiven dayamış Yurdanur’un, yani bugün içinde yaşadığımız toplumun en başat kuşağının bir temsilcisinin, kendi gençliğini ve geçmişini bugünden bakıp nasıl gördüğünün anlatısıydı Çemberimde Gül Oya. Her tarih anlatısı gibi aslında bugünden bakarak kurulan bir geçmişin, yani şu anın hikayesiydi bir yandan da. Diziyi izleyen bizlerden, 70’li yıllarda yaşananları kendi bakış açısından kaleme alıp romanlaştıran Yurdanurla beraber geçmişin peşine düşmemiz ve bir anlamda o zamanların aşklarına, umutlarına, devrimlerine ve dostluklarına vefa borcunu ödememiz bekleniyordu hiç şüphesiz. Çağan Irmak da bu diziyi toplumsal idealleri için mücadele etmiş ve acı çekmiş olanlara adadığını söylemiş, verdiği ropörtajlarda unutulmak istenen bir geçmişi ekrana getirmeyi arzuladığını sık sık vurgulamıştı zaten. Kısacası, büyük sıkıntılar çekmiş bir kuşağı bir türlü kabul edemediği geçmişiyle yüzleşmeye çağıran iddialı bir yapımdı Çemberimde Gül Oya.
(devamı…)
Etiketler:
AltyazıSinema ütopya belgesel devrim sinema siyasi TVdizisi
Cts 10 Şubat 2007
Yazan: Ozan Zeybek | Kategori:
MakaleYorum yapılmamış
Murat Belge’nin ‘Sonradan Yetişmenin Psikolojisi’ isimli söyleşisine gittim. Bütün anlattıklarını detaylı bir şekilde tekrar etmeyeceğim. Anahatlarıyla; Avrupa’da yaşanan modernizasyon sürecinin dünyanın geri kalanında bir yetişme psikozu yarattığını, geriden gelmenin çeşitli avantajları ve dezavantajları olduğunu, mesela ucuzlamış ileri teknolojiyi gelişim evrelerini atlayarak doğrudan ithal etme imkanının mümkün olduğunu; ancak bu esnada mesela ’80 Sonrası Kültürü’ diyebileceğimiz bir tuhaflıkla karşı karşıya kaldığımızı anlattı Murat Belge. Buna ‘sıçrama efekti’ ismini verdi. Belli dönemleri atlayarak ‘uyanıklık’ yapılamayacağından, aralar ‘boş’ olduğu için modernizasyona uyum gösterme konusunda zorluklar yaşadığımızdan bahsetti. Örnek olarak gençleri verdi. 80’den sonra gençleri anlamanın zorlaştığından, gençlerin bir tüketim toplumuna doğduklarından, kuşaklar arasında daha önceye oranla daha fazla bir kopukluk olduğundan yakındı. Bunu da Türkiye’nin “literate” olmadan, yani okuma dönemini atlayarak, “audiovisual” (kendi kelimeleri) olmasına bağladı.
Murat Belge’nin okuryazarlıktan (literacy) kastı basitçe okuyabilmek ve yazabilmek değil; kitap okumak, kitap okuma kültürüne sahip olmak. Audiovisual ise kısaca televizyon veya internet. Murat Belge’ye göre Türkler, bilhassa gençlik, Batı’dan farklı olarak kitap okuma kültürünü geliştiremeden televizyona geçtiğinden ortaya bir ‘bayağılık’ çıkıyor. Tüketen, sadece tüketen bir toplum hasıl oluyor. Son olarak, gidilen yolun yol olmadığını söyleyerek konuşmasını bitirdi Murat Belge.
Hemen her televizyon programında duyabileceğimiz bir değerlendirme yeniden dillendiriliyordu. Tabi sorun bu değerlendirmenin çok tekrarlanması değil; arada bazı kelimelerde görünür olan kabuller, varsayımlar, hakikatler, doğrular… Murat Belge’nin dili doğrudan kalkınmacılık söyleminin içinden konuşuyor, belli anlamlar, belli kavramlar, belli hiyerarşiler kuruyor, denetliyor ve yönetiyor; (Nietzsche’yi anarak) bir hapishane kuruyor. ‘Geri kalmış’ diye nitelendirilen toplumların yaşadığı bazı dönemleri (bu durumda Türkiye’nin 70 yılını) bir ‘boşluk’ olarak imliyor; sadece ileri-geri gidilebilen bir yol haritası çiziyor, ‘sıçramak’tan, ‘düşmek’ten, ‘bayağılık’tan, doğru/düzgün kalkınamamaktan yakınıyor. Bu esnada, kalkınmanın ‘hakiki’ bir örneğini, Batı’yı (ama hangi Batı?); buna mukabil onun ucube taklitçilerini (Türkiye; ama gene hangi Türkiye?) anlatıyor.
(devamı…)
Etiketler:
amerika avrupa felsefi ortadoğu siyasi
Cts 10 Şubat 2007
Yazan: K. Murat Güney | Kategori:
Makale ,
Sinema1 Yorum
Ne kadar kolay unutuyoruz… Bugünü, şu anı, tarihselliğinden ve dünyasallığından koparıp nasıl da ebedi ve ezeli zorunlu tek gerçeklikmiş gibi yaşıyoruz. Her şeyin bu denli hızlı değiştiği ve unutulduğu bir çağda geçmişi, yaralarımızı, acılarımızı ve pişmanlıklarımızı nasıl da bastırıyor, saklıyor, hiç yaşanmamış, hiç olmamış, bizi hiç ‘bozmamış’ gibi yolumuza devam ediyoruz… Belki böylesi daha kolay geliyor da ondan.
Amerikalı feminist düşünür Judith Butler’ın söylediği gibi her büyük kayıp, her ağır pişmanlık, her derin yara bizi bedenlerimizin sınırlarını yeniden düşünmeye, bizi biz yapan kimliğimizi yeniden sorgulamaya zorluyor . Bu zorlu süreci aşmanın bir yolu, ‘yaralanabilir’ olduğumuzu kabul etmek; kaybın, acının ve pişmanlığın yasını tutmak ve bu yası tutarken kabuk bağlayacak yaranın iziyle değişime uğramış yeni bir benliği, yeni bir kimliği taşımaya ve yeniden yaralanmaya ve tekrar değişmeye açık olmak. Oysa öyle korkuyoruz ki yaralanmaktan ve değişmekten, en ufak bir acıya katlanmak en ufak bir pişmanlığın sıkıntısını çekmek o kadar katlanılmaz geliyor ki, en kolayından geçmişte yaşananları örtbas etmenin, saklamanın, unutmanın yollarını arıyoruz.
Saklı olan karşımıza her çıktığında ise öfkeden köpürüyoruz. Bir türlü kapanmasına izin verilmemiş, üzeri açık bırakılmış bir yaraya dokunulması o kadar çok acı veriyor ki, bu tehdit karşısında kontrolümüzü kaybediyoruz. Saklı olanla karşılaşmak belki hiç bu kadar travmatik olmamıştı.
İşte Michael Haneke’nin son filmi “Caché”, nam-ı diğer “Saklı”, Avrupa’nın yüzyıllardır bastırdığı, yüzleşmekten her daim kaçındığı, kendisinden bile sakladığı yarasına parmak bastığı için bu kadar sarsıcı. Evet, Haneke ırkçılıktan bahsediyor.
(devamı…)
Etiketler:
antifaşizm avrupa belgesel felsefi sinema siyasi
Per 8 Şubat 2007
Yazan: K. Murat Güney | Kategori:
SöyleşiYorum yapılmamış
Dilerseniz Siborg Manifestosu ile başlayalım. Birçok kadın siborgun bir kadın olabileceği fikri ile büyülenmişti. Neden siborgun dişiliği üzerinde ısrar ettiniz?
Benim için siborg mefhumu dişiydi ve karmaşık yönlerden bir kadındı. O bir direniş eylemiydi, hoş ve açık sözlüsünden bir muhalif hareketti. Siborg, tabii ki, bir askeri projenin, dünya dışı uzay adamı projesinin bir parçasıydı. Ama o aynı zamanda erkek-tanımlı bilimkurgu dışındaki bilimkurgusal bir figürdü. Sonra popüler kültürde ve tıp kültürünün bazı türlerinde de siborgun kadın olduğu başka bir boyut vardı. Burada siborglar, hasta olarak ya da ‘fem-bot’ –demir bakire, robotlaşmış makine, pornografik dişi- gibi karşımıza çıkıyorlardı. Ama bir bütün olarak siborg figürü bana potansiyel olarak bunlardan daha ilginç görünüyordu. Daha çok, adil bir biçimde açık sözlü, politik ve sembolik bir teknobilimsel proje gibi gözüken bir alanın teslim alınması eylemi gibiydi.
Benim bakış açımdan, siborg birçok şeyi bünyesinde toplayan bir figür ve İkinci Dünya Savaşı sonrası teknobilimsel kültürlerin, enformasyon bilimleri ve biyolojik bilimler tarafından derinden biçimlendirildiği bir yoldan geliyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında halihazırda yapılmakta olan ve son elli yılda daha da derinleşen ve yaşam biçimimizi daha derinden dönüştüren bilişim ve biyolojinin patlaması sonucunda ortaya çıkmış bir figür bu. Tüm bunları ne bir seçim meselesi ne de bir determinizm meselesi olarak görebiliriz. Bunlar çok daha karmaşık sosyoteknik ilişkilerin derinden gerçekleşmesidir. Beni daha çok ilgilendiren aslında bizleri canlı veya cansız, hayvan veya bitki, tek bir insan ya da gezegenin kendisi yani Gaia, veya muhtelif türden bir makine olsun, sonuçta bir iletişim sistemi olarak tasavvur eden yoldur. Varoluşu teorileştiren bu ortak açı, her şeyi bir iletişim-kontrol-sistemi olarak tasavvur eden bir ortak ontoloji, benim ilgimi çeken fikir oldu. Bu fikir beni hem kızdırdı ve endişelendirdi ama hem de daha olumlu yönleriyle ilgimi çekti. Her şey bir yana, bilinçsiz ve rüya gibi bir nitelikten etkilendim ve siborgların, birer insan-makine sureti olduğunu basitçe tekrar etmekle kalmayıp aynı zamanda insanların ve diğer canlıların siborg dünyasında hangi dereceden ne tür bir ortaklıkları olduğuyla da ilgilendim. Siborglar hakkında beni ilgilendiren, bunun bir yandan insan ve makinenin diğer yandan da insan ve diğer organizmaların, içinde iletişimle ilgili bir sorunsalı da barındırarak, birlikte içe doğru patlamasıydı. Bunun içinde birçok seviye vardı, örneğin emek süreci meseleleri: Siborg üretiminin emek süreçlerinin özel yönleri kadınları –çalışan sınıf kadınlarını, women of color’u, üçüncü dünya ülkelerinde, uluslararası sermayeyi mikro-elektronik üretiminde cezbeden ihracat işlemi alanlarında çalışan kadınları, bu işe bulaştırdı, hatta görece azınlık da olsa zaman zaman bilimkadını olarak da. Kadınlar dünya üzerindeki çeşitli konumlarda çalıştı; biyolojik ilaçlar alanında, enformasyon bilimleri alanında hem de ulus-aşırı sermayenin tercih ettiği iş gücü olarak. Esnek birikim stratejileri, hem erkekler hem de kadınlar için toplumsal cinsiyetin tarihsel olarak özgül olan çeşitli türlerinin üretilmesini gerektirdi. Siborg, kadınların feminist sosyalistler tarafından üretilen bir tabir olan ‘integrated circuit’ içindeki yerini anlamaya çalışan bir figür haline geldi.
(devamı…)
Etiketler:
bilimkurgu DergimizArşivi devrim felsefi feminizm söyleşi siyasi teknoloji
Per 8 Şubat 2007
Yazan: K. Murat Güney | Kategori:
SinemaYorum yapılmamış
11 Eylül saldırılarından hemen sonra ABD’nin dünya çapında ilan ettiği olağanüstü hal hala devam ediyor. Teröre karşı savaş adı altında yürütülen kampanyada ülke içindeki güvenlik ağları her geçen gün biraz daha sıkılaşırken ABD’nin dünyanın dört bir yanına askeri, ekonomik ve siyasi müdahalelerinin, tehdit ve sindirme politikalarının ardı arkası kesilmiyor. Afganistan ve Irak’ın işgalinden sonra şimdi de İran bu tehditlerden nasibini almaya başladı. 
İşte Guantanamo Yolu filmi, halihazırda terörle mücadele adı altında süregiden ama artık her gün içinde yaşamaya alışmış olmamızın veyahut karşı koymaya gücümüzün yetmeyeceğine olan inancımızın görünmez kıldığı, bu güvenlik kuşatmasını tekrar ve yeniden tüm çıplaklığıyla önümüze çıkarıyor. Böylece ABD’nin tek başına at koşturduğunu düşündüğü yola ufak da olsa bir taş koyuyor. Evet, filmin yapımcıları ve yönetmenleri David Winterbottom ve Mat Whitecross’un da vurguladıkları gibi bu film başlı başına bir ‘politik eylem’ . Zira Guantanamo’ya giden bu yol, görmekten kaçındıklarımızı veya fark edemediklerimizi görünür kılıyor. Dünya üzerinde süregiden bu insanlıkdışı tahakkümü, hukuku süresiz olarak askıya alan ve bir türlü bitmek bilmeyen bu olağanüstü hali tüm özgürlüklerimiz aleyinde yaygınlaştırıp uzatan iktidarları ifşa ediyor. İktidar ilişkilerinin ifşa edilmesinin, tahakkümcü düzenlerin çözülmesi için en önemli adım olduğunu göz önünde bulundurursak, ben Whitecross’un bu filmin birilerini etkileme ve bir şeyleri değiştirme potansiyeline yaptığı vurgudaki iyi niyetini paylaşıyorum. Zaten Guantanamo Yolu gibi bir filmin yapılış motivasyonu da ancak halihazırdaki koşulların bir zorunluluk olmadığını ve değiştirilebileceğini göstermek olabilir.
(devamı…)
Etiketler:
belgesel ortadoğu sinema siyasi
Pts 5 Şubat 2007
Yazan: Veysel Fırat Bozçalı | Kategori:
Duyuru1 Yorum
Osmanlı Bankası Müzesi yeni bir sergiye ev sahipliği yapıyor: Ulusu Tasarlamak, 1920’ler ve 1930’larda Avrupa Devletleri. Sergi 1920’ler ve 1930’lardaki toplum mühendisliği tarihi üzerine. Devlet iktidarının nasıl kitleleri belli modernite projeleri ışığında yeniden icat etmek ve şekillendirmek üzere kullanıldığını inceliyor. Sergi her gün saat 10:00 ile 18:00 arasında Osmanlı Bankası Müzesi, Bankalar (Voyvoda) Caddesi, No: 35-37 Karaköy/İstanbul adresinde ziyaret edilebilir. Sergi 20 Mart 2007 tarihine kadar açık olacak.
Müzenin sponsorluğunda gerçekleştirilen sergi kitle siyaseti döneminde, diğer bir ifadeyle 1920’ler ve 1930’larda, belli modern iktidar teknolojilerine odaklanıyor. Sömürgeci Fransa, iç savaştaki İspanya, Faşist İtalya, Nazi Almanyası, Sovyetler Birliği ve Kemalist Türkiye görsel siyasi kültürün farklı ideoloji ve beraberinde gelen farklı modernite projelerinin propagandasını yapmak için kullanıldığı ‘Avrupa devletleri’ olarak karşımıza çıkıyor.
(devamı…)
Etiketler:
avrupa belgesel duyuru