Yazan: Suna Ertuğrul

Soru şu aslında: İnsan, kendisini de içine katmadan armağan verebilir mi? Bir şeyi kelimeler olmadan bilinir kılmak mümkün mü? Suskunluk da bir konuşma…
Helene Cixous, Limonades tout etait si infini

Derrida Misafirperverlik Üstüne adlı kitabında misafirperverliğin iki ayrı ‘yasa’sından söz ediyor: mutlak misafirperverliğin yasası; yabancıyı kayıtsız şartsız kabul etmeyi, buyur etmeyi, içeri almayı emreden yasa ile bu gelişin ve karşılaşmanın şartlarını belirleyen, karşılıklı hak ve hukukları düzenleyen misafirperverlik yasaları (örf ve adetler, töreler, yasal düzenlemeler). Diğer bir deyişle her tür karşılıklılık ve alışveriş düzeninin dışında kalan mutlak gelişin/karşılaşmanın yasası ile, bir karşılıklılık/denklik yapısı içinde karşılaşmayı örgütleyen, bir ‘ekonomi’yi yerleştiren kanunlar/kurallar. Birbiriyle kökten farklı ama birini diğerinden ayrı düşünemeyeceğimiz iki yasa. Misafirperverlik ne yalnızca yabancının kayıtsız şartsız kabul edilmesi ne de karşılıklı olarak belli kuralların uygulandığı bir karşılaşma durumudur diyor Derrida. Misafirperverlik bu iki ayrı, birbirinden mutlak olarak farklı yasanın iç içe geçtiği, birbirini hem gereksinip hem de bozduğu (saptırdığı, sapkınlaştırdığı) iki ayrı düzlemin bir arada ve aynı anda düşünülmesini gerektirir. Yasallığı açan ‘mutlak yasa’ ile yasallık/meşruluk arasındaki ilişkiyi düşünmemiz gerekir burada, ve yasallığı açan mutlak yasa aslında yasadışıdır (kanunsuz/anomos) diye devam ediyor Derrida. Misafirperverlik: yabancıyı buyur etme, içeri alma, kabul etme, davet etme, yabancıya yeri/yurdu açma, işte bu iki yasanın paradoksal ilişkisi içinde yer alır.

Bu önermeye göre gerçek misafirperverlik Davetsiz Misafir’in karşılanmasıdır. Beklenmeden gelenin, çağrılmadan kapımda belirenin, benim alanıma, benim yerime gelmesine, benim mülkiyetime, bana ait olana girmesine, beni çağırmasına, bana dokunmasına “evet” demektir. Ama bu yasanın buyruğu, yabancıyı mutlak başkalığıyla kabul etme ve evet demeyi buyuran Mutlak Misafirperverlik, aynının/aidiyetin yıkımından, belki de kurban edilmesinden geçer. Dolayısıyla “buyursun gelsin” rahatlığında düşünemeyeceğimiz bir “evet”den, “gel” den söz etmekteyiz burada.

Başkasıyla karşılaşma her zaman tarihsel/toplumsal misafirperverlik adetlerinin veya yasal düzenlemelerin içinden gerçekleşir. Örflerin, adetlerin, kanunlar ve kuralların önceden belirlediği bu karşılaşmalar, evin efendisinin, evin sahibinin-evsahibinin, mülkiyetinin sınırları içinde iktidarını koruyup sağlamlaştırdığı durumlardır. Başka/yabancı/misafir, bu düzenlemenin içine kimliğini kanıtlamış, kendini aynının düzenine sokmuş olarak gelir. Karşılıklılık ve karşılıklı birbirini tanımanın yapısı içinden, varolan düzen yeniden üretilir. Ev sahibinin (efendinin) uyacağı kurallardan, misafirin getirmesi gereken hediyeye kadar ayarlanmış, düzenlenmiş bir ekonomidir bu: evin kuralları (oikos nomos) bu karşılaşmalarda sağlamlaşır, ayniyet/aidiyet kendisini (başkasını belirlediği oranda) tekrarlayarak yeniden üretir.

Misafirperverlik Üstüne’de Derrida Pierre Klossowski’nin Roberte ce soir adlı metnine gönderme yaparak evsahibinin, karısına yaklaşmasının/içine girmesinin başkasının üstünden imkanlı olduğunu söyler: sanki dışarıdan gelir gibi/sanki başkasıymış gibi gelmek . Dışarıyı getiren misafir-miş gibi gelmek/içeri girmek: “Sanki yabancı…efendiyi kurtarabilir, evsahibi olarak iktidarını ortaya çıkarabilir; sanki efendi, efendi olarak, kendi evine ve iktidarına, kendisine ve kendi özneliğine hapsolmuştur. Dolayısıyla aslında efendi, davet eden, davet edilen/rehin alınan olur. Misafir, davet edilen, davet edeni davet eden, evsahibinin efendisi olur… Dolayısıyla içeriden içeriye gireriz: evin efendisi evdedir, ama evine dışarıdan gelen misafirin üstünden/onun dolayımıyla girer. Efendi içeriden içeri sanki dışarıdan gelirmiş gibi girer.” (MÜ, 125) Evimize, bize ait olana gelebilmemiz/girebilmemiz başkasının –misafirin imkanlılığı üstündendir. Ama gündelik düzenlemeler içinde bu başkasının/başkanın üstünden içeri giriş/kendine geliş silinir, yok sayılır. Başka(lık) silinerek aynının hükmü kendini yerleştirir. Gelişin silinmesi, kimliğin zamansız/her zaman aynı/hiç değişmeyen hep kendisiyle aynı kalan bir kendine aidiyet, ‘doğal’ bir kendilik, kendiliğindenlik halinde düşünülmesine yol açar. Aynının iktidarını koruyup kollayan bu toplumsal örgütlenmede başkasıyla karşılaşmayı/ilişkiyi, karşılaşmanın ‘dışında’ kalan bir normlar dizgesi düzenler, uzaktan kontrol eder: başka(sı)nın gelişini bir ‘olay’ haline gelmemesi için sonsuz bir muhafazakarlıkla baskılar. Başkanın kontrol altında gelişini ve dizgeye eklemlenmesini sağlar. Bu dışarıdan kontrol, zamanın, varoluşun zamansallığının, silinişidir aslında.

Yabancıya ilk sorduğumuz soru “Kimsin?/Nesin?”dir. İşte mutlak misafirperverlik bu soruyu sormadan önce, kimliğe ve soya sopa bakmadan önce, her sorgu ve sualden önce yabancıya “evet” demektir. Kayıtsız ve şartsız “Gel!” demektir, gel, eşikten içeri gir, benim olana, bana ait olana, benim alanıma buyur demektir. Dolayısıyla misafirperverliğin Mutlak Yasasını ortaya çıkaran davetle gelen tanıdık değildir, yasa ancak yabancının Davetsiz Misafir olarak mutlak gelişinde kendisini verir. Kimdir yabancı? Kimdir, nedir Davetsiz Misafir? Kimdir yabancı kadın, yabancı adam? Derrida şöyle devam ediyor: “(Y)abancıyla mutlak başkası arasındaki fark (çok ince ve bazen kavranılamaz fark) mutlak/bütünüyle başkasının bir aile isminin olmamasıdır (soyunu bilmiyor olmamdır); dolayısıyla ona göstermek istediğim mutlak/kayıtsız şartsız misafirperverlik, gündelik anlamda karşılıklı anlaşmaya ve haklara dayanan misafirperverlik kurallarının yıkımını gerektirir.” (MÜ, 25) Davetsiz Misafir mutlak başka(sı)dır. Gelişinin yarattığı korkunç sarsıntıda ‘Kutsal’ın izini taşıyandır: bütünüyle başka olandır . Burada Derrida’nın Ölümün Armağanı (Gift of Death) kitabına gönderme yaparak okumaya devam edebiliriz.

Derrida Ölümün Armağanı’nın ilk bölümünde Patoçka, Heidegger ve Levinas’ı birarada okuyor. Bu üç düşünür için de sorumluluk, başkasının başkası olarak belirmesi, ölümlülük/sonluluk tecrübesinin içinde imkanlıdır. Ancak bir ölümlü sorumludur diyor Derrida. Başka(sı)yla ilişki ancak ölümün ve sonluluğun tekilleştiren tecrübesi içinde mümkündür. Başka(sı) ölümle gelir. Ölümlülüğün tecrübesi olarak gelir: sonluluğun sonsuz gelişidir. Bu anlamda sorumluluk kişinin tekilliğini gerektirir.

Heidegger için ölüm her zaman ‘benim’dir, bana aittir. Başkası için kendimi kurban etmem başkasını ‘kendi’ ölümünden kurtaramaz. Dolayısıyla başkasının değil, kendi ölümümle ilişkim üstünden bilinç uyanır ve başkaya/başkalığa açılır. Levinas için ise bilincin açılımında ve kendi bilincime varışımda Başkasının ölümü öncedir, ilkseldir . Özneliğin doğumu/ortaya çıkışı ilksel olarak Başkasının ölümünün bana değmesidir. Dolayısıyla Levinas için farkın açılımı ve öznenin aşkınlığa ‘doğuşu’ başkalığın genelliği üstünden değil, Başkasının sonluluğuna/tekilliğe verdiği cevabın içindendir .

Başkasına verdiğim mutlak cevap ve sorumluluk ancak sonsuz tekilliğimin içinden geçiyorsa (hiçbir genel ahlakın kapsayamayacağı bir düzlemde) bu cevap tekilliğimin, başkasına, onun mutlak tekilliğine verdiği cevapsa eğer, her şey ölümün nasıl düşünüldüğüne bağlı. Başkasıyla ilişkim ve kendime gelişim, kendinde bilincim hep bu, bütün ekonomilerin dışı olan sınırın, ölümün üstünden, ölümün ‘alışverişinden’ olacak, bütün alışverişlerin yıkımı, mutlak imkansızlığı olan ölüm, ekonomiyi, karşılıklılığı, denkliği, alışı ve verişi düzenleyecektir. Ölümün alışı ve verişi, ölümün ekonomisi: kurban vermek olacaktır.

Mutlak armağan ölümün armağanıdır: kurbandır. Mutlak olarak başkasına verebileceğim ölüm(üm)dür. Tekilliğimin işareti/damgası olan ölümdür. Başkasına kendimi feda etmemdir mutlak armağan. Ölümü vermek ve almak ne demektir? Bütün ekonomilerin, alışverişlerin geri dönüşsüz, telafisiz reddi üstünden, bütün anlamların, kavramların, kimliklerin, karşılıklılığın ve beklentilerin yıkımı üstünden, onların ötesinde ve hepsinden fazla ve her şeyden daha az, verebileceğim şey: sonsuz tekilliğimdir, sonluluğumdur: ölümümdür . Başkasına “evet” demek, “gel” demek, misafirperverliğin Mutlak Yasası, işte bu mutlak armağanın üstünden, kurban vermenin üstünden düşünülmelidir.

Burada vermek/almak, mutlak armağan ve mutlak açıklık ne demektir? Ne demektir ölümü almak/vermek? Üstlenmek ve geri vermek? Kurban nedir diye soruyoruz aslında. Kurban vermek, kurban etmek ne demektir? Kimi kurban ediyoruz? Kurban nasıl bir ekonomiyi açar? Ya da kurban olmadan ekonomi var mıdır? Kurban, mutlak armağanın-ölümün/hayatın armağanının-imkansızlığının yerine geçer, ikame eder. Kurban, ikamenin/yerdeğiştirmenin/yerine geçmenin ve yerleştirmenin ilk anıdır. Ölüm imkansızsa eğer, vermem ve almam imkansızsa, ancak bir ‘ikame’nin üstünden, kurbanın üstünden, ölümü alıp verir ve hayatın ekonomisini açarım. Dolayısıyla başkasıyla ilişki, imkansız bir armağanın üstünden, o imkansız armağanın izini taşıyıp tekrar ederek dizgeye sokan bir kurban vermeden geçer.

Ölümün Armağanı’nın ikinci bölümünde Derrida, Kierkegaard’in Korku ve Sarsılma’sına (Fear and Trembling) dönüyor. Kierkegaard Korku ve Sarsılma’da İbrahim’in oğlunu kurban etmek için Tanrı tarafından çağrılması ve bu çağrıya cevap vermesini yorumluyor. Derrida bu okumayı daha da ileriye götürerek kurban vermenin kaçınılmazlığından söz ediyor. Bu metnin üstünden sorumluluğun, başkasına sorumluluğun, başkasının -her zaman mutlak başkalığı içinde bizi çağıran başkasının- çağrısına, bakışına, ihtiyacına, aşkına cevap vermenin çıkışsız ve imkansız sorumluluğunu okuyor.

Derrida metni okumaya ‘sarsılma’ kavramıyla başlıyor. İlk olarak başkaya cevap vermenin, başka tarafından çağrılmak/dokunulmak olduğunu söylüyor. Dokunma/değme/çağrı, öznenin bilincinden (kendinde bilincinden) önce tecrübe ediliyor. Bilinç bu sarsıntıya verdiği cevapla, ‘sonra’ (apres coup-after the fact) kendine geliyor. Sarsılmanın önce vücuda dairliğini vurguluyor Derrida. Başkasıyla karşılaşma, mutlak başkalığı içinde bir izi açıyor. İz sarsıntıyla açılırken, bütün vücut bu karşılaşmanın şiddetiyle sarsılırken tecrübe imkansız hale geliyor. Sarsılan vücut kendinde değil, ona çarpanı, değeni, açanı, iz bırakanı öngöremiyor. Dolayısıyla görmüyor: görmenin öncesinden ve görmeyi açan darbeden/dokunuştan söz ediyoruz burada! Derrida bu ‘tecrübenin’ yaşanamayacağını söylüyor, yani bilince çıkamayacağını, bilincin, içinde kendisini ve dünyayı farkların üstünden belirleyerek kurduğu ‘şimdi’nin içine giremeyeceğini belirtiyor. Sarsılmanın üstünde durması boşuna değil Derrida’nın. Düşünceyi vücudun, maddeselliğin sınırına kadar sürebilmek için. Vücudun maddiliği, izin ilk yazıldığı/açıldığı yer olarak, bilincin hiçbir zaman tümüyle kendine mal edemeyeceği en radikal dağılmadır. Aynının/aidiyetin sınırında, o sınırı açan ve ordan geriye çekilendir. Öngörülemeyen başkasının gelişi vücudu sarsar. İz maddi bir izdir, bir tabletin üstüne bıçakla harfleri kazımak gibi. Bu sarsıntı/bu şiddet hiçbir zaman günışığına, görüngünün (phenomena) alanına girmeyendir. Başka(sı)nın, tekilliği içinde, tekrar edilemez ilkliği ve tekliği içinde gelişi işte böyle bir sarsıntıdır: yaşanamayan bir ‘tecrübedir’!

İbrahim’in tecrübesi işte bu sarsıntıdır. İbrahim, Tanrı tarafından çağrılır ve en sevdiği varlığı, biricik oğlunu (evinin ve soyunun devam etmesinin imkanını) kurban vermesini buyurur Tanrı. Bu korkunç, akıldışı, canavarca emre uymak zorundadır İbrahim; çağrıyı duymuştur, geriye dönüş yoktur. Başkasından, bütünüyle başka(sı)ndan gelen bu çağrıya ancak kendini yıkarak cevap verebilir. Burada paylaşma imkanı, bu çağrıyı gündeliğin ekonomisi içine sokma, anlatma imkanı kalmaz. Hesap verebilmek, kamusal alanda tartışabilmek için başkanın zaten aynıyla eşitlenmesi, bir denkliğe kavuşup, sözün alanına girmesi gerekir. Başka, bütünüyle başkalığı içinde, gündelik anlamların dışından, mutlak olarak dışarıdan çağırmaktadır. Çağrı, dolayısıyla, duyanı rehin alırken mutlak bir yalnızlığa ve sırra mahkum eder. İbrahim kimseyle paylaşamayacağı bir sırla tekilleşir. Oğlunu kurban etme kararı aynı anda hem Tanrıya/Mutlağa cevabın en yüce ifadesiyken hem de en radikal kanunsuzluk haline gelir. Her cevap başkasını mutlak başkalığı içinde, ilkliği ve değiştirilemez, yerine başka bir şey geçirilemezliği, tekilliği içinde cevaplayacaksa, bu cevabın toplumsal dizgenin, dilin içinden geçmemesi gerekir. Tekilliği genelliğe çeviren, aynının ekonomisine çeviren dilin/anlamın sınırında durmalıdır. Ama aynı zamanda başkasının vücuda gelmesi/mevcudiyet kazanması, varoloşun içinde, ekonominin içinde ‘yer alması’ gerekir.

İbrahim, nedenini ve niçinini bilmeden başka(sı)nın (burada Tanrı) çağrısına evet der: İşte buradayım, işte geldim! Kendini saklamadan ve sakınmadan başkasının çağrısına cevap verir. Başkasına (burada Tanrı!) olan mutlak sorumluluğu, mutlak bağlılığı/sevgisi, en sevdiğinin kurban edilmesinden geçecektir. Ölümü verecektir başkasına. Karar anı, bu çağrıya evet deme, bu sorumluluğa geçiş anı bir deliliktir, diyor Derrida. İbrahim ancak bütün insani ahlak dizgesini yıkarak, bütün kuralları hiçe sayarak ahlaka ulaşabilir: mutlak cevabı verir, mutlak sorumluluğunu yerine getirebilir. Ama bu cevap aslında topluma da verdiği cevaptir, kamusaldır. Tanrıya verdiği ve kamusal düzeyde anlam dizgesinin içine sokup meşrulaştıramadığı bu cevap, onu kamunun gözünde bir katil, bir canavar haline dönüştürecektir. Bu anlamda mutlak ahlak, mutlak ahlaksızlıktan geçmektedir. Mutlak sorumluluk mutlak ihanetten ayrılmamaktadır. Sorumluluk işte böyle bir skandaldır: “Sorumluluğun çıkışsızlığı/imkansızlığı budur: insan her zaman sorumluluk kavramını/anlayışını oluştururken bu sorumluluğa ulaşamama riskini de alır. Çünkü sorumluluk bir taraftan genel bir hesap vermeyi, kamusalın önünde ve kamusal için kendisi adına konuşmayı (ikame etmeyi/temsil etmeyi) gerektirirken, diğer taraftan mutlak tekilliği, biricikliği, dolayısıyla tekrar edilemezliği, ikame edilemezliği, sessizliği, susmayı ve sırrı gerektirir.” (OA, 61)

Burada toplumsaldan kopan İbrahim Tanrıdan da kopmuştur. Bütünüyle başka(sı) ile ilişki, ilişkinin kesintiye uğramasıdır; eğer ilişki iki eşitlik arasında dengelerin kurulması/aynılığın sağlanmasıysa burada başkası ilişkiyi açan ve ilişkiden çekilen, hiçbir zaman eşitleyemediğim, cevabımın doğruluğundan, olması gerektiği gibi olduğundan, bir şeye cevap verip vermediğinden bile emin olamadığım mutlak başkalıktır. Başkası, başkalığı içinde aşkın, dolayısıyla gizli ve saklı olandır. Bilemeden, hiçbir zaman doğruluk ve değerlerin alanına girmeyen, hiçbir hesabın kitabın, hiçbir sözleşmenin, antlaşmanın, müzakerenin önceden belirleyemediği bir ilişkilenmeden, başka(sı)nın mutlak gelişinden söz ediyoruz burada. İlişkinin açılmasından söz ediyoruz. Bu ilişkisiz ilişki hiçbir denkliği ve karşılıklılığı kaldırmaz. Başkası her zaman tamamen, bütünüyle başkasıdır: sonlu olanın sonsuz gelişidir. Dolayısıyla sürekliliği yıkar, kesintiye uğratır, parçalayıp böler (ceasura). Ama bu mutlak geliş her zaman aynı anda insani olanın, insani dizge ve kanunun alanında gerçekleşir. Sorumluluk genel/insani olana cevap verirken aynı anda başkasını tekilliği ve sonsuzluğu (ilkliği ve tekliği/tekrar edilemezliği) içinde karşılamaktır. Ne biri ne diğeri arasında, hem birini hem de diğerini aynı anda tutmak, başkaya (gelecek!) yeri açmaktır. Aynı anda: imkansız bir zamansallık, zamansız bir şimdi, şimdinin içine/temsilin içine girmeyen bir anın üstünden yerin açılmasıdır. Başka(sı) zamanın gelişidir: yerin açılmasıdır: zamanın başkası olarak gelişidir.

Bu çıkışsız/imkansız ‘şimdi’ karar anında kendini verir: “Bu paradoks zamanın içinde ve dolayımlama, yani dilin ve aklın yoluyla, anlaşılamaz ele geçirilemez. Armağan gibi ve ölümün armağanı gibi, şimdiye ve temsile (present/presentification) indirgenemeyen, hiçbir zaman şimdiyi oluşturmayan ‘an’ın zamansallığını düşünmeyi gerektirir. Eğer şöyle söylemek mümkünse, zamansız bir zamansallığa aittir, insanın hiçbir zaman dengeleyemeyeceği, durduramayacağı, yerleştiremeyeceğj, alamayacağı, anlayamayacağı, kavrayıp ele geçiremeyeceği bir ‘süre’dir (duration) bu an. (ÖA, 65)

Ne Heidegger’in dediği gibi yalnızca kendi ölümümün üstünden, ne de Başkasının ölümü üstünden başkası ve başkasına sorumluluğum açılır, başkası belirir. Ölüm, eğer sonsuz olarak tecrübe edilemeyense, tecrübenin sınırıysa, o sınırda ve o sınırı bir yerleştirmeyle, bir ikameyle gösterir, tekrar ederim, hiçbir zaman ölümü veremem, hiçbir zaman ölümü alamam. Sonsuz bir kayma ve sürüklenmenin içinde, her zaman yerine geçirerek, ikame ederek, dizgenin içinden tekrar ederek, dolayısıyla dizgeye yeniden sokarak, tekilliğin mutlaklığını kaybederek devam edebilirim ancak. Sonsuz tekillik/sonluluk, sona gelmeyi, şimdiye taşımayı, temsilin alanına girmeyi sonsuza kadar imkansız kılan böyle bir sürüklenme/tekrar alanı açar.

Burada trajedi, anın mutlak tekrar edilemezliği ile tekrara girişi, vücuda gelişi/mevcudiyet kazanışı arasındaki sonsuz kayıptır! Ama bu kaybı bir anlamın, ilk anda verilen tam ve yetkin bir kaynağın kaybı olarak düşünemeyiz. Bu ilk ve tek aslında yoktur. Sonsuz tekilliği/biricikliği/tekrar edilemezliği içinde ‘ilk’ olanı tecrübe edemeyiz. Bir dokunma/değme olarak gelen, kurbanın üstünden hayatın/anlamın ekonomisine girer.

O zaman ilk olan, tek ve biricik olan, sonsuz tekilliğinde yeniden yeniden gelene dair yapabileceğim tek şey kurban vermek/kurban etmek midir? Ölüm/bilinç öncesi yokluğu bir başka yoklukla karşılayarak, ikame ederek onu yaşanabilir kılmam mıdır? Başkasını, başkayla karşılaşmayı, bu tekilliği, bu her seferinde yeniden ve başkalığı içinde gelen başkayı (ve kendimi) ‘her seferinde’ öldürmem mi gerekir? Kendimi ve onu, dizgenin içinde yeniden kurarak, kurban vererek ve ihanet ederek? Her zaman iki ölümden birini seçmem mi gerekir: ya mutlak sessizlik ve sırrın içinde dolayısıyla başkanın mevcudiyetini inkar ederek, ya da başkayı mevcut kılarken içine soktuğum dizgede tekilliğini ikame edip temsilin alanına çekerek? Eğer Hölderlin’in, daha sonra da Mallarme’nin dediği (ve aslında delirdiği!) gibi ‘şimdi’ imkansızsa, bu imkansızlığı nasıl imkansızlık olarak tutar, ihaneti azaltırım? Misafirperverlik imkanlı ve imkansızdır derken Derrida işte bu çıkışsızlığa (aporia) işaret ediyor.

Mutlak misafirperverlik aynı anda hem misafirperverlik kurallarını/kanunlarını gereksinir (yabancının korunması için gereklidir bu) hem de bu denklik ve ekonomiklik içinde karşılayamayacağı yabancı/başkası için bütün yasaları çiğner. Mutlak yasa kendi meşruiyetini bütün sonlu misafirperverlik yasalarını dönüştürerek yeniden kurmak zorundadır. Tarihsellik ve sonluluk işte böyle imkansız/çıkışsız bir zamansallık tecrübesi içinden, zamanı yararak açıp gelen Davetsiz Misafir’e verilen imkansız ama mecburi cevabın eylemidir. Yaratıcı ve dönüştürücü bir eylemdir bu, etkinliğin üstünden değil, edilginliğin-cevabın-içinden eyler.

Derrida, bir anlamda “başkası dünyanın kaynağıdır” diyor: dünyevi olan ile dünyayı açan, tarihsel dizgenin ve temsilin alanında yer alan ile bu dizgeyi açan bir ‘olay’ olarak gelen başkası arasındaki ilişkiyi aporetik/trajik bir zamansallık tecrübesi olarak gösteriyor. Zaman başkasının gelişidir diyor! Geleceğin açılmasıdır. O halde tarihselliğin en hakiki tecrübesi yabancının davetsiz gelişidir. Ve trajik bir sorumluluk içinden bana düşen bu açıklığı tutmak, Başkanın tekrar tekrar gelişine açık olmak: davetsiz gelene, beklemediğime, hazırlıklı olmadığıma, hiçbir zaman öngöremediğim, dolayısıyla görmediğime, nerdeyse körlemesine, beni ve bütün düzenlerimi tehlikeye atana yeniden/yeniden “Gel!” demektir. Benlik tecrübesinin başkanın açtığı izin içinden kendisini tekrara hazır, tekrarı üstlenir olmasıdır belki de Başka’ya yeri açmak. Başkasının çağrısını tekrar eden/yankılayan bir “gel!” Dolayısıyla iki kere, yeniden/yeniden: Gel! Gel!

Notlar:
1-Aşkın her zaman ölüme dairliği, beni kendi ölümüme açması boşuna değil. Başkasının sonluluğuna değdiğim, Başkasını tekilliği içinde, hiçbir söze, imgeye, anlama girmeden sevdiğim yer beni de kendi tekilliğimin sınırına sürdüğü yerdir. Bu sınırda kendim için de söz, anlam, imge kalmaz. Vermek istediğim bütün anlam/kavram/imge/kimlik olarak ‘ben’in ötesindeki sonsuz farkım, tekilliğim: ölümümdür. Aşkın sonsuz bir fark olarak yaşanması işte böyle bir tekilleşme, bütün kavramların kırıldığı/dağıldığı alana kayma belki de. Hep ya çok fazla ama aynı anda çok az şey söylemiş olmak, hep çok erken gelmek ama aslında geç kalmış olmak! Zamanın/şimdinin yıkımına açılmak: Sonsuz farkın, farklılaşmanın; tekilliğin tecrübesi. Sonsuz farkın adı: ölüm. Ve bu açılma, ne Heidegger’in formüle ettiği gibi yalnızca benim kendi ölümüme olan ilişkimin üstünden, ne de tamamen başkasının ölümüne açıldığım yerden geliyor. Bu ‘ilişki’ninin üstünden açılıyor, Blanchot’nun bize göstermeye çalıştığı gibi. İlişki önce! Ama tabii ilişkinin önceliğini düşünmek dili ve dilin hareketini, farkın anonim hareketini düşünmeyi gerektiriyor.
2-Burada Derrida’nın düşüncesinde çok önemli yer tutan kurgusallık kavramına gönderme yapmak gerekiyor
3-Bugün canlı yayın olarak bize sunulan TV programlarındaki sonsuz kontrolü düşündürüyor insana bu durum. Hiçbir yıkıcı an/hareket olmaması için en ince ayrıntısına kadar senaryosu yazılan, dokunulmaması gereken bütün alanları işaretleyen bu programlar, gündelik hayatımızın kötü (ya da -ne yaşadığımıza bağlı olarak- daha iyi!) birer kopyalarından/karikatürlerinden ibarettir. Bir gerçeklik ‘etkisi’ olarak canlı yayın: gündelik varoluşun berbat bir aynası/aynısı!
4-Passolini’nin Teorema’sını hatırlamak gerekir burda!
5-Levinas başkasını, diğerinin (başka insanın) Tanrının izinde gelişi olarak alır ve bunu belirtmek için başkayı büyük harfle yazmayı tercih eder.
6-Derrida ve Levinas, Derrida ve Heidegger arasındaki çok karmaşık ve zor ilişkilerin açımlanması ve büyük bir dikkatle okunmasını Zeynep Direk yapmaktadır. Burada detaylarına giremediğim bütün bu ilişkiler için Direk’in yayımlanmış makale ve kitaplarına gönderme yapmak istiyorum.
7-Aşkın her zaman ölüme dairliği, beni kendi ölümüme açması boşuna değil. Başkasının sonluluğuna değdiğim, Başkasını tekilliği içinde, hiçbir söze, imgeye, anlama girmeden sevdiğim yer beni de kendi tekilliğimin sınırına sürdüğü yerdir. Bu sınırda kendim için de söz, anlam, imge kalmaz. Vermek istediğim bütün anlam/kavram/imge/kimlik olarak ‘ben’in ötesindeki sonsuz farkım, tekilliğim: ölümümdür. Aşkın sonsuz bir fark olarak yaşanması işte böyle bir tekilleşme, bütün kavramların kırıldığı/dağıldığı alana kayma belki de. Hep ya çok fazla ama aynı anda çok az şey söylemiş olmak, hep çok erken gelmek ama aslında geç kalmış olmak! Zamanın/şimdinin yıkımına açılmak: Sonsuz farkın, farklılaşmanın; tekilliğin tecrübesi. Sonsuz farkın adı: ölüm. Ve bu açılma, ne Heidegger’in formüle ettiği gibi yalnızca benim kendi ölümüme olan ilişkimin üstünden, ne de tamamen başkasının ölümüne açıldığım yerden geliyor. Bu ‘ilişki’nin üstünden açılıyor, Blanchot’nun bize göstermeye çalıştığı gibi. İlişki önce! Ama tabii ilişkinin önceliğini düşünmek dili ve dilin hareketini, farkın anonim hareketini düşünmeyi gerektiriyor.