Pts 7 Nisan 2003
Kim bilir ne kadar zamandır yürüyorum. Belki haftalar, belki günler belki de saatler oldu, bilmiyorum biraz yorgunum üstelik. Ama her nasılsa bacaklarım bedenimi hala taşıyor. Uçsuz bucaksız kum yığının içinde salına salına ağır aksak ilerlerken güneşin sahte ışıkları bedenimi aydınlatmakla yetiniyor. Denizden esen soğuk rüzgar da cabası. Serin yel, terden yapış yapış olmuş tenimi okşarken, hasta olmasam bari diyorum kendi kendime. Bacaklarıma itaat ediyorum, yürümeye devam ediyorum…
Galiba çok uzaklardan şu yalnız ve mahsun deniz fenerini gördüğüm gün başlamıştım böyle heyecanla yürümeye. Sahi, ne zaman dikkatimi çekmişti o fener? Hatırlamıyorum. Ama onu daha ilk gördüğümde beni kendine esir etmişti, nasıl bir arzuydu bu tarif edemem. Belki merak, belki de özlem diyebiliriz buna, hani küçükken okuduğum masallardan birinde geçen deniz fenerindeki ihtiyarla sohbet etme, o masaldaki küçük haylaz çocuk olma, çocukluğuma dönme özlemi….
Yok yok kendimi de sizi de kandırmamalıyım. Tamamen şehvetle yüklü bir arzuydu bu, üstelik masal değil de bir şiirdi küçükken okuduğum, Mehlika Sultan’a aşık yedi genç, onu görmek için çıkmışlardı bir yolculuğa, bu emel gurbetinin yoktu ucu; daima uzardı yollar, kalb üzülürdü; o yedi gençten biri de bendim galiba, deniz fenerinde Mehlika Sultan’ı görmekti arzum sanırsam, kalbimin üzüntülerini dindirmesini dileyecektim ondan. Hem orada belki diğer altı arkadaşla da tanışma fırsatı bulurdum.
Şimdi hayal meyal anımsamaya başlıyorum deniz feneriyle nasıl karşılaştığımı. İlkin, bu sahil kasabasında üzerini çoktan kumların ve yosunların örttüğü terk edilmiş apartmanlar ve kulübelerin ötesinde tüm canlılığıyla dikilen genç ve mağrur bir yapıydı dikkatimi çeken. Çok uzaklarda denizin dağlara kavuştuğu bir dalga kıranın ucunda senelerin törpüsünün yıpratamadığı bir dirençle dimdik ayaktaydı. Bunca döküntü ve sefaletin içinde ışıl ışıl parlıyordu. Aslında ona doğru yürümeye başladığımdan beridir bir kez olsun ışığını yakmamıştı ama yine de parlıyordu işte. Benimle anlayamadığım bir dille konuşuyor gibiydi ve beni kendine doğru var gücüyle çekiyordu…
Fenere ulaşmak için deniz kenarından, kumların üzerinden yürümeyi tercih ediyordum. Terk edilmiş binalar ürperti veriyordu çünkü bana. Mümkün olduğunca uzak olmak istiyordum onlardan. Sanki o yıkıntıların içinden seneler önce orada yaşamış ve orada ölmüş olanların hayaletleri çıkacak da bana hal hatır soracakmış gibi bir his vardı içimde. Saçma sapan bir histi tabii bu ama korkuyordum işte. İnsan hiç bilmediği, tanımadığı bir yerde yalnız başına olduğu zaman daha şüpheci oluyordu galiba. Ama yine de merakımı dizginleyemiyordum. İnsanın başına ne gelirse meraktan gelirmiş derler ya doğrudur. Uzaktan uzağa kaçamak bakışlarla inceliyordum binaları. Çoğunun çatıları çökmüş, bir kısmının yan duvarları çatlamış, sarmaşıklar evlerin içini sarmalamış ve onları adeta yutmuştu.
Bir zamanların başı dik mağrur apartmanlarından arada bir çığlıklar duyuyordum sanki. Rüzgarın uğultusu olmalıydı herhalde. Sonra diz çökmüş, boyun bükmüş, üzüntüyle af diliyor gibi baktıklarını görür gibi oluyordum onların. Ah hayalgücüm nasıl da oyunlar oynuyordu bana, beni nasıl da korkutuyordu. Evlerin kuzey cephelerini de kısa otlar kaplamış, gezegenin ruhu, beşeri çöplüklerin üzerini yeşiliyle örtmüştü. İnsanlık doğaya teslim olmuştu sanki. Hoş önünde sonunda olup olacağı bu değil miydi?
Her tarafı kaplayan toz… Ara sıra denizden esen rüzgarla oluşan irili ufaklı kum fırtınaları… Gri bir şehir silueti uzanıyordu sağımda… Bir zamanların yazlık siteleriydi belki buralar, tatil köyleri, otelleri, belki de iş merkezleri vardı aralarında, yaz-kış oturanlar da olmalıydı kuşkusuz; çünkü kumların arasına savrulmuş yakıt tankları, kalorifer petekleri görmüştüm. Kim bilir buralarda bir zamanlar kimler yaşamıştı diye geçirdim. Peki ya onlar gelmeden önce kimler gelmişti ve onlardan önce, onlardan da önce neler olup bitmişti burada? Zaman zaman kumların arasında makineler icad edilmeden önce yapılmışa benzer taş heykeller, yıkık dökük sütun başları gözüme çarpmıştı. Gördüğüm çok katlı bir şehirdi anlaşılan, kumlar son şehrin üzerini örterken belki de burada ilk kurulan şehrin üzerindeki örtüyü aralamıştı. Her şey geriye dönüyordu artık, bugün hayatta olanlar, zamanın insanlığın hizmetinde hep ileriye gittiği yalanına inanmayı bırakalı çok olmuştu.
Yıkıntıların arasında dolaşırken birden sanki buradan daha önce geçmiş olduğuma dair bir his kapladı içimi. Eskiden, epeyce bir zaman önce aynı şeyleri yaşamışım gibi. Otoyola çıktığımı, orada otostop yapmak için günlerce beklediğimi ama ne bir otomobilin ne de bir kamyonun geçmediğini anımsadım. Haftalarca beklemiştim. Tembellik etmiştim aslında, gerçi yapacak çok fazla bir iş de kalmamıştı son zamanlarda. Hiç kimse ayıplayamazdı ya ben bile kendimi çalışmadığım için suçlayamazdım…
Bazen hava çok soğuk olduğunda az çok sağlam gözüken bir eve sığındığımı, orada korkudan bir türlü uyuyamadığımı, kan ter içinde gözlerim sımsıkı kapalı günün ağarmasını beklediğimi görüyorum şimdi. Nedense hep o eve gidiyordum geceleri, bunda da bir gariplik vardı, sanki orada daha önce oturmuşum gibi bir his, hani tanıdığım insanlarla beraber çok yıllar önce… Aman neyse boşver. Araba falan gelmedi zaten, ben de en sonunda hayalet şehrin içinden geçerek denizin kenarına vardım. Sahile varır varmaz da deniz feneriyle göz göze gelmişim. Tamam işte böyle olmuş olmalı fenerini ilk görüşüm.
Şimdi güneş gökte alçalıyor yine. Biraz yorgunum, hafif de terliyim, enerjimi boşaltmışım, o yüzden de bir rahatlık bir neşe var içimde. Evvelce defalarca geçtiğim yerlerde daha önce görmediğim ve nasıl görmediğime hayret ettiğim kapılar, mağaralar, geçitler görüyorum… Normalde pek yapmam ama şimdi başımı dimdik havaya kaldırıyorum, çatıları gözlüyorum, bir kuş yuvası, gördüğüm en yüksek apartmandaki balkonlardan birinde, nasıl da görmemişim bunca zamandır, başımı hızla önce sağa sonra sola çeviriyorum, yıkık bir köprü ayağı, uzaklarda denizin oyduğu bir mağara, eski mezarlığın yüksek duvarları arasında bir kapı, hepsi orada duruyorlar, yıllardır oradalar ve ben görememişim bugüne dek. Sonra ilerideki yolda ayak izleri gözüme çarpıyor, gittiğim yöne doğru giden birine ait ayak izleri, benimkilere ne kadar da benziyor, daha önce görmemişim bunları da. Biraz sonra şaşkınlığım geçiyor, uçsuz bucaksız kumun içinde yürümek ne kadar da tek düze geliyor. Ben de bir oyun icat ediyorum kendi kendime. Gölgemin üstünden atlaya atlaya, hoplaya zıplaya koşmaya başlıyorum. Nasıl olur demeyin, oluyor işte, üstelik çok eğlenceli. Batan güneşin ışığı içimde sıcak bir esintiye dönüşüyor bu sırada. Alnımdan akan sıcak terlerin yavaşça şakağımdan süzülüp çenemi ıslatması bana nasıl keyif veriyor bilemezsiniz. Mutluyum, hayret ediyorum sonra kendime şakayla karışık, nasıl da görememişim hemen burnumun dibindekileri diye.
O gece huzurlu uyuyorum. Bir kuyunun dibinde. Onu da görememişim oysa oradaymış kim bilir ne zamandan beri. Yüzümde de bir tebessüm varmış, öyle diyorlar martılar ve şehrin hayaletleri. O gece rüyamda deniz feneri ilk defa ışıklarını yakıyor. Beni çağırıyor olmalı Mehlika Sultan… Şehzadesini yanına çağırıyor olmalı, masal cini de orada, Alaaddin, hani şu yedi gençten biri, getirmiş lambasını yanında. Dile benden ne dilersen diyor lambanın cini. Yedi gençten bir diğeri, Keloğlan benden önce davranıyor: “Saçlarımın çıkmasını dilerdim” Bu sırada gemici Sinbad demir atıyor deniz fenerinin yanında Mehlika Sultan’a seranat yapmaya başlıyor, lakin çok geçmeden iki haramisiyle beraber gelen Ali Baba Sinbad’ın gemisini topa tutup batırıyor, bu sırada Şehrazat’ın sesini işitiyorum, Sultan’a binbirinci masalın son dizelerini fısıldıyor: “Mehlika Sultan’a aşık yedi genç, seneler geçti henüz gelmediler; Mehlika Sultan’a aşık yedi genç, oradan gelmeyecekmiş dediler…”
Henüz yorum yapılmamış.