Ağustos 2003


Yazan: İsmail Ulusakarya

“Ne kadar kaçabilirsiniz? Nereye saklanabilirsiniz? Sizden başka kimse kalmadı.”
Invasion of Body Snatchers, Abel Ferrara,1994

Bir nevi George Orwell’in 1984’ünün uyarlaması sayılabilecek olan Brazil, kitaptaki aşırı karamsar finalle kıyaslanacak olursa daha iyimser -tartışılır tabi- bir sonla biter.
Baskıcı, otoriter bir devletin yönetiminde, kendi kendini gözetleyip denetleyen; tuhaf düşüncelere sahip, gövdeden bağımsız yani “tehlikeli” dalların hemen budanarak imha edildiği bir toplumda yaşayan Sam Lowry, uçsuz bucaksız devlet makinasının dişli çarklarından sadece biri, bir devlet memurudur. Mutsuzdur. Hayatı kolaylaştırmaktan çok karmaşıklaştırıp zorlaştırır hale gelen teknoloji ve katı bürokrasi altında ezilen yaşamı, yerine getirmek zorunda olduğu bir görev halini almıştır. Ama yaşadığı, mutsuz olduğu bu hayattan bir kaçış yolu vardır: düşleri ve hayalleri. Özgür olabildiği tek yerdir düş dünyası.
Bir gün, aranan suçlularla bağlantısı olduğu sanılan Jill adında bir kadının rüyalarında gördüğü kadın olduğunu farketmesiyle hayatı birden bire değişir. Sanki gerçekleşmeyen tüm düşlerinin bir sembolüdür Jill. Belki ilk kez eline düşlerini gerçekleştirebilme fırsatı geçen Sam, kadını aramaya başlar. Ama bu arada da, kimi zaman kendi sakarlıkları, kimi zaman da şansızlığı sonucu başına ciddi belalar açar ve sonunda -üstelik tam da “hayallerindeki kadın” Jill’e ulaştığı sırada- tutuklanır. Çoğu suçlu gibi onu da bekleyen, işkence, ölüm ve ardından kayıtlardan silinmektir. Ama işkence odasında beklenmedik bir şey olur. Bilincini yitiren Sam, gerçekle bağını koparmış, baskı ve işkencenin ulaşamayacağı düşler diyarına kaçarak kurtulmuştur. Filmin sonunu oluşturan bu bölümde, kendini Jill’le birlikte, reklam panolarının gizlediği çorak, kasvetli araziden nihayet kurtulup yeşil tepelerin ardına kaçarken düşler. Artık özgür ve mutludur. Ancak yönetmen Terry Gilliam filmini bu noktada bitirmek yerine, jenerik yazıları çıkmadan hemen önce Sam’i tekrar işkence odasında gösterir ve onun hala işkence koltuğunda bağlı olduğunu hatırlatır bizlere. Yani kahramanımız hala esirdir. “Gerçekten” özgür olabilmesi imkansızdır. Terry Gilliam tavrını tam olarak belli etmez. Son kararı izleyiciye bırakmayı tercih eder. Sam kazanmış mıdır, yoksa yakalanıp etkisiz hale getirildiği için kaybetmiş mi olur, bunun cevabını bizden bekler.
(devamı…)

Etiketler: 

Santraldeki ayini yine kaçırmıştı. Bu saçmalıklara inanmıyordu gerçi ama inançsızlığının göze batmasını istemediğinden törenlere katılıyordu. Annesi başlarına tüm sorunların onun gibiler yüzünden geldiğini söylüyordu, o ise böyle giderse iki kuşak sonra santrale kurban vermeye başlayacaklarını düşündü. Işığın onları en son terk edişini hatırladı. Çaresizlik içinde çırpınan kalabalıklar, ışık bir gün daha geri dönmeseydi herhalde cadı avına başlayacaktı.
Beklemekten sıkıldı, uzun dört teker nerede kaldı? Olası senaryolar kafasında sıralandı: Ruhunu kaybetmişti, burnundan siyah dumanlar çıkartmaktaydı. Giden-bilen’in de iradesini aşan bu durum karşısında, taşınanlar aralarındaki uğursuzun kim olduğunu arıyorlardı. Ya da giden-bilen’in başına bir şey gelmişti. Belki sağlık-bilenlerinin derslerini çalışırken kullanacakları bir oyuncak olmuştu, belki de çoktan onlar tarafından parçalarına ayrılmıştı… Ne olursa olsun, bu dünyada bir uzun teker daha kullanılmaz hale gelmişti.
Sonunda araç gelince neredeyse şaşırdı, hani gelmese ayine gidememesinin bir bahanesi olacaktı. Giden-bilene biniş selamı verdikten sonra, pencere kenarında tek kişilik bir yere oturdu ve böyle bir çağda dünyaya gelmesinin neye işaret olabileceğini düşünerek geçmişten gelen gizlerle dolu dünyasını seyre daldı.
(devamı…)

Etiketler: