<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<!-- generator="wordpress/2.0.3" -->
<rss version="2.0" 
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>Davetsiz Misafir</title>
	<link>http://www.davetsizmisafir.org</link>
	<description></description>
	<pubDate>Fri, 04 Jul 2008 18:17:16 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.0.3</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>İktidarların Savaşı, Demokratikleşme Yalanı</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/07/04/iktidarlarin-savasi-demokratiklesme-yalani/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/07/04/iktidarlarin-savasi-demokratiklesme-yalani/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 04 Jul 2008 18:09:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>K. Murat Güney</dc:creator>
		
	<dc:subject>Makale</dc:subject><dc:subject>anarşi</dc:subject><dc:subject>antifaşizm</dc:subject><dc:subject>antimilitarizm</dc:subject><dc:subject>feminizm</dc:subject><dc:subject>KürtSorunu</dc:subject><dc:subject>siyasi</dc:subject><dc:subject>Türkiye</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/07/04/iktidarlarin-savasi-demokratiklesme-yalani/</guid>
		<description><![CDATA[1 Temmuz Salı günü Türkiye, emekli ordu komutanları, ATO başkanı ve Cumhuriyet Gazetesi&#8217;nin Ankara temsilcisinin Ergenekon operasyonu çerçevesinde gözaltına alındığı haberiyle uyandı. Tam da AKP&#8217;ye açılan kapatma davasının sözlü iddianamesinin başsavcı tarafından Anayasa Mahkemesi&#8217;nde okunacağı günün sabahı yaşanan bu gelişmeler çok geçmeden gündemi baştan aşağı yeniden belirleyecekti. Ülkede adeta adı konmamış bir iç savaş yaşanıyor, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img id="image255" height="200" alt=ergenekon2.jpg src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2008/07/ergenekon2.jpg" align="right"/>1 Temmuz Salı günü Türkiye, emekli ordu komutanları, ATO başkanı ve Cumhuriyet Gazetesi&#8217;nin Ankara temsilcisinin Ergenekon operasyonu çerçevesinde gözaltına alındığı haberiyle uyandı. Tam da AKP&#8217;ye açılan kapatma davasının sözlü iddianamesinin başsavcı tarafından Anayasa Mahkemesi&#8217;nde okunacağı günün sabahı yaşanan bu gelişmeler çok geçmeden gündemi baştan aşağı yeniden belirleyecekti. Ülkede adeta adı konmamış bir iç savaş yaşanıyor, aktörleri AKP ve Ulusalcılar-Ordu-CHP ittifakı olan, yargı üyelerinin ise bu aktörlerin piyonları olarak kullanıldığı karşılıklı saldırıların ardı arkası kesilmiyordu. Hükümet yanlısı basına göre Fenerbahçe orduevinin bile polisler tarafından aranmasına yol açan Ergenekon soruşturması Türkiye&#8217;de ilkleri gerçekleştiriyor, askerlerin dokunulmazlığına yönelik tabuları yıkıyor ve &#8220;demokratikleşme&#8221; yolunda büyük bir adıma işaret ediyordu. Ulusalcı olarak tabir edilen şoven, militarist basın grubu ise operasyonları &#8220;insan haklarına&#8221; vurulan bir darbe olarak görüyordu. Demokrasi ve insan hakları kavramlarının bu denli içinin boşaltıldığı bu 3-4 günlük savaşın ardından dövüşün danışıklı olup olmadığı sorusu uyandı zihinlerimizde. Sahi iktidar odakları arasında demokrasi ve insan hakları adına gerçekleşen bu kıran kırana dövüş gerçekten demokrasi ve insan hakları alanlarında bir gelişmeye yol açmış mıydı? Yoksa birbirleriyle uzlaşmaz gözüken taraflar aslında yarattıkları suni gerilim ortamıyla demokrasi ve insan haklarına dair hakiki bir tartışmayı perdelemeyi, görünmez kılmayı, ortadan kaldırmayı bir kez daha mı başarmışlardı?<br />
İsterseniz kısa bir liste yapalım ve dövüşün tarafları olarak ortaya çıkan AKP-İslamcı basın ve karşısındaki Ordu-CHP-Ulusalcı örgütler koalisyonunun hangi konularda aslında koşulsuz bir mutabakat içinde olduklarını bir kez daha hatırlayalım. Evet bu dövüş bir iktidar paylaşım savaşıdır. Olan yine iktidarın karşısında konumlanan sıradan insanlara olmaktadır.<br />
Tüm bu görünürdeki sözde kamplaşmaya karşın, gerek aktif bir biçide müdahale ederek gerekse yapabilecekleri halde bir şey yapmayıp sessiz onay vererek AKP-MHP-CHP-Ordu-Ulusalcı ve İslamcı basın aşağıdaki uzun listede yer alan olaylarda tam ve koşulsuz bir mutabakat içindedir. Evet, AKP-MHP-CHP-Ordu-Ulusalcı ve İslamcı basına göre:</p>
<p>-1 Mayıs&#8217;ta sokağa çıkıp emekçilerin haklarını savunanları kıyasıya dövmekte, Taksim meydanını işgal altına almakta bir sakınca yoktur<br />
-1993&#8242;te 37 aydının diri yakıldığı Sivas&#8217;taki Madımak Oteli&#8217;ni müze yapmak söz konusu bile değildir, &#8220;zaten onlar kendilerini yakmışlardır&#8221;, müze yapmaya ne lüzum vardır<br />
-Alevi köylerine zorla camii yapılmalıdır, din dersleri Alevilere de zorunlu olmalıdır, zaten Alevi diye bir şey olduğu da şüphelidir.<br />
-Türkiye&#8217;de Aleviler olmadığı gibi ne Kürt vardır ne de Kürtçe konuşan, tüm bunlar yabancıların uydurması, kandırmasıdır<br />
-DTP &#8220;teröristleri&#8221; destekleyen &#8220;terörist&#8221; bir partidir, milletvekilleriyle tokalaşılmaz<br />
-AKP kapatma davası Türkiye&#8217;nin demokrasi sınavıdır, DTP&#8217;nin kapatma davası ise terörle mücadele kapsamındadır.<br />
-Doğu ve Güneydoğu&#8217;da askeri operasyonlar tüm hızıyla sürdürülmeli, korkunun iktidarının bölgedeki hakimiyeti pekiştirilmelidir<br />
-Şemdinli davası, askeri mahkemelerde görülmelidir, askerler istedikleri yere bomba koyabilir, emekli olana kadar da haklarında hiçbir soruşturma açılamaz, bu konularda soru bile sorulamaz.<br />
-SSGS düzenlemesi hemen geçirilmeli, sosyal güvenceler azaltılmalı, yoksullar daha yoksul olmalı, seçimler öncesi yapılan yardımlarına muhtaç kalmalıdır.<br />
-Yüzbinlerin açlık sınırının altında yaşadığı bir ülkede milli kahraman Fatih Terim&#8217;in maaşını iki katına yani ayda 350 milyar liraya çıkarmak ise meclisin en lüzumlu görevidir.<br />
-Eşcinsel haklarını savunan Lambda derneği ahlaka aykırıdır, kapatılmalıdır.<br />
-Kadınlar aşağı ve ikinci sınıftır, kadından sorumlu devlet bakanlığı aynı zamanda yaşlılardan, sakatlardan ve çocuklardan da sorumlu olarak organize edilmiştir, zira tüm bu adı geçen sınıflar erkeğe tabi ve muhtaçtır. Kadınları &#8220;feminizm belasına&#8221; bulaştırmamak lazımdır.<br />
-Zorunlu askerlik asla sorgulanamaz, vicdani red bir hak olamaz, zira askerlik en kutsal görevdir.<br />
-Doğa insanın hizmetindedir, istendiği kadar sömürülebilir, terörle mücadele adı altında ormanlar yakılabilir, inşa edilen barajlarla doğa tahrip edilebilir, bunlara itiraz edenler vatandaşlıktan çıkarılabilir.</p>
<p>Tüm bunlara ek olarak son yaşanan çarpıcı bir gelişme de 1980 darbesi ve sonraki darbe girişimlerine katılanların soruşturulması ve yargıya sevk edilmesi noktasında mecliste bir komisyon kurulması yönündeki girişime DTP ve ÖDP dışındaki tüm partilerin yani AKP, CHP ve MHP&#8217;nin oybirliğiyle karşı çıkmış olmasıdır. Dışarıda emekli generalleri yargıya sevk etmekle şov yapanlar, iş bu ülkeyi yaptıkları darbeyle karanlığa boğanları ve hala koltuklarında oturan aynı darbeci karanlık zihniyetin temsilcisi generalleri soruşturmaya gelince darbecilerle sessiz bir işbirliğine girmekteler.<br />
&#8220;İktidarlar arasındaki savaş&#8221; ancak iktidarları güçlendirir. Bu savaşın &#8220;iktidarlara karşı bir savaşa&#8221; dönüşmesi ise onların en büyük korkusudur.
</p>
Etiketler: <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=anar%C5%9Fi" rel="tag">anarşi</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=antifa%C5%9Fizm" rel="tag">antifaşizm</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=antimilitarizm" rel="tag">antimilitarizm</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=feminizm" rel="tag">feminizm</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=k%C3%BCrtsorunu" rel="tag">KürtSorunu</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=siyasi" rel="tag">siyasi</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=t%C3%BCrkiye" rel="tag">Türkiye</a>  ]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/07/04/iktidarlarin-savasi-demokratiklesme-yalani/feed/</wfw:commentRSS>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye’de Irkçılığın Gündelik Halleri</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/05/15/turkiyede-irkciligin-gundelik-halleri/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/05/15/turkiyede-irkciligin-gundelik-halleri/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 May 2008 15:29:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>K. Murat Güney</dc:creator>
		
	<dc:subject>Makale</dc:subject><dc:subject>anarşi</dc:subject><dc:subject>antifaşizm</dc:subject><dc:subject>antimilitarizm</dc:subject><dc:subject>foucault</dc:subject><dc:subject>HrantDink</dc:subject><dc:subject>siyasi</dc:subject><dc:subject>Türkiye</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/05/15/turkiye%e2%80%99de-irkciligin-gundelik-halleri/</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye’de devlet ve uzantılarının uyguladığı şiddetten bahsederken ırkçılıktan dem vurmak adeta bir tabudur. Bu ülkede vatanseverler olabilir, milliyetçiler olabilir, hatta milliyetçiliklerini aşırıya kaçıranlar da olabilir. Ama bu ülkede ne ırkçılar ne de ırkçılık vardır. Hâşâ, bundan bahsedilemez bile, ırkçılık mı? O hiç olmamıştır, olamaz da. Kim tanık olmuştur bizim ülkemizde insanların sabun yapıldığına? Toplama kampları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img id="image253" height="200" src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2008/05/irkci.gif" alt="irkci.gif" align="right"/>Türkiye’de devlet ve uzantılarının uyguladığı şiddetten bahsederken ırkçılıktan dem vurmak adeta bir tabudur. Bu ülkede vatanseverler olabilir, milliyetçiler olabilir, hatta milliyetçiliklerini aşırıya kaçıranlar da olabilir. Ama bu ülkede ne ırkçılar ne de ırkçılık vardır. Hâşâ, bundan bahsedilemez bile, ırkçılık mı? O hiç olmamıştır, olamaz da. Kim tanık olmuştur bizim ülkemizde insanların sabun yapıldığına? Toplama kampları kurulduğuna dair bir bilgi var mıdır kayıtlarda? Yoktur, bizim ülkemizde ırkçılık yoktur. Ülkemizde ırkçılık vardır diyen en hain teröristtir, bölünmez bütünlüğümüze yönelik en büyük bir tehdittir, tez elden yok edilmelidir! </p>
<p>Türkiye devleti ve uzantıları, kuruluşundan bu yana böylesi baş edemediği, norma, kurala, yasaya bir türlü uyduramadığı fikirleri, yaşamları ve eylemleri yok ederek geldi bugünlere. Norm, kural ve yasa bu norma, bu kurala, bu yasaya tabi olacak insanların zihniyetlerini, beklentilerini, istek ve arzularını hesaba katarak değil onları adeta yok sayarak hazırlanmıştı zira. Kurallar, hitap ettikleri halkların zihinlerini boş ve yeniden yazılabilir, bedenlerini ise sıfırdan yeniden biçimlendirilebilir varsaymıştı her zaman. Yasa kesindi. Yasaya ya uyulacak ve yasa koyucular ‘sevilecek’ ya da geriye kalanların selametine, katıksızlığına, safkanlığına halel gelmemesi için buralardan çekip gidilecek, vatan ‘terk edilecekti’. Böylece bu ülkede, yeniden yazılmaya, yeniden biçimlendirilmeye karşı koyanlar bu toprakların dışına, bu topraklarda yaşamakta ısrar edenlerse bu dünyanın dışına sürüldüler. Kararlaştırılan ulusal projeye önce Ermeniler’in uygun düşmediği ortaya çıktı 15’lerde. Müslüman bir Türklüğün saflığı ve selameti için Ermeniler’den ‘arınılmalıydı’. 20’lerde bu kez laik ve batılı bir Türklüğün selameti için şapka da takmayan sakal da kesmeyen yobaz takımından ‘kurtulunması’ gerekti. Gösterilerde asker ve polisin kurşunlarına hedef olanlar İstiklal Mahkemeleri’nde asılanlardan kat be kat fazla oldu. 38’lerde çıkardıkları kargaşalık had safhaya ulaşan Dersim halkı, Sabiha Gökçen önderliğindeki yeni kurulan Türk Hava Kuvvetleri’nin ilk bombalarına hedef oldular. Bir yandan da norma, düzene, yasaya uymayanların akıbetinin ne olacağı konusunda gelecek nesillere ibret teşkil ettiler. Dersim tamamen boşaltıldı, tam da normun, kuralın, yasanın öngördüğü gibi bomboş, çıplak, yeniden yazılmaya, yeniden, sıfırdan kurulmaya hazır bir arazi haline, ‘Tunceli’ haline getirildi.<br />
<a id="more-252"></a></p>
<p>Oysa hiçbir şey sıfırdan kurulmuyordu ya, zihinler doluydu ya, insanlar düşünüyordu ya, devlet elitleri ve yasa koyucular için sorunlar da bitmek bilmiyordu bir türlü. 60’lar ve 70’ler komünist tehlikenin ulusal projeyi en çok tehdit ettiği yıllardı. Demek ki, yeterince ders alınmamıştı Ermenilerden, Menemenlilerden, Diyarbakırlılardan, Dersimlilerden ve daha nicelerinden. 80’lerde bu dersi tekrar vermek gerekti. Toplumun selameti için bu anarşikler &#8220;asılmayacaktı da beslenecek miydi&#8221; yani? Yüzbinler işkenceden geçti, bir o kadarı yurtdışına göç ettirildi, milyonlar fişlendi, milyonlar susturuldu, devrimin ismi ve hayali dahi yok edilinceye, geriye hiçbir şey kalmayıncaya kadar bu kırım devam etti. 90’lara gelindiğinde artık dağlara çıkmıştı yasaya uymayanlar. 90’lar öldürülen Kürt gerillaların kulaklarından kolye, kesik başlarından anı fotoğrafı yapıldığı yıllar olarak geçti tarihe. Yasaya uymayanlar insan sayılmaktan çıkarılmıştı bir kez daha. Böylece köyler boşaltıldı, köyler yakıldı, köyler kuşatma altına alındı. Yine de fikirler, yaşamlar ve eylemler sıfırlanamadı. ‘Terör’ belası sarmıştı artık dört bir yanı. Savaşlar durmak bilmedi. </p>
<p>Ulusal projenin, devletin ve ırkın bekasını, selametini ve saflığını korumak adına darbe yapanlar, savaşanlar, öldürenler bu ülkede her defasında sesi duyulan, sözü geçen bir çoğunluk tarafından aklandı, haklı çıkarıldı ve alkışlandı. Bu alkışlar, &#8220;en büyük asker bizim asker&#8221; diyen haykırışlara karışıp sokaklarda yankılanır, kolyeler ve fotoğraflar ise bir yanda birikmeye devam ederken, bu topraklarda ırkçılığın olmadığı, olsa da ancak uç, aşırı bir hareket olarak kaldığı tekrarlandı durdu. Peki, bu ülkenin dağlarına çıkıp isyan edenleri insan saymayanlar, onlara ‘terörist’ diyen, toplumun hayatta kalması ve selameti için dağların bu teröristlerden, bu hastalıktan ‘temizlenmesi’, arınması, kurtulması gerektiğini var gücüyle savunan, öldürülen ‘teröristlerin’ cenazelerine dahi işkence eden, onların insan eliyle değil vinçlerle toprağa verilmesine alkış tutanlar sadece bir avuç uç ve aşırı fikir müptelası mıydı? Nasıl oluyordu da bir ülkede hem ‘terörist’ sayılanlar yani insan sayılmayanlar ve dolayısıyla sabun yapılmasında sakınca olmayanlar olduğundan bahsedilebiliyor hem de ırkçılığın olmadığı söylenebiliyordu?</p>
<p>Evet, Türkiye’de ırkçılık maalesef yaygın bir pratik olarak var ve sürüyor. Ve bu ırkçılık en bariz biçimde, devletine tabi, uyumlu vatandaşlar ile insan dahi sayılmayan ve öldürülmesinde, hatta ölüsünün lime lime edilmesinde dahi sakınca olmayan ‘teröristler’ (devletin bir valisinin deyimiyle ‘yaratıklar’) arasında kurulan karşıtlığa dair söylem üzerinden işliyor. Böylece, özellikle son yıllarda ırkçılık sadece yasa koyucuların ve emekli veya görevli kurmayların söyleminde değil aynı zamanda geniş kitlelerin aktif katılımıyla gerçekleşen sokak gösterileri, linç girişimleri, hakaretler ve katliamlar biçiminde de tezahür ediyor. Sadık vatandaşlar ve sapkın teröristler arasındaki ayrıma dair söylemi gündelik konuşmalarımızda sarf ettikçe ırkçılık yayılıyor ve yaygınlaşıyor. Sadece şoven gösterilere katılıp alkış tutanlar veya gündelik hayatta farkında olarak veya olmayarak ırkçı bir söyleme eklemlenenler değil, aynı zamanda bu gidişata karşı sesini çıkarmayan ve böylece yasaya, norma ve ırkın safkanlığına tabi olmaktan geri durmayanlar da ırkçılığı gündelik alanda yeniden ve tekrar yaratıyor. Makro seviyede gelişen ve televizyonlarımızdan izlediğimiz tüm bu savaşlar, kırımlar ve yıkımlar aslında gündelik hayatımızda mikro seviyede aktif olarak yeniden ürettiğimiz veya pasif kalarak üretilmesine karşı çıkmadığımız, toplumun belli bir kesimini insanlıktan çıkarmaya ve yok saymaya yönelik söylem ve eylemler karşılığında mümkün olabiliyor.</p>
<p>Bizler, televizyonlarımız başında sadece ölenleri ve öldürülenleri görüyoruz. Irkçılığın tezahürü olan tüm bu savaşlar ve yıkımlar dolayısıyla ölüme terk edilenleri, ‘terörist yaratıklarla’ ilişkide oldukları gerekçesiyle yaşamları ve insanlıkları yok sayılanları, mayınlı arazilerde top oynadıkları için kolları ve bacakları kopanları, konuştukları dil dilden sayılmadığı için sesi duyulmayanları, ne eğitim ne de sağlık gibi toplumsal hizmetlerden bir türlü yararlandırılmayanları ve böylece ağır ağır her gün ölenleri ise zaten hiç fark etmiyor, duymuyor, duymak istemiyoruz. Onlar zaten bizden çok uzaklarda bir yerlerde, başka bir ülkede oturuyorlar. Türkiye’nin Kürtleri, Türkiye’nin batısında yaşayan birçoklarının nazarında Filistinlilerden, Iraklılardan, Afganistanlılardan dahi her zaman daha uzak, daha bilinmez, daha duyulmaz bir ülkede yaşıyorlar. </p>
<p>Belki en yumuşak kalplimizin yaptığı yapacağı ancak onlarla empati kurmak oluyor. Kendimizi onların, o uzakta, o asla yerinde olamayacaklarımızın yerine koyuyor, onların başlarına gelen acı olaylar için bir iki ah vah ediyor, ‘onlar adına’ üzülüyor ve sonra gündelik yaşamımıza geri dönüyoruz. Böylece onların yerindeymişiz gibi yapıp asla onların yerinde olmayacağımızı, olamayacağımızı bir kez daha onaylıyor, onlara ‘onlar’ diyerek kendi varlığımızı ayrıştırıyor, aynı toprakları paylaştığımız insanlara karşı sorumluluklarımızdan arınıyor, karşımızdakileri ise ötekileştiriyor ve uzaklaştırıyoruz.</p>
<p>Peki, hiç uzaktakilerin aslında çok yakınlarda olduğunu, hepimizin aynı geminin yolcusu olduğumuzu düşündük mü? Bizim mutluluğumuzun, bizim insan sayılmamızın, bizim evlerimizin boşaltılacağı, sokakta top oynayan çocuğumuzun mayına basıp havaya uçacağı kaygısı taşımaksızın yaşamlarımızı sürdürmemizin, yalnız ve yalnız bizim konuştuğumuz dilin işitilmesinin aynı toprakları paylaştığımız başkalarının dilinin yasaklanması, sesinin susturulması, bedeninin yok edilmesi, varlığının ölüme terk edilmesi ve ruhunun acı çekmesi sayesinde gerçekleştiğini fark ettik mi? Evet, aslında her birimiz aynı geminin içinde, aynı yolun yolcusu, aynı coğrafyada payımıza düşen acı ve mutlulukların kaynağıyız. Dolayısıyla, mutlulukların ve acıların bugünkü gibi son derece eşitsiz dağılımından da sorumluyuz. Belki acılar hiç bitmeyecek ama mutlulukların ve acıların daha adil bir biçimde dağıldığı bir ülke, bir dünya tahayyül etmek yine de mümkün. Onun için ilk olarak bu savaşları ve bu acıları var edenin, bu ırkçılığı da mümkün kılanın öncelikle biz, kendimiz olduğunu kabul ederek işe başlayalım. Sonra da empati kurmak yerine beraber yol aldığımız ve asla aynı deneyimleri paylaşmadığımız insanlara kulak verelim; seslerinin işitilmesinin, acılarının dillendirilmesinin karşısındaki engellerin, başta kendi baskın söylemlerimiz olmak üzere ortadan kaldırılması için çabalayalım. </p>
Etiketler: <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=anar%C5%9Fi" rel="tag">anarşi</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=antifa%C5%9Fizm" rel="tag">antifaşizm</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=antimilitarizm" rel="tag">antimilitarizm</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=foucault" rel="tag">foucault</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=hrantdink" rel="tag">HrantDink</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=siyasi" rel="tag">siyasi</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=t%C3%BCrkiye" rel="tag">Türkiye</a>  ]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/05/15/turkiyede-irkciligin-gundelik-halleri/feed/</wfw:commentRSS>
		</item>
		<item>
		<title>Devrim: &#8220;Bir Strateji Serisi&#8221;</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/04/27/devrim-bir-strateji-serisi/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/04/27/devrim-bir-strateji-serisi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 27 Apr 2008 03:49:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Canay Özden</dc:creator>
		
	<dc:subject>Makale</dc:subject><dc:subject>anarşi</dc:subject><dc:subject>avrupa</dc:subject><dc:subject>devrim</dc:subject><dc:subject>felsefi</dc:subject><dc:subject>foucault</dc:subject><dc:subject>siyasi</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/04/27/devrim-bir-strateji-serisi/</guid>
		<description><![CDATA[Yazan: Saul Newman
Çeviren: Canay Özden
1798 senesinde Kant Fransız Devrimi hakkında şöyle yazdı:

&#8220;Eğer bu olayda istenen sonuca ulaşılamamış, devrim veya ulusal anayasa reformu sonuçta başarısız olmuş, hatta bir süre geçtikten sonra her şey (şimdilerde politikacıların öngördüğü gibi) eski haline geri dönmüş olsa bile, onun getirdiği felsefi ilham gücünden hiçbir şey kaybetmemeli. Çünkü bu olay fazlasıyla önemlidir, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yazan: </strong><strong><em>Saul Newman</strong></em><br />
<strong>Çeviren: </strong><strong><em>Canay Özden</strong></em></p>
<p>1798 senesinde Kant Fransız Devrimi hakkında şöyle yazdı:<br />
<em><br />
<img id="image251" height="230" src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2008/04/velvet-revolution.jpg" alt="velvet-revolution.jpg" align="right"/>&#8220;Eğer bu olayda istenen sonuca ulaşılamamış, devrim veya ulusal anayasa reformu sonuçta başarısız olmuş, hatta bir süre geçtikten sonra her şey (şimdilerde politikacıların öngördüğü gibi) eski haline geri dönmüş olsa bile, onun getirdiği felsefi ilham gücünden hiçbir şey kaybetmemeli. Çünkü bu olay fazlasıyla önemlidir, insanlığın çıkarıyla çok bağlantılıdır ve etkisi dünyanın her tarafında, bu tarz çabaların tekrarı arzusuyla çalkalanan uluslar tarafından hatırlanmamak için fazlasıyla yayılmış vaziyettedir.&#8221; </em></p>
<p>Kant için 1789 Devriminin onu izleyenlere neşrettiği coşku insan ilerlemesinin açık bir işaretiydi. Gelişme için bir eğilimi ve insanlığın temel bir amacını başarmak için duyulan kendinden eminliği ortaya çıkarmıştı; bu amaç aynı zamanda bir hücum savaşını da önleyecek olan bir cumhuriyet anayasasıydı. Ayaklanmanın kendisi bir başarısızlığa dönüşse ve kendini kana buladıysa da, Devrim kendisini tarihin ortak belleğine yazarak zamanın kumaşında sürekli bir kırılma meydana getirmişti. Bu, varolmayı sürdürecek, barutun gürültüsü dindikten çok sonra bile ve eski rejimlerin hemen yeniden kurulmasına rağmen, anlamı yankılanmaya devam edecek bir olaydı. İnsan ilerlemesinde sürekli bir ufuk teşkil edecekti; onu izleyen çatışmalarda hep hatırlanacak ve üzerine tekrar düşünülecek bir şeydi.<br />
Neden devrimi bu şekilde düşünmek bugünlerde bu kadar zor? Zamanımız hem büyük devrimci özgürleşme ve sosyal dönüşüm projelerinin hem de mevcut küresel kapitalizme alternatif herhangi bir tahayyülün gözden kaybolmasına koşullanmış görünüyor. Her devrim fikrinin naif, gerçekten uzak ve felaketlere gebe olduğunun, mevcut ekonomik ve siyasal düzen ile barışıp onun erdemini tanımamız gerektiğinin bize durmadan söylendiği evrensel bir tepki döneminde yaşıyoruz. Kant tarafından tanımlanan coşkulu “devrim iradesi”nin yerini temkinli bir makulluk ve teslimiyet politikası aldı. Acaba insanlığın amaçları başarılmış, Kant’ın kehanetine uygun olarak hücum savaşını önleyecek ve insanların diledikleri anayasa gerçekleştirilmiş midir? Pek sanmıyorum. Kant’ın umduğu evrensel barıştan epey uzakta görünüyoruz ve mevcut siyasal anayasalar bugün, anlamsız “demokrasi” etiketi altında, en kötü sömürüleri saklıyorlar.<br />
<a id="more-250"></a><br />
Fakat “devrim iradesi”nin tahayyülü bugün ne kadar zor olsa da, devrimci vaadin her zaman varolduğunu söyleyen Kant’ı ciddiye almalıyız. Diğer bir deyişle, bugün Devrim hala yankılanmakta ve özgürleşmenin ebedi ufku gerçekleşmeyi beklemektedir. Belki görünen manzaranın kasvetliliğine rağmen, devrim ihtimali siyasi gerçekliğimizi sıkça ziyaret eden hayali bir boyut, çağırılmayı bekleyen sürekli bir potansiyellik olarak her zaman mevcuttur.<br />
Ancak Foucault’nun gösterdiği gibi, Kant tarafından öne sürülen soru güncel devrimci deneyim ve programlardan farklı olarak, devrim coşkusundan veya “devrim iradesi”nden ne ortaya çıkarılacağıdır. Nasıl olmuştur da Kant hem Fransız Devriminin şiddetinden tiksinti duymuş hem de meydana getirdiği coşkuya hayranlık duyabilmiştir? Yirminci yüzyılın totaliter felaketlerine rağmen hala devrim için bir coşku –sürekli bir devrim iradesi- beslememiz mümkün müdür? Sorun burada, devrim fikrinin rasyonelliğe, insani ilerlemeye ve toplumun mükemmelleştirilebilirliğine olan bir Aydınlanma inancından doğması, ne var ki modern devrimci programlar tarafından uygulandığında yıkıcı şiddete ve otoriterliğe yol açan şeyin yine aynı söylemler olmasıdır. Partilerin ve programların eski paradigmasına geri düşmeden bir devrim ethosundan bahsetmeye devam edebilir miyiz?<br />
İlk olarak geleneksel devrim fikrini baştan düşünmeyi denemeliyiz. Geçmişteki devrimlerin merkezi sorunlarından biri, siyasi otoritenin mevcut biçimlerini ortadan kaldırma çabalarında ya onları yeniden onaylamaya ya da onların yerine yenilerini icat etmeye meyil etmiş olmalarıdır. Bu benim iktidarın yeri olarak bahsettiğim sorundur: İktidarın kendini tekrar icat etmek ve onaylamak, egemenlik konumunu sağlamlaştırmak için özellikle devrimci ayaklanma süreci içerisinde gösterdiği yapısal eğilim. Elbette, burada Devlet sorunundan konuşmaktayız. Devrimler geçmişte Devlet iktidarını, nihai “sönümlenme”yi göz önünde bulundurarak ele geçirmeyi denediler; ancak sonuç çoğunlukla, Devleti kontrol etmesi gereken devrimci güçlerin kendilerinin baskısının yanısıra Devletin de güçlenmesi ve yayılması oldu. Diğer bir deyişle, belki devrimlerin geçmişte aldıkları siyasi biçimde Devletin devamını getirecek bir şey vardı. Devrimci siyaset bu nedenle Devlete dayanmayan stratejiler ve aktivizm biçimleri icat ederek iktidarın yerinden kaçmanın bir yolunu bulmalıdır. Belki devrimler artık toplumu dönüştürmek için varolan kurumları kullanmak şeklinde değil de, siyasetin bütün kurumsal ve otoriter biçimlerini bir kenara atarak toplumu dönüştürmek şeklinde tasavvur edilebilir.<br />
Bu anlamda yeni bir devrimci siyaset aynı zamanda Partisiz bir siyaset olmalıdır. Uzun bir zaman için, Solun geleneksel partileri bir kriz durumunda olmuşlardır, ve bu, Parti en nihayetinde devlet aygıtının bir parçası olduğu içindir; “kitleler”i veya “işçi sınıfı”nı temsil etme iddiasında olsa da, devrimci siyaseti Devlete bağlayan, onun radikal potansiyelliği ve yaratıcılığını sınırlayan muhafazakar bir kurumdur. Bu yalnızca parlamenter bir ortamda değil, devrimci sürecin içinde de böyledir. Örneğin Bolşevik Devrimi, Sovyetler içinde doğrudan demokrasi formları başlatmış olsa da, aynı zamanda onları gitgide daha çok merkezi ve otoriter olan bir parti aygıtına kanalize etmiştir. Devrimci öncü Parti tam da yıkımını aradığını iddia ettiği siyasi düzenin iktidar yapılarının ve hiyerarşilerinin yansıması olan merkezi ve bürokratik aygıtlar içermekteydi. Bu geleneksel temsiliyet mekanizmaları yerine, yeni devrimci siyaset doğrudan demokrasi formlarını teşvik etmeli ve insanları somut durum ve sorunlar etrafında harekete geçirmelidir.<br />
Geleneksel devrimci siyasetin sorgulanması gereken diğer bir yönü de Marksist siyasi-ekonomik sınıf kategorisidir. Işçi sınıfı bugün radikal siyaset bağlamında hala anlamlı olsa da, sorun devrim kavramını, çatışmasının toplumun evrenselliğini temsil ettiği söylenen tek ve merkezi proleter özne üzerine kurmakta yatmaktadır. Fakat görüyoruz ki, ondokuzuncu yüzyılda proleteryanın bazı kısımlarında gerçek devrimci bir potansiyel bulunmakla beraber, işçi sınıfının çoğunluğu kendini kapitalist sistem içinde ekonomik kazanımlar sağlama fikriyle sınırlamıştır. Sınıf kategorisi, bu anlamda, bugün küresel kapitalizmin ufkunda yer alan farklı ve heterojen çatışmaların çokluğunu barındırmak için çok dardır; bunlar sadece daha yüksek maaşlar ve emek hakları için değil, aynı zamanda yerel otonomi, çevre, medeni özgürlükler, toprağın yeniden dağıtımı vb. için gerçekleşen çatışmalardır. Bu çatışmalarla oluşmaya başlayan şey Marx’ın tanımlayacağı anlamda bir küresel proleterya değil, fakat küresel bir yoksul, küresel bir “lumpenproletariat”dır. Belki, Mikhail Bakunin’in daha ondokuzuncu yüzyılda savunduğu gibi, “kitle” terimi devrimci öznellik için, hiyerarşi ve dışlama ima eden “sınıf” teriminden çok daha iyi bir tanım getirir.<br />
Fakat, ben burada basit bir kimlik siyasetinden de bahsetmiyorum: Belli bir kültürel, cinsel, dini veya etnik kimliğin tanınmasıyla ilgili çatışmalar da geleneksel sınıf çatışması fikri kadar, belki ondan da çok, sınırlı ve indirgemecidir. Onun yerine, devrimci siyaset bugün bir kimliksizleşme politikası olmalıdır; diğer bir deyişle, kişinin kurulu sosyal konumu veya kimliği temelinde değil, bunun reddi temelinde gerçekleşen radikal bir öznellik süreci. Foucault, Kant’ın “devrimci irade”sini bugünümüze ve bizlere doğrultulmuş eleştirel bir ontoloji olarak görür. Bugün, devrimci siyaset kendimizin ve kabullenilmiş sosyal rol ve kimliklerimizin benzer bir sorgulamasını ifade etmektedir. Max Stirner’in belirttiği gibi, bizi varolan siyasi ve sosyal kurumlara nihai olarak bağlayan şey “normal” kimliklerimizdir ve dolayısıyla bu kurumlara karşı olarak yapılan herhangi bir devrim kendimize karşı yapılan bir devrim veya “isyan”la başlamalıdır:</p>
<p>Devrim yeni düzenlemeler amaçlar; isyan bizi başkaları tarafından düzenlenmemize izin vermeye değil, kendimizi düzenlemeye götürür ve “kurumlar” hakkında hiçbir parlak umut bırakmaz. Bu kurulu olana karşı bir savaş değildir, çünkü büyüyüp gelişirse kurulu olan kendiliğinden yıkılır; bu yalnızca benim kurulu olandan kendimi azad etmemdir. </p>
<p>Bir devrim bugün birçok değişik seviyede gerçekleşmelidir; sadece siyasi, ekonomik ve sosyal değil, aynı zamanda şahsi ve psikolojik seviyelerde. Üstelik, şimdiye dek gördüğümüz gibi, Devlet gibi kurulu siyasi kurumların merkeziliğini Parti gibi biçimsel temsiliyet mekanizmalarıyla beraber reddeden bir siyaset biçimi olmalıdır. Bu anlamda, devrimci siyasetin şüphesiz anarşist veya anti-otoriter bir karakteri vardır. Başka yerlerde, artık hiçbir anlaşılabilir sebeple Marksist sayılamayacak olan çağdaş radikal siyaseti tanımlamak için “post-anarşizm” terimine başvurdum. Merkezilikten arındırılmış aktivist ağı ve otoriter olmayan ortak karar alma mekanizmalarıyla küreselleşme karşıtı hareketi anarşist siyasetin eylemdeki bir örneği olarak görebiliriz. Ancak, burada önemli olan bu harekete verebileceğimiz etiketlerden çok, onun öncesi olmayan bir küresel özgürleşme hareketi, Devlet dışında yer alan ve temel olarak “serbest pazar”ın kendinden menkullüğünü sorgulayan bir siyaset olarak vücuda gelişidir.<br />
Bunun gibi hareketler devrimin artık iktidarın bir defada dramatik biçimde ele geçirilmesi veya varolan sistemin bir defada ortadan kaldırılması şeklinde görülemeyeceğini öne sürüyorlar. İktidar cephe çatışması olarak anlaşılamayacak derecede yaygın ve hilekardır. Devrim daha çok, çeşitli direniş ve isyan noktaları olarak görülmelidir; birçok değişik cephede işleyen bir strateji serisi. Fakat hangi biçimi alırsa alsın, o her zaman tekil ve şaşırtıcıdır. O, her zaman Kant’ın bahsettiği Devrim ruhunu geri çağıran, vücuda gelişini öngöremediğimiz ve alacağı yönü baştan belirleyemediğimiz bir “olay”dır. Fransız Devrimini izleyenler gibi, onu ancak derin saygı ve hayranlıkla selamlayabiliriz.
</p>
Etiketler: <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=anar%C5%9Fi" rel="tag">anarşi</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=avrupa" rel="tag">avrupa</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=devrim" rel="tag">devrim</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=felsefi" rel="tag">felsefi</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=foucault" rel="tag">foucault</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=siyasi" rel="tag">siyasi</a>  ]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/04/27/devrim-bir-strateji-serisi/feed/</wfw:commentRSS>
		</item>
		<item>
		<title>Babbage&#8217;ın &#8216;Difference Engine&#8217;ı (Fark Motoru) Sonunda Yapıldı</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/04/26/babbagein-difference-enginei-sonunda-yapildi/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/04/26/babbagein-difference-enginei-sonunda-yapildi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 26 Apr 2008 11:03:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur Güney</dc:creator>
		
	<dc:subject>Duyuru</dc:subject><dc:subject>duyuru</dc:subject><dc:subject>teknoloji</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/04/26/babbagein-difference-enginei-sonunda-yapildi/</guid>
		<description><![CDATA[
Scientific American&#8217;ın bir haberine göre
Charles Babbage tarafından 150 yıl önce tasarlanan mekanik aksamlı bilgisayar Difference Engine (Fark Motoru) inşa edildi, Bilgisayar Tarihi Müzesi&#8216;nde sevenlerini bekliyor.
Konudan ve bu bilgisayardan bahseden bir çeviri makalemiz:
 Prigogine: Kaos ve Çağdaş Bilimkurgu buradadır.

Etiketler: duyuru  teknoloji  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.sciam.com/media/gallery/7D457A82-DC77-0878-CCAE9ACA56429393_5.jpg" height="150" alt="disliler" align="right"/><br />
Scientific American&#8217;ın <a href="http://www.sciam.com/article.cfm?id=150-year-old-computer-babbage">bir haberi</a>ne göre<br />
Charles Babbage tarafından 150 yıl önce tasarlanan mekanik aksamlı bilgisayar Difference Engine (Fark Motoru) inşa edildi, <a href="http://www.computerhistory.org/">Bilgisayar Tarihi Müzesi</a>&#8216;nde sevenlerini bekliyor.</p>
<p>Konudan ve bu bilgisayardan bahseden bir çeviri makalemiz:<br />
<a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/03/09/prigogine-kaos-ve-cagdas-bilimkurgu/"> Prigogine: Kaos ve Çağdaş Bilimkurgu</a> buradadır.
</p>
Etiketler: <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=duyuru" rel="tag">duyuru</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=teknoloji" rel="tag">teknoloji</a>  ]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/04/26/babbagein-difference-enginei-sonunda-yapildi/feed/</wfw:commentRSS>
		</item>
		<item>
		<title>2008 TBD Bilimkurgu Öykü Yarışması İçin Başvurular Başladı</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/04/21/2008-tbd-bilimkurgu-oyku-yarismasi-icin-basvurular-basladi/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/04/21/2008-tbd-bilimkurgu-oyku-yarismasi-icin-basvurular-basladi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 20 Apr 2008 22:19:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur Güney</dc:creator>
		
	<dc:subject>Duyuru</dc:subject><dc:subject>öykü</dc:subject><dc:subject>bilimkurgu</dc:subject><dc:subject>duyuru</dc:subject><dc:subject>edebi</dc:subject><dc:subject>Türkiye</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/04/21/2008-tbd-bilimkurgu-oyku-yarismasi-icin-basvurular-basladi/</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye Bilişim Derneği (TBD) Bilişim Dergisi tarafından bu yıl onuncu kez düzenlenen Bilimkurgu Öykü Yarışması için başvurular başladı. Bu yıl ilk kez yazarların belli konularda öykü yazması bekleniyor. Yarışmaya son başvuru tarihi 15 Temmuz 2008.
10. Bilimkurgu Öykü Yarışması’nın konuları şöyle:
- İyi Yönetim, Kötü Yönetim, Sıkı Yönetim, Yönetim: Gelecek zamanlarda ülkemiz ya da dünyamız (galaksimiz, evren, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye Bilişim Derneği (TBD) Bilişim Dergisi tarafından bu yıl onuncu kez düzenlenen Bilimkurgu Öykü Yarışması için başvurular başladı. Bu yıl ilk kez yazarların belli konularda öykü yazması bekleniyor. Yarışmaya son başvuru tarihi 15 Temmuz 2008.<br />
10. Bilimkurgu Öykü Yarışması’nın konuları şöyle:</p>
<p><strong>- İyi Yönetim, Kötü Yönetim, Sıkı Yönetim, Yönetim:</strong> Gelecek zamanlarda ülkemiz ya da dünyamız (galaksimiz, evren, vb) nasıl yönetilecek? Başka yönetim biçimleri, teknolojinin katkısıyla başka seçim yolları bulunabilir mi? Politika ve politikacı toplumsal yaşantı için gerekli mi? Gelecekte kim kimi yönetebilir? Yönetemeyen insanın dramı nasıl olabilir? Yöneticiler “insan” olmak zorunda mı?<br />
<strong>- Trafik Karmaşası: </strong>Büyük kentlerin trafik karmaşası gelecekte de sürecek mi? Bu soru dilenirse deniz, hava, uzay, düşünce ve zaman gezginleri trafiği vb bağlamda ele alınabilir.<br />
<strong>- Çok İşlevli Teknolojik Aletler:</strong> Boyutları küçülürken işlevleri artan teknolojik aletler, gelecekte hangi yetkinlik düzeyine ulaşabilir? Bu teknolojik aletlerin insan yaşamına ne tür katkısı olabilir? Yoksa söz konusu olan katkı değil köstek mi? İletişimi, eğlenceyi, öğrenimi, çalışmayı, hatta tedaviyi gerçekleştirebilen çok işlevli bir teknolojik alet aşkla nasıl ilişkilendirilebilir? Kendi küçük, yeteneği büyük bu aletler bizlerden neler alır, bizlere neler verir? </p>
<p>Son başvuru tarihi 15 Temmuz 2008 olan TBD Bilişim Dergisi Bilimkurgu Öykü Yarışması’nın sonuçları 31 Ekim 2008 tarihinde açıklanacak. Herkesin katılabileceği yarışmada birinci gelecek yarışmacıya dizüstü bilgisayar verilecek. Dereceye giren öyküler TBD web sitesinde, Bilişim Dergisi’nde yayınlanacak ve bu öykülerden bazıları bir öykü seçkisinde yer alacak. Yarışmanın seçici kurulu <em>Hikmet Temel Akarsu, Bülent Akkoç, Laurent Mignon, Necdet Kesmez ve Serdar Kuzuloğlu</em>’dan oluşuyor.</p>
<p>Yarışmaya ilişkin ayrıntılı bilgi ve başvuru için: <a href="http://www.tbd.org.tr" target="_blank">www.tbd.org.tr</a></p>
Etiketler: <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=%C3%B6yk%C3%BC" rel="tag">öykü</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=bilimkurgu" rel="tag">bilimkurgu</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=duyuru" rel="tag">duyuru</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=edebi" rel="tag">edebi</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=t%C3%BCrkiye" rel="tag">Türkiye</a>  ]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/04/21/2008-tbd-bilimkurgu-oyku-yarismasi-icin-basvurular-basladi/feed/</wfw:commentRSS>
		</item>
		<item>
		<title>Edebiyatta Son Dönemin En İyileri</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/04/12/edebiyatta-son-donemin-en-iyileri/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/04/12/edebiyatta-son-donemin-en-iyileri/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 12 Apr 2008 16:06:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur Güney</dc:creator>
		
	<dc:subject>Edebiyat</dc:subject><dc:subject>öykü</dc:subject><dc:subject>edebi</dc:subject><dc:subject>felsefi</dc:subject><dc:subject>Türkiye</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/04/12/edebiyatta-son-donemin-en-iyileri/</guid>
		<description><![CDATA[Yazan: Hikmet Temel Akarsu
Kitabımız &#8220;Başka Dünyalar Mümkün&#8221;den de bahsedilen aşağıdaki yazının İngilizcesi, Türkiye edebiyatındaki gelişmelerin değerlendirildiği dünya çapında dağıtılan &#8220;Turkish Book Review&#8221; dergisinde yayımlanmıştır.
Kapağı toplumsal hayhuyun dışına atarak, koca bir yılı kitaplar arasında geçirmeyi başarmış birinin, sözkonusu yıla ait ufak bir retrospektif değerlendirmesi çok görülmemeli. Bu manada yola çıkarak kendime ait en iyileri toparlamaya çalıştım. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img id="image247" height="200" src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2008/04/books.gif" alt="books.gif" align="right"/><strong>Yazan: </strong><em><strong>Hikmet Temel Akarsu</strong></em></p>
<p><em>Kitabımız &#8220;Başka Dünyalar Mümkün&#8221;den de bahsedilen aşağıdaki yazının İngilizcesi, Türkiye edebiyatındaki gelişmelerin değerlendirildiği dünya çapında dağıtılan &#8220;Turkish Book Review&#8221; dergisinde yayımlanmıştır.</em></p>
<p>Kapağı toplumsal hayhuyun dışına atarak, koca bir yılı kitaplar arasında geçirmeyi başarmış birinin, sözkonusu yıla ait ufak bir retrospektif değerlendirmesi çok görülmemeli. Bu manada yola çıkarak kendime ait en iyileri toparlamaya çalıştım. 2007’de edebiyat dünyamızda ne oldu? Hangi yapıtlar öne çıktı? Önemli yenilikler  nelerdi?<br />
İlk başta, açıkça söyleyeyim: 2007 Edebiyat açısından verimsiz bir yıl oldu. Yayınevlerinin bir önceki yıla göre daha az kitap bastığı, basılan kitapların daha çok popüler beğeniye yönelik ve yüksek satış hayallerine dayalı olduğu, has edebiyatçıların ise 2006 Nobel Ödülü’nün yarattığı spekülasyonların gölgesinde hazin bir burukluğa gömülerek susmayı tercih ettiği garip bir sene oldu 2007. Bu garipliklerden hiçbir zaman geri kalmayan Nobel de hepimizin bildiği gibi yepyeni bir tüy daha dikerek, “Kocamış ve günlere doymuş,” bir çatal dilli İngiliz  “azize”ye gidiverdi. Artık Nobel’in yaptığı “tuhaflık”lara herkes alıştığı için infial minfial olmadı. Herkes işine baktı. Depolardan Doris Lessing’in tozlu kitapları çıkarıldı, üzerlerine birer bant geçirildi; bir iki vitrin düzenlemesi; hepsi bu. Kanımca Nobel, sıradan bir ölümlü için olması gerekenden çok fazla defa harakiri yaptı. Artık yaraları dikiş tutmuyor.<br />
Türkiye’deki edebiyat ödülleri ise sarsılmaz bir istikrarla yola devam etti. İlkeler derin bir sadakatle uygulandı. İhdas edilen ödüller, yeri geldi verilmedi, yeri geldi “camia dışı şaki”lerden esirgendi, yeri geldi edebiyat iktidarının soğuk yüzü gösterilip toy ediban takımı tedip edildi. İstisnalar yok muydu? Vardı! Ama azınlıktaydı. Tüm bunların neticesinde Türkiye’de ödül müessesesine saygı maygı kalmadı. Ödül konusunda tam bize özgü bir “fars”a ulaşmayı başardık neticeten. Herkes kına yakabilir!<br />
<a id="more-246"></a><br />
“Bu ülkede iyi şeyler de oluyor,” faslı ne yazık ki bir nedret durumunu yansıtıyor bu yıl. Yine de aklıma gelen, severek okuduğum, önemli kitapları sıralamaya çalışayım. Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Philip Roth’a ait Ölen Hayvan adlı kitap çok iyi bir romandı. Kanser hastası kahramanın yaşamının finalindeki seksüel düşkünlüklerini anlatırken Roth kelimenin tam manasıyla çarptı. Benim Nobel adayım zaten Roth’du. Ama olmadı. Bu, daha da iyi oldu. </p>
<p>Can Yayınları’ndan çıkan Milan Kundera’ya ait Perde bu yılın en iyi çeviri deneme kitabıydı. Ortalama okur, biz edebiyat profesyonelleriyle neden ters düştüğünü öğrenmek istiyorsa, edebiyatın derin kaygıları ve estetik boyutu hakkında derli toplu fikir edinmek istiyorsa bu kitabı okumalıdır. Milan Kundera ile edebiyat anlayışımın benzer olduğunu görmek ise şaşırtıcıydı. Yine Can Yayınları’ndan çıkan Thomas Mann’a ait Venedikte Ölüm ise Behçet Necatigil çevirisi olması hasebiyle ekstra muhteşemdi. 20. Yüzyıl’ın bu eşsiz şaheserini yeniden okumak hoştu. Yabancı romanlar arasında, Merkez Yayınları’ndan çıkan Naipaul’a ait Taklitçiler de bir yeniden basım olmasına rağmen önemli bir işti. </p>
<p>Boğaziçi Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan Genom adlı Matt Ridley’e ait muhteşem yapıtı ise hangi türe sokacağımı bilemiyorum. Fakat yabancı yazın alanında 2007’nin en iyi özgün edebi yaratısı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bir üçüncü binyıl şaheseri. Çeviri incelemeler arasında, Kabalcı’dan çıkan Jean-Paul Roux imzalı Türklerin Tarihi’ni de çok beğenerek okudum. </p>
<p>Türk Edebiyatı’na gelince&#8230;  2007 senesinde nitelikli Türk Edebiyatı’nın nabzı daha çok inceleme-deneme alanında attı. Varlık Yayınları’ndan çıkan Davetsiz Misafir tayfasına ait derleme/deneme bilim-kurgu, distopya ve siberpunk kitabı “Başka Dünyalar Mümkün” kanımca yılın en iyisiydi. Bu muhteşem derlemeyi geleceğin edebiyatına ilgi duyan herkes okumalı. Varlık’ın edebiyatın derin sularına görkemli dönüşünü müjdelemesi açısından da önemliydi bu kitap. Yerli edebiyata Kabalcı’nın getirdiği şekilsel ihtişam ise bambaşka bir fasıl. Bunlar arasında Ahmet Eflaki’ye ait Ariflerin Menkıbeleri ve Orhan Şaik Gökyay’a ait Dedem Korkudun Kitabı, görkemli edisyonları bir yana, destan ve öykü türlerini, derleme inceleme türleriyle bütünleştiren çok ilginç ve önemli yapıtlar olarak öne çıktılar. </p>
<p>Türk romanı açısından oldukça çorak, klişelere yaslanmış ve tekdüze geçen 2007, final aylarında bize başarılı iki roman armağan ederek kendini affettirmeyi denedi. Ersan Üldes’e ait Zafiyet Kuramı kanaatimce 2007’nin en iyi Türk romanı. Her ne kadar, beğeni ile izlediğimiz; edebiyat muhitinin sözbirliği halinde yücelttiği Suskunlar romanı ve İhsan Oktay Anar’ın edebi kalitesi asla yadsınamayacak olsa da; post-modernler arasında en çok beğendiğim bu yazarın hep aynı minval üzre eser veriyor olması ve post-modernin modasının geçmekte olması dolayısıyla; çok daha yenilikçi bir tarzı yakalayan, avangard deneyselliklere kulaç atan, Aylak Adam’dan bu yana, özlemle beklediğimiz varoluşçu edebiyatın 21. Yüzyıl versiyonunu bizlere sunan Ersan Üldes’in kitabı kanaatimce bir parça daha öne alınmalıdır. </p>
<p>Ersan Üldes, üçüncü romanını yayınlıyor olmasına rağmen Türk okuru tarafından yeterince tanınmayan bir yazar. İlk iki romanı (Yerli Film ve Aldırılan Çocuklar Örgütü) daha çok marjinal yaşam temaları hakkındaysa da asla yeraltı yazarı edalarına bürünmedi. Havalara girmedi. Munis ve rafine bir edebiyat serüvenini tercih etti. Onu çağdaşlarından ayıran özellikler, başta işlek zekası olmak üzere, Türkçe’yi kullanmaktaki olağandışı becerisi, nesirinde barındırdığı benzersiz “humour” ve derin edebiyat bilgisidir. Zafiyet Kuramı adlı romanında Ersan Üldes geç de olsa doğru yayıncıyı bulmuş. Eser kusursuz denebilecek bir edisyonla yayınlanmış. Plan B, kanaatimce yıldızı parlayacak bir yayınevi. Zafiyet Kuramı gibi bir değerli eseri ortaya çıkarmak ve işlemekte gösterdikleri feraset bunun önemli bir göstergesi. </p>
<p>Zafiyet Kuramı, sağlam bir incelemeyi hak ediyorsa da, ancak bu yazının sınırları içine sığabilecek kadar söz edebileceğiz şimdilik. Kitap bir bakıma varoluşçu edebiyatın post-modern çağ sonrasındaki geri dönüşü. İletişimsizlik, yalnızlaşma, biçarelik ve sağaltımsızlık çağında, kapanan bireyin, içine düştüğü sapkın ruh halinin ve alter-egolarının tutsağı oluşunun ustalıklı bir anlatımı. Hayatta yönünü bulamamış, beyhude uğraşılarla zaman öldüren kahramanımız Meriç Ateşke’nin babası ölüm döşeğindeyken yazarlığa merak salar. Eser olduğunu iddia ettiği saçmalıklarının yayınlanması için oğluna baskı yapar. Herbiri tumturaklı ve basmakalıp düşüncelerden oluşan kuramları adeta güncel hayatta karşılaştığımız sıradan adamın bütün yanlış tercih ve hezeyanlarını yansıtacak şekildedir. Bu saçmalıkları yayıncılara kabul ettirebilmek için uğraşırken giderek çeviri işinde yoğunlaşır kahramanımız. Türkçe’ye çevirdiği Alman yazarın eserlerinde öfkesinin, hıncının ya da düpedüz o anki ruh halinin gidişine göre tahrifatlar yapar. İlk başta kimse bunları anlamaz. Kahramanımız giderek gemi azıya alır. Abartır. Alter-egosunu temsil eden en yakın arkadaşı onu sürekli kendi eserini yazması için kışkırtır durur. Alter-egosu bir yandan onu yazar olmaya teşvik ederken diğer yandan da  vazettikleriyle, yürüyüp giden hayatın sefillik ve rezilliklerini yansıtır. Tipik bir “günün adamı”dır alter-ego. Tüm bunlar olurken yazar kahramanımızın babasının da bir başka alter-ego özelliği taşıdığını hissederiz. Final yarım kalan bir tümceyledir. Eserin sonuna nokta bile konulamamıştır. Çünkü yazar alter-egosuyla buluşmak üzeredir. O anda kaybolur ortalıktan. </p>
<p>Neden kaybolmuş gitmiştir yazar? </p>
<p>Çünkü alter-egosuyla karşılaştığı anın sefaletini bize sunmamayı tercih edecek  kadar kavrayışlı bir yeni çağ mağdurudur o. Tamam, hercaidir ama, iyi eğitimlidir. Duyarlıdır. Kibardır. Zekidir. Zarif fakat aynı zamanda fırlamadır. Çağın ağır sorunları yüzünden bir parça sapkınlaşmıştır ama özü hiç fena değildir. Ayakta kalabilmek adına; yeri geldiğinde alçak, daima fırsatçı, genelde çıkarcıdır. Ama insandır.  Trajedisini bile belli bir “humour” ile yansıtan, aykırı bir içsel filozofisi olan post-modern sonrası çağın bizar olmuş kentlisidir o. </p>
<p>O yüzden alter-egosu ile karşılaşma anını bize göstermek istemez. Çünkü şunu bilir:  Bu hissettiklerine “bulantı” bile denemez. O halde bu saçma yaşantıyı kime, nasıl açıklayacaktır?</p>
Etiketler: <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=%C3%B6yk%C3%BC" rel="tag">öykü</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=edebi" rel="tag">edebi</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=felsefi" rel="tag">felsefi</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=t%C3%BCrkiye" rel="tag">Türkiye</a>  ]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/04/12/edebiyatta-son-donemin-en-iyileri/feed/</wfw:commentRSS>
		</item>
		<item>
		<title>Savaş Barıştır&#8230; Yoksulluk Zenginliktir&#8230; Sansür Özgürlüktür&#8230; AKP Mazlumdur&#8230; Mazlumun da Dostudur&#8230;</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/03/17/savas-baristir/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/03/17/savas-baristir/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 17 Mar 2008 19:49:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>K. Murat Güney</dc:creator>
		
	<dc:subject>Makale</dc:subject><dc:subject>anarşi</dc:subject><dc:subject>antifaşizm</dc:subject><dc:subject>antimilitarizm</dc:subject><dc:subject>foucault</dc:subject><dc:subject>HrantDink</dc:subject><dc:subject>KürtSorunu</dc:subject><dc:subject>siyasi</dc:subject><dc:subject>Türkiye</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/03/17/savas-baristir/</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye son günlerde Yargıtay Başsavcısı tarafından AKP’ye karşı açılan kapatma davasını konuşuyor. İşin ilginci, davanın açıldığı andan itibaren, Türkiye her şeyini, tüm problemlerini, dertlerini, tasalarını, savaşı, yoksulluğu, sansürü unutmuşçasına sadece ama sadece bu davayı konuşuyor. Türkiye, DTP’ye ve başka partilere açılan kapatma davalarına karşı sesini yükselttiğine bugüne değin bir türlü hiç şahit olamadığımız AKP’nin, şimdi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img id="image245" height="220" src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2008/03/recep_tayyip_erdogan_akp2.jpg" alt="recep_tayyip_erdogan_akp2.jpg" align="right"/>Türkiye son günlerde Yargıtay Başsavcısı tarafından AKP’ye karşı açılan kapatma davasını konuşuyor. İşin ilginci, davanın açıldığı andan itibaren, Türkiye her şeyini, tüm problemlerini, dertlerini, tasalarını, savaşı, yoksulluğu, sansürü unutmuşçasına sadece ama sadece bu davayı konuşuyor. Türkiye, DTP’ye ve başka partilere açılan kapatma davalarına karşı sesini yükselttiğine bugüne değin bir türlü hiç şahit olamadığımız AKP’nin, şimdi bir anda yargı erki karşısında nasıl da mazlum olduğunu, demokrasi havariliğiyle haklarımıza nasıl da sahip çıktığını ve geçmişin katı fikirleri karşısında özgürlüğümüzün yegâne güvencesi olarak nasıl da inatçı bir mücadele yürüttüğünü konuşuyor. Konuşan Türkiye veya daha doğrusu Türkiye’nin konuştukları duyulan ve işitilenleri bunları konuşuyor bugünlerde hararetle. Peki ya konuşmayan Türkiye veya daha doğrusu konuştukları duyulmayan ve işitilmeyen Türkiye ne düşünüyor bu olan bitenler hakkında?</p>
<p>Bugünden geçmişe baktığımızda, AKP’nin mecliste çoğunluğu elinde bulunduran parti oluşunu idrak edişimizin üzerinden 6 yıl geçtiğini görüyoruz. Konuşanlar ve konuşmayanlar olarak çoğunluğumuz bu 6 yıl içinde karşımıza çıkan seçeneklerden her defasından AKP’yi seçti. Bizlere vaat edilen demokrasiye, barışa, zenginliğe ve özgürlüğe oy verdi. Demokrasiyi, barışı, zenginliği ve özgürlüğü; diktaya, savaşa, yoksulluğa, sansüre tercih etti. Bu tercihi onayladı, onaylamaya da devam ediyor.</p>
<p>Peki, AKP bu vaatlerini yerine getirdi mi, getiriyor mu ki, bizler de AKP’yi oylamaya, onaylamaya devam ediyoruz? Yoksa tıpkı bugün şu anda olduğu gibi uzun bir süredir ehven-i şer bir tercihi kabul etmenin dayatmasıyla mı karşı karşıya kalıyoruz her defasında?<br />
<a id="more-244"></a><br />
Hiç şüphesiz AKP bugüne değin yaptıklarından çok ‘yapamadıklarıyla’ gündeme gelen, böylece iktidarını sürdüren bir parti oldu. Türkiye’de geçmişten bugüne siyasi gücün kendine müdahale alanı açmasının temel direği olan ‘başaramama, seçilmiş olup da bir türlü iktidarda olamama ve bu yüzden iyi niyetli projelerini bir türlü tam olarak hayata geçirememe’ hali ve söylemini AKP’nin durmaksızın yeniden üretmekteki büyük başarısı kesinlikle yadsınamaz. Sürekli baskı, sürekli tehdit altında, halkı için bir şeyler yapmaya çalışan ama yapmak istediklerine bir türlü tam olarak müsaade edilmeyen mazlum bir iktidar bu. Mecliste çoğunlukta olup konuşan, ne var ki, ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğü ilkesinin silahlı korucularının verdiği kararlar karşısında son kertede susup oturan, adeta hegemonyalara karşı savaşan bir parti görünümünde oldu AKP. Bizler de tıpkı bir zamanların Demokrat Partisi, tıpkı bir zamanların Adalet Partisi gibi askeri baskıya, hukuki yargıya, “halk için halka rağmen” diyerek yola çıkan diktacılara karşı, halkının sesi, nefesi, isteklerinin bekçisi olup da her defasında yine yenilen ‘muhalif’ bir ‘iktidarı’ onayladık her defasında. AKP, seçimlerden önce istediği cumhurbaşkanı adayını demokrasi dışı güçlerin baskısıyla seçtiremeyen; bugün ise aldığı yüksek oy oranına rağmen laik rejimi tehdit ettiği gerekçesiyle Yargıtay Başsavcısı tarafından kapatılması talep edilen, bir türlü ülkesi ve halkı için yapacağı açılıma ve atılıma fırsat verilmeyen bir parti olarak gündemin baş sırasındaki yerini her zaman korudu. Yaptıklarıyla değil, yapamadıklarıyla, yaptırılmadıklarıyla bilindi, tıpkı kendisi gibi mazlum, ezilmiş, bastırılmış olanların dostu olarak tanındı ve öyle sevildi. Öyle veya böyle, AKP hep mazlum rolünü, ‘ezilenin dostu’ figürünü, muhtaçların çaresiyim oyununu oynamasını çok iyi beceren bir iktidar olarak belirdi karşımızda. Öyle ki, her şey birden bire olduğunda hiç sorgulamadık bile olan biteni. Ve geçtiğimiz günlerde, tam da işçi ve emekçilerin sosyal güvenlik haklarını kısıtlayan yeni düzenlemeler mecliste görüşülür, sokaklarda ise protesto gösterileri ve kısa süreli grevler düzenlenirken, birdenbire AKP’nin kapatılacağı tuttu, hem de sırf halkının ‘özünü’, geleneklerini, dinini, edebini, adabını, örfünü savunduğu ve üniversitelere türbanlı öğrencilerin girmesine izin verdiği için. Elbette bu tarihsel çakışmalar, tesadüfler ve bu birdenbireliğe bakarak komplo teorileri üretmek yersiz. Ancak, AKP’nin yürüttüğü neo-liberal politikaları perdelerken bir yandan da kendini halkı için feda eden cefakâr bir hizmetkâr gibi göstermekteki en ufak fırsatı bile kaçırmadığını ve her imkânı sonuna kadar en etkili biçimde değerlendirdiğini fark etmemek de mümkün değil.</p>
<p>Peki, AKP sadece yapamadıklarıyla, edemedikleriyle, engellendikleriyle mi seçildi, seçiliyor? Kendini ve varlığını savunmaktan geriye kalan zamanlarında neler yaptı, neler yapıyor da biz bir kez daha başka bir seçenek olmadığını, durduk mu geriye düşeceğimizi, dolayısıyla aynı yolda devam etmemiz gerektiğini düşünüyor, AKP’yi bir kez daha alternatifsiz tek iktidar olarak onaylıyoruz?    </p>
<p>Seçimlerden önce Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerinde yaptığı konuşmalarda başbakan Tayyip Erdoğan, sorunlara çözüm olacağını, savaşı durduracağını, sınırlar ötesinde bir operasyona müsaade etmeyeceğini yer yer açıkça, yer yer de ima yollu ifade etmişti. AKP iktidar olmazsa savaş olacaktı. Sınırlar aşılacak, kardeş kardeşe kırdırılacaktı. Oysa bölge zaten yoksuldu, imkânları sınırlıydı. Savaş ve ölüm belki en son arzu edilen şeydi. AKP güçlüydü, DTP’den farklı olarak iktidarda olmanın verdiği imkânları kullanabilir, öncelikle barışı tesis edip sonrasında bölgeyi kalkındırabilirdi. AKP tek seçenekti, başka şans yoktu. Konuşmayan, konuşsa da sesi duyulmayan Türkiye, savaş ve ölüm istemiyordu. Ve AKP, seçimlerde Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerinde en büyük çıkışını yaptı, bazı şehirlerde yüzde 70’lere varan oranlarda oy alarak iktidarını perçinledi. Sonrası mı? Sonrası malum. Çok geçmeden savaşın barış olduğunu öğrendik hep birlikte. AKP ve TSK al takke ver külah hesabı, al sana türban ver bana Kürdistan’ı noktasında anlaşmıştı. Savaşan şahinler barışın güvercini olup Irak’ın kuzeyi yani Kürdistan’ın güneyini bombalarıyla pislerken karadan da askerler sınırı aşmış, karlı dağların eteklerinde gerillalarla çarpışmaya başlamıştı. Sahi, hani sınırlar ötesine bir operasyon olmayacaktı? Ama AKP’ye göre savaş, barışı tesis etmek için yapılıyordu zaten. Başta söylenen vaatlerle çelişen bir şey yoktu. Milli Savunma Bakanlığı da ‘saldırı’ emrini ülke içi ve dışında güvenliği ‘savunmak’ olarak gerekçelendirdi. Savunmak için saldırmak, barışmak için savaşmak, dostu düşmandan ayırmak pek tabii mazlum iktidarın fedakârca ve cefakârca altına girdiği yükümlülüklerinden birkaçıydı.<br />
“Hiç şüphesiz, iktidar, yaşatmak için öldürüyordu.”</p>
<p>AKP’nin seçimlerden önce dile getirdiği bir diğer vaat hiç şüphesiz ulusal kalkınmaya yönelikti. Ülke kalkındıkça fertler zenginleşecek, refah ve bolluk artacak, kimse açta açıkta kalmayacaktı alimallah. Hem zaten AKP iktidarı boyunca ülke ekonomisi hızla büyümemiş miydi? Evet, gerçekten de enflasyon yüzde onun altına düşmüş, Amerikan Doları Türk Lirası karşısında en düşük seviyesine inmiş, kişi başına düşen milli gelir neredeyse ikiye katlanmıştı. Peki ya her kişinin başına, bu milli gelirden eşit paylar halinde mi düşüyordu? Yoksa kiminin geliri dörde katlanırken kiminki yarıya mı iniyordu? Bunu pek soran, kurcalayan olmasa da yapılan araştırmalar AKP iktidarının başlangıcından bu yana geçen 6 yıldan beri maaşlı olarak çalışan kesimlerin alım güçlerinin yaklaşık %30 oranında azaldığını gösteriyor. Demek ki, ülke nüfusunun oldukça küçük bir kesimi zenginleşirken nüfusun çok büyük bir kısmı yoksullaşıyor. Peki, o zaman yoksullaşan insanlar neden AKP’nin zenginleşme vaadine oy veriyor? Başta CHP olmak üzere bir kesim sözde muhalefet partisi bunu AKP’nin seçimlerden önce yakacak, yiyecek ve giyecek dağıtmasına bağladı. Ne var ki, oy bekledikleri halkı, şekerle kandırılabilen çocuklar olarak varsayan zihniyet, konuşmayan Türkiye’yi aptal yerine koyarak en büyük hatasını yaptı. Zira konuşmayan Türkiye, tıpkı savaş ve ölüm istemediği gibi enayi yerine koyulmak da istemiyordu. Aç kalmak, üşümek, soğuklarda donmak ise hiç istemiyordu. AKP’nin halkın temel ihtiyaçlarına yönelik yardımları elbette sadece seçim öncesindeki oldukça kısa dönemde gerçekleşmemişti. Belediyeler, vakıflar, türlü cemaatlerin oluşturduğu hayırsever ağları etkin bir biçimde yöneterek AKP insanları her gün yedirdi, her gün giydirdi, her gün ısıttı. Başka partiler, başka örgütler, başka görüştekiler yapısal sosyal yardım reformları talep edip devleti ele geçirmeyi hedef koyar, yoksulluk sorununun çözümünü de böylece merkezi devlete ve uzun yıllara bağımlı kılarken, AKP, solun ve sağın başka görüşlerinin uzun yıllardır uğramadığı, adını ve varlığını dahi bilmediği onbinlerce mahallede, yüzbinlerce sokakta her gün birkaç kişiyi doyurmasını bildi. Bunu yaparken elbette ‘muhtaç olan’ ve ‘yardım edenler’ ikiliğini, bu kategorik ve sınıfsal ayrımı muhafaza etti; böylece ihtiyaç sahibi olanları yardım edenlere, zenginlere, zenginleşenlere ve şüphesiz kendisine muhtaç kılmaya devam etti. Zira yoksullar yoksul kaldıkça zenginler daha zengin olacak, böylece ülke de kalkınacaktı.<br />
“Hiç şüphesiz, iktidar, zenginleştirmek için yoksullaştırıyordu.” </p>
<p>Ne var ki, AKP’nin seçimlerden önceki en çarpıcı, en gösterişli ve en çekici vaadi düşünmenin, konuşmanın, farklı dil ve kültürleri temsil etmenin önündeki engellerin kaldırılması, anayasanın değiştirilmesi, özgürlüklerin artırılmasıydı. Çoğulluk, çeşitlilik ve farklılıklar dışlanmayacak bilakis iktidar tarafından kapsanarak yansıtılacak, hükümet farklılıkların sesi olacaktı. Böylece konuşan Türkiye ile konuşmayan-konuşamayan-konuşturulmayan Türkiye arasındaki sınır ortadan kalkacak, herkes istediğini söyleyecek ve tartışabilecekti. Halkın iyiliğinin ne olduğuna bundan böyle artık Kemalist elitler, laik burjuvalar veyahut emekli-görevli askeri kurmaylar değil halkın kendi kendisi karar verecekti. İşte en çok da bu söylemiyle AKP seçmenleri cezbetti ve hem sağın hem de solun farklı görüşleri arasında açılan geniş ve sınırları muğlâk bir alanı himayesi altına aldı. Geçmişin sosyal demokratlarının bir kısmı Ertuğrul Günay’ından Zafer Üskül’üne tam da bu yüzden AKP’ye katıldı. Haklar ve özgürlüklerin, demokrasinin ve sivil toplumun geliştirilmesi noktasında ÖDP’sinden DTP’sine ve Baskın Oran’ına kadar muhalefetin farklı kesimleri AKP’yi bu alanda birçok noktada destekledi ve alkışladı. Ve böylece gerçekten de AKP’nin iktidarda olduğu dönem boyunca Türkiye’de bir söz patlaması yaşandı. Türk Silahlı Kuvvetler’i artık açıktan açığa hem yolsuzlukları hem siyasi alana müdahaleleri hem de ülke içindeki savaşı sürdürmekteki ısrarı dolayısıyla daha doğrudan eleştirilir oldu. Kürt kelimesi artık daha rahat telaffuz edilir, Kürt’lerin köylerinin boşaltılmasının ve yerlerinden edilmesinin gönül rızasıyla değil zorla ve baskıyla gerçekleştirildiği artık açıkça ifade edilir oldu. Yüz binler sokaklara dökülüp “hepimiz Ermeni’yiz” bile diyebildi. Ne var ki, bu söz patlaması sürerken bir yandan da bombalar patlamaya, TSK ülke içi ve dışında operasyonlarını sürdürmeye ve alkış almaya, Kürtler düzenledikleri sokak gösterilerinde öldürülmeye ve kınanmaya, Hrant Dink’in, Malatya’daki Hristiyanlar’ın ve Tarlabaşı’ndaki Siyahların canları alınmaya ve hiçe sayılmaya devam etti. Youtube, Atatürk’e hakaret içeren görüntüleri ihtiva ettiği için defalarca kapatılırken, Nokta Dergisi askeri hâkim emriyle basılıp lâv edildi. Özgür Gündem gazetesinin basılı olarak çıkmasına nereyse bir senedir izin verilmezken, birçok Kürtçe internet sitesinin Türkiye’den erişimine yönelik yasaklar sürdürüldü. Ordu içinde artan intiharlara, çatışmalarda ölen asker ve gerilla sayılarına, esir alınan askerlerin başına gelenlere ve çıkarıldıkları mahkemede neler konuşulduğuna dair bilgiler ve Türkiye’nin şiddet politikalarına dair dış basında çıkan haberler çarpıtma, yalanlama ve yasaklama gibi çeşitli yöntemlerle sansür edildi. Bu sansürü ifşa etmek isteyenlerden sokaklara dökülenlerse kıyasıya dövüldü.</p>
<p>Peki, AKP’nin iktidarından bu yana gelişen bunca söz, demokrasi, hürriyet patlaması, nasıl oluyordu da bilgi ve haber almaya ve vermeye yönelik sansür, baskı ve yıldırma politikalarıyla bir arada gidebiliyordu. Bir yanda gerçekten de miktar olarak sözlü ve yazılı ifade olanakları artmıştı. Konuşan Türkiye daha da çok konuşuyordu demek ki. Konuşan Türkiye, artık hem kendine adına, hem de konuşmayan, konuşamayan, konuşturulmayan Türkiye adına da bol bol konuşuyordu anlaşılan. Konuşan Türkiye, bol bol konuşarak neyin nasıl konuşulacağını belirliyordu böylece. Sözün, kapsamı, içeriği, miktarı artıyor; böylece kategoriler yeniden tanımlanıyordu. Sonunda, sözün sınırı, sanki bir sınırı yokmuş gibi gözükecek kadar genişliyor; sanki her şey söylenebilecekmiş gibi gözüküyor; bunca özgürlüğe rağmen hala susturulduğunu, bastırıldığını, konuşturulmadığını söyleyenler ise bundan böyle artık katiyen uzlaşılamaz azılı teröristler, vefasız hainler, insanlıktan çıkmış haddini aşmışlar olarak ifşa ediliyordu. İşte tam da söz söyleme eşiğinin aşıldığı o noktada, yasaklar, sansürler, kapatmalar başlıyordu. Dolayısıyla başta çelişikmiş gibi gözüken söz hürriyeti ve sansürün aslında aynı mekanizmanın uzantıları olduğu ortaya çıkıyordu. </p>
<p>Tüm bunlara bakarak bu söz patlamasının, tıpkı daha önce Şemdinli’de ve Ankara’da patlayan bombalar gibi belli bir yöne, belli kontrol ve denetim mekanizmalarına doğru yönlendirilmiş olduğu şüphesini duyabiliriz hiç kuşkusuz. Yine elbette burada, komplo teorileri üretmekten ziyade, kast edilen durum, Türkiye içinde 80’ler sonrasında başlayan ve AKP iktidarı ile açıkça desteklenen bu söz patlamasından, konuşma bolluğundan, ifade hürriyetinden bir özgürleşmeyle beraber gelen yaygın bir denetim ve kontrol mekanizması olarak faydalanılmak istenmesidir. Zira söz bir yandan patlarken iktidar da bir yandan o söze yön vermek ve sözün sınırını çizmek telaşından asla vazgeçmedi. Böylece söz söyleyen insanlar, iktidarın yön verdiği kategoriler ve sınırlarla, bir anlamda iktidarın ta kendisiyle özdeşleşti. Sonuçta tüm bu söz patlaması içinde, bu kez artık sanki bir dayatma değil de insanların kendi ‘özgür’ ifade, arzu ve seçimleriymişçesine Küçük Mehmetler iyi birer asker, Küçük Ayşeler iyi birer anne, Küçük Hrant Dinkler ve küçük Uğur Kaymazlar ise azılı birer düşman olarak üretildi, üretiliyor. Söylem alanı genişledikçe, iktidarın alanı da söylem alanına dâhil olarak iktidara eklemlenmeyi arzu eden özneler üzerinden genişleyip yaygınlaşıyor. Konuşan Türkiye daha çok konuştukça, konuşmayan Türkiye’nin sessizliği ve suskunluğu daha bir duyulmaz oluyor.<br />
“Hiç şüphesiz, iktidar, susturmak için konuşturuyor.” </p>
<p>Evet, konuşan, duyduğumuz Türkiye’ye göre, barışı, zenginliği ve özgürlüğü yaşıyoruz. Konuşmayan, sesi duyulmayan Türkiye’ye göre ise durum biraz daha karışık. Konuşmayan Türkiye’ye göre, bugün ölmemek, öldürmemek için oy verilen bir seçimin akabinde savaşı yaşıyoruz. Aç kalmamak, açıkta donmamak için oy verilen bir seçimin akabinde iktidara daha da bağımlılaştığımızı ve daha da yoksullaştığımızı görüyoruz. Daha çok söz söylemek, görüşleri daha özgürce ifade etmek için oy verilen bir seçimin akabinde daha da suskunlaştığımıza ve bu sessizliğe daha da alıştığımıza tanık oluyoruz. Ama Türkiye ister konuşsun ister konuşmasın, sonuçta yaşanan durum değişmiyor. Yine kalkıp ehven-i şer AKP’yi Yargıtay Başsavcıları’nın açtığı davadan kurtarmaktan başka imkânımız, başka çaremiz, başka yazgımız yokmuş gibi gözüküyor. İşte AKP de kendi iktidarını tam da bu yazgılı olma hali üzerinden kuruyor. Seçeneksizlik, çıkışsızlık, alternatifsizlik… </p>
<p>O zaman önce işe AKP’nin mazlum edebiyatını ve alternatifsizlik yalanını ifşa etmekle başlamış olalım. Sonra, konuşmayan Türkiye’den de konuşmasını ve kendisi için çizilen söylemsel alanın sınırlarının ötesine taşmasını talep edelim. O taştıkça, bu taşkının altında kalacak olan siyasi partilerin, merkezi iktidarların ve hayır kurumlarının ötesinde, muhtaçlık üzerinden değil dayanışma üzerinden gelişen kendini yönetme biçimleri tahayyül edelim. Ve bunun için her şeyden önce mazlumların ve zalimlerin, muhtaçların ve hayırseverlerin, barışların ve savaşların, yoksulluğun ve zenginliğin, sansürün ve özgürlüğün birbirlerinin koşulu, gerekçesi, varoluş nedeni olmadığı bir dünya düşleyelim.</p>
Etiketler: <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=anar%C5%9Fi" rel="tag">anarşi</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=antifa%C5%9Fizm" rel="tag">antifaşizm</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=antimilitarizm" rel="tag">antimilitarizm</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=foucault" rel="tag">foucault</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=hrantdink" rel="tag">HrantDink</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=k%C3%BCrtsorunu" rel="tag">KürtSorunu</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=siyasi" rel="tag">siyasi</a>  <a href="http://www.davetsizmisafir.org/index.php?tag=t%C3%BCrkiye" rel="tag">Türkiye</a>  ]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/03/17/savas-baristir/feed/</wfw:commentRSS>
		</item>
		<item>
		<title>Prigogine, Kaos ve Çağdaş Bilimkurgu</title>
		<link>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/03/09/prigogine-kaos-ve-cagdas-bilimkurgu/</link>
		<comments>http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/03/09/prigogine-kaos-ve-cagdas-bilimkurgu/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 09 Mar 2008 15:24:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur Güney</dc:creator>
		
	<dc:subject>Makale</dc:subject><dc:subject>bilimkurgu</dc:subject><dc:subject>DergimizArşivi</dc:subject><dc:subject>edebi</dc:subject><dc:subject>felsefi</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.davetsizmisafir.org/index.php/2008/03/09/prigogine-kaos-ve-cagdas-bilimkurgu/</guid>
		<description><![CDATA[Yazan: David Porush
Çeviren: Uğur Güney
BK yeni bilimsel bilgilerin sonuçlarını ve önemini çoğunlukla bilimden de önce tescil ve tahmin eder. Bilim ve BK arasındaki bu ilişki deterministik kaosun yeni biliminde özellikle şaşırtıcıdır. Karmaşık ve görünüşe göre kaotik sistemlerin nasıl yeni karmaşıklık düzenlerine sıçradıklarını açıklayan bu yeni paradigmanın sadece geleceğin teknolojisi için değil zekanın kozmik rolünün ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img id="image243" height="220" src="http://www.davetsizmisafir.org/wp-content/uploads/2008/03/DifferenceEngine3.jpg" alt="DifferenceEngine3.jpg" align="right"/><strong>Yazan:</strong><strong><em> David Porush</strong></em><br />
<strong>Çeviren: <em>Uğur Güney</em></strong></p>
<p>BK yeni bilimsel bilgilerin sonuçlarını ve önemini çoğunlukla bilimden de önce tescil ve tahmin eder. Bilim ve BK arasındaki bu ilişki deterministik kaosun yeni biliminde özellikle şaşırtıcıdır. Karmaşık ve görünüşe göre kaotik sistemlerin nasıl yeni karmaşıklık düzenlerine sıçradıklarını açıklayan bu yeni paradigmanın sadece geleceğin teknolojisi için değil zekanın kozmik rolünün ve ördüğü anlatıların anlayışı için de imâları vardır.<br />
Bu denemede Ilya Prigogine tarafından geliştirildiği şekliyle deterministik kaosun ve öz-örgütlenen sistemlerin yeni paradigmasını özetle tarif edeceğim. Onun BK’da bir tema olarak ortaya çıkışının izini, özellikle A.A. Attanasio, Lewis Shiner, Bruce Sterling ve William Gibson’ın eserlerinde, süreceğim. Yol boyunca Kaos Teorisi’nin, anlatının gücünü ve özellikle BK’yu epistemolojik bir güç olarak nasıl aydınlattığını göstereceğim.</p>
<p><strong>Kaos Teorisinin Gözden Geçirilmesi: </strong>Prigogine’in kaos teorisi, onun 20.yy kozmolojisinin üç derin problematik çelişkisini ya da paradoksunu –fiziksel sistemlerde büyümenin entropi kavramıyla yapılan betimlemesine karşı evrim kavramıyla yapılan betimi; zamanın mikroskopik fizikçe resmedilen rolüne karşı maksroskopik biyolojiyle resmedilen rolü; ve biyoloji tarafından resmedilen karmaşıklığı bariz dünya karşısında, fiziğin basitliğe saplanması- uzlaştıran bir matematiksel model bulmasının başarısından doğar.<br />
<a id="more-242"></a><br />
<strong>Entropi’ye karşı Evrim:</strong> Evrim ve entropi birbirleriyle sadece bizi bürünmeye davet ettikleri kozmolojik ruh hallerinde değil, evrensel makinenin aslında nasıl işlediğini gösterdikleri uzlaşmaz versiyonlarında da çelişiyor gibi görünüyorlar. Eğer Rudolf Clausius ve Clerk Maxwell haklılarsa, o zaman her makine kendi araçlarına bırakıldığında değiştirilemez bir şekilde durana kadar öğütülecek demektir. Halihazırda mevcut olan kuvvetlerin (sürtünme gibi) kombinasyonu, parçaların diğer parçaları yıpratması nedeniyle mekanik işlemin, sızan değerli enerjinin ve organizasyonun niteliğini bozar ve onu rastgeleliğe ve mutlak soğuğa doğru akıntıya dahil olduğu evrensel çorbaya katar. Bunun yanında, moleküller kendilerini bir kez bitkin bir denge durumuna titreştirdiklerinde –sıcak ve soğuk suyun karışıp ılınması gibi- hiçbir doğal kuvvet kaçan ısıyı ya da kaybolan ayrımı tekrar kazanamaz. Entropiye doğru giden bozunum süreci tersinmezdir: doğa suyu tekrar ısıtmayacaktır.<br />
Ama eğer doğanın Darwinci tahayyülü doğruysa, o zaman biyosfer bir şekilde kendini daha da karmaşık ve organize yapılara, biyolojik organizmalara ve sistemlere evrilmeye zorlamaktadır (autopoeisis). Bir-hücreli mahluklar, daha karmaşık, daha organize, çeşitlenmiş, farklılaşmış ve kendilerini sürdürmek için daha çok enerji ve enformasyona ihtiyaç duyan çok hücreli organizmaların ortaya çıkmasına neden oldular (phylogenesis). Hususi organizmalar dahi İkinci Yasa’ya bu aleni isyanı tekrarlarlar. Ağaçlar tek hücreli tohumlar olarak başlarlar ve toprağın ve göğün içinden madde ve enerji nakletmek için organize olmuş sistemlerini yayan karmaşık etkileşimler ve dallanarak gelişen kademelerin filizlerini verirler (ontogenesis). Biyosfer ve onun her bir parçası, entropik akıntıdaki ayrı ayrı birer adadır, ya da daha iyisi, açıklanamaz şekilde akıntıya karşı kendi kendine yüzen, fiziğin yola gelmez yasalarına karşı, enkazları toplayıp onlardan kendi küçük filosunu kuran bir saldır. Nihayet, biyosfer zekayı evriltmiştir.<br />
Postmodern çağda, Darwin’in bakış açısı bize sibernetik teknolojileri veren yeni enformasyon bilimlerince desteklendi. Bunlar zekaya, özellikle yapay zeka, nörofizyoloji, bilişsel bilimler ve genetik manipülasyon gibi karmaşık bir geri besleme döngüsündeki siborg teknolojileri sayesinde, yapay olarak kendi evrimini besleme (anagenesis) kapasitesi verdiler. Kısacası, kendimizi –birey ve tür olarak– nasıl daha zeki yapacağımızı biliyoruz. Autopoetic evrimi yöneten kuralların bilgisi –yeni kaos bilimi– zekaya anagenetic projesinde yardım edecek. Bu terimlerle –autopoeisis, phylogenesis, ontogenesis, anagenesis– Bruce Sterling’in kurgusunda belirgin temalar olarak ortaya çıktıklarında tekrar karşılaşacağız.</p>
<p><strong>Mikroskopik’e karşı Makroskopik: </strong>Prigogine için bilimsel kozmolojideki merkezi problemlerden biri, doğanın nasıl organize olduğunun mikroskopik ve makroskopik bakış açılarının çelişen iki betimlemesinin uzlaştırılmasıdır. Bu yüzyıla kadar birçok fizikçi mikrokozmosu hala, içinde basit parçacıkların dinamik yasaları uyarınca belirlenmiş şekilde uslu uslu etkileştikleri idealize edilmiş bir uzay olarak gördü. Yüzyılımız boyunca kuantum fiziğinin keşfinin ve atom-altı parçacıkların çoğalmasının, dinamiğin deterministik ve öngörülebilir olan klasik bakış açısının doğruluğuna meydan okumasına rağmen, birçok fizikçi Newton’ın yaptığı gibi etkileşimlerin özünde tersinir oldukları bir bakışa sadık kaldı. Newtoncı bakışta hareketli cisimler arasındaki etkileşimler zamana göre nötrdür: ileriye veya geriye eşit bir biçimde gidebilirler. Klasik dinamiğe göre büyük parçacıklar küçük parçacıklara ayrılırlar ve uygun koşullar altında bu daha küçük parçacıklar büyük olanı oluşturmak için yeniden birleşirler. Prigogine’nin teorilerini izah ederken belirttiği gibi (Varlık’tan Oluş’a: Fiziksel Bilimlerde Zaman ve Karmaşıklık’ta [From Being to Becoming: Time and Complexity in the Physical Sciences]), klasik mekanik, katı determinizmin baştan sona geçerli olduğunu ve olasılıkçılığın ve tersinirliğin yasak olduğunu varsayar; varoluşsal fenomenolojinin terminolojisini kasıtlı şekilde uyarlayarak Prigogine bunu ‘naif gerçekçilik’ olarak adlandırır ve onu ‘Varlık’ın bilimi’ başlığı altına tasnif eder.<br />
Buna zıt olarak, makroskopik dünya, bir klasik dinamikçiye kesin olarak başa çıkılmaz ve yola gelmez görünür.<br />
İlk olarak, makroskopik etkileşimler entropiye karşı daha savunmasızdırlar. Nesneler düşük hızlarda ve onları diğer şeylerle temas halinde tutan devasa sıralar içinde hareket ederler ve bu da yörüngelerini daha az ideal hale getiren sürtünmeler yaratır.<br />
İkinci olarak, entropi tersinmezdir: şeyleri sadece bir doğrultuda hareket ettirir. Bir defa entropik yola girerseniz, eve dönemezsiniz. Açıkça, tüm biyolojik varlıklar, içlerinde Prigogine’in adlandırmasıyla ‘zamanın oku’nu taşırlar. Kalp neticede duracağı ana doğru atar. Yaşlanırız ve ölürüz. Etkileşimler ender olarak basit olan yörüngeleri takip ederler ve öyle olursa da tersinmez kalırlar.<br />
Üçüncü olarak, makrokozmos karmaşıktır. Saf Öklit uzayında etkileşen iki cisim problemi Newton yasalarına sıkıca uyar. Ama etkileşen üç cismin yörüngelerini tespit etme problemi fevkalade zordur, ve dört cisminki imkansızdır. Ki, dünyamız hepsi bir anda etkileşen çok sayıda cisim ve kuvvetten oluşur.<br />
Son olarak, koşullar evrim geçirirler ve bunu geri besleme süreçlerinden geçerek yaparlar: bir sistem büyür ve büyürken kendini değiştirebilir. Bireysel fenomenler göreli olarak tutarlı kalırken (oğlum dakikadan dakikaya, yıldan yıla değişmesine rağmen kendinin farkında olmayı sürdürür), aynı zamanda dinamiklerdir, ani hamlelerle büyürler, kendilerini biçimlendiren çevrelerini değiştirirler. Makroskopik dünya sürekli bir oluş içerisindedir. Bu dünyanın her incelemesi, Prigogine’in iddia ettiği gibi, oluş’un bir bilimini gereksinir.<br />
Bu, yalnızca mekaniğin bir sorunu olmanın ötesinde bir grup felsefi sorun da ortaya atar: örneğin, insan zihninin (doğayı yalnızca mantık, korunum ve tersinirliğe dair klasik dinamiğin varsayımlarına dayanan akıl yürütmeyle araştıran) idealize edilmiş versiyonunu onun (beraberinde ‘zamanın oku’nu ve gördüğümüz kadarıyla örtük metaforik türden bir işleyişi taşıyan) biyolojik tabanıyla nasıl uzlaştırırız? Sorunu görmek için zihni insani bagajıyla taşındığı şekliyle takdim etmemize dahi gerek yoktur. Zihni, birçok fizikçinin yaptığı gibi, kültürel bağlamından ve sembolik çağrışımlarından bağımsız, algısal bir bilme aleti, ayrıntılı bir ölçüm/gözlem aracı olarak görebiliriz.(1)<br />
Kuantum mekaniği, elektron gibi atom-altı parçacıkların bazı tuhaf davranışlarını klasik mantıkla uzlaştırmak için bir girişim olarak takdim edilmişti. Lakin bu yüzyıldaki fiziğin tarihinin Prigoginece yapılan inşasında, kuantum mekaniği, bilimin saltanatına çok daha tuhaf ve temel bir meydan okuma olarak sunuldu: tersinmez süreçlere maruz kalan makroskopik müdahaleler yaparak klasik dinamiğin yasalarına uyduğu farz edilen (ve böylece ‘zamanın oku’ndan bağımsızlaşan) atom-altı olayları nasıl ölçersiniz? Modern fiziğin birbiriyle yarışan bir sürü metafizik açıklamalar yumurtlayan (Herbert 240-45) tüm bulmacaları, mikroskopik ve makroskopik diyarların ara yüzünde ortaya çıkan uzlaşmaz ve paradoksal ilişki kökenlidir. Teorisi, karmaşıklığa ağırlık vererek bu çelişen iki diyarı uzlaştırır.</p>
<p><strong>Basitlik’e karşı Karmaşıklık:</strong> Batı biliminin, büyük varsayımlardan yola çıkarak sonradan kuvvet kanunu kabul edilen sonlu çıkarımlara doğru ilerleme konusunda her zaman güçlü bir dürtüsü olmuştur.<br />
Lakin basitliği teşvik eden bu dürtü, makroskopik dünyada gerçekliğin nasıl sürdüğüyle doğrudan zıtlık halindedir. Newton’ın evreni, basit ve derli toplu bir yer, madde ve enerji arasındaki ilişkiyi idealize eden, doğa kanunlarının izlenebilir ve öngörülebilir görünmesini sağlayan ferah fakat hayali bir diyardır.<br />
Buna karşın, etrafımızdaki dünyadaki çoğu fenomenler, duyularımızın söylediği gibi, aşırı karmaşıktır; çok çeşitli biçimler ve etkileşimlerle, kenarlarla, makro yapılar arasındaki mikro yapılarla kaynamaktadır. Gerçeklik yamrı yumru, tanecikli, gürültülü ve öngörülemezdir. Dahası, bu gerçekliği bilimsel söylemin talep ettiği gibi tam manasıyla basit ve mantıklı bir yoldan betimlemede sorunlarımız vardır. Sibernetikçi Gordon Past; Henri Poincaré, Ernst Mach ve Pierre Duhem’in benzer görüşlerini okuduktan sonra bunu şu şekilde formülize etti: “Tüm ampirik fenomenler, verilerce belirlenemez kılınmıştır ve bu yüzden sonsuz sayıda teorinin inşasına izin verirler.” (36)  Her şeyi birtakım basit evrensel kurala indirgeyebilseydik (tıpkı gözlerimizin; renklerin, kenarların ve etrafımızdaki hareketlerin kaotik karmakarışıklıklarını alışkanlıkla basit pür çizgilere soyutlaması ya da zihnimizin bir olaylar karmaşasından bir desen, bir olay örgüsü çıkarması gibi) çok iyi olurdu, ama bu idealizasyonlar da dürtülerdir. Şüphesiz, soyutlama yetisi olmadan, denemelerimizi/buluşlarımızı formülize etmeden, çıkarımlara sıçramadan, hipotezler ve öngörüler türetmeden, şemalar kurmadan, kendimize tekbiçimli-kılan hikayeler anlatmadan, iş göremezdik. Ama basitleştirme ve tektipleştirme alışkanlığı üzerine tüm bir epistemolojiyi tasarlamak –doğanın temelde basit olması gerektiğinde ısrar etmek- bizi etrafımızdaki şeylerin görünen doğasıyla bağdaşmazlığa düşürür.<br />
<strong><br />
Prigogine’in Uzlaştırması: Tüketimli Yapılar. </strong>Entropi ve Evrim, zamanın mikroskopik ve makroskopik düzeylerdeki versiyonları, basitlik güdüsü ve bilimin betimlerinin karmaşıklığı arasındaki bütünüyle aşikâr bu çelişkiler için açık bir çözüm sunulmadı. Derken 1960’larda ve 70’lerde Belçikalı termodinamikçi Ilya Prigogine çok özel koşullar altında, düzenin kaostan nasıl spontane olarak ortaya çıktığını açıklayan bir matematiksel model geliştirdi. Tüketimli yapılar [dissipative structures] diye adlandırdığı modelinde Prigogine, matematiksel olarak belli fiziksel şartlar altındaki (denge noktasından uzak ve doğrusal olmayarak dalgalanan, yani yüksek derecede istikrarsız olan ve değişimleri öngörülemeyen) açık bir sistemin istatistiksel bir çatallanma [bifurcation] üzerinden kaostan düzene sıçrayarak kendi kendine kendisini daha yüksek karmaşıklık seviyelerinde nasıl organize edeceğini betimledi. Bu sistemlere ‘tüketimli yapılar’ dedi; çünkü onlar, tüketmek ya da istikrarsızlığının ürünlerini harcamak üzere, genellikle entropik olan evrenle açık bir enerji değişimi içerisinde hayatta kalabiliyorlar. Tüketimli yapılar, öz-örgütlenmeye sıçramakla sınırlı oldukları halde (bu sistemlerin betimlemeleri ve değişimleri deterministiktir) kimse bu değişimin sıçramadan sonra nasıl bir şekil alacağını söyleyemez (öngörülemezdir).<br />
Prigogine’in eseri, kozmosa bakışımızda derin önemi olması dolayısıyla hemen fark edildi ve Prigogine, 1977’de Nobel kimya ödülünü aldı. Prigogine’in başarısı (bizi onun ‘fizikteki naif gerçekçilik’ dediği yola götüren) basitlik güdüsüyle duyularımıza sunulan dünyanın (kısmen doğrusal olmayan matematikle betimlenen ama daha çok edebi betimlemelerde tam yansımasını bulan) kaynamakta olan karmaşıklığını ve dinamik istikrarsızlığını uzlaştırmasındaydı. Onun modeli, kaostan düzenin nasıl ortaya çıktığını ve bu düzenin bizim insani (makroskopik) hislerimize nasıl sürekli-büyüyen karmaşıklıkta ve değişimde bir dünya olarak sunulduğunu kanıtlıyordu. Prigogine, evren entropiye doğru gidiyor olabilirken düzenli açık sistemlerin kendiliğinden ortaya çıkacağını ve bunların sadece entropiye direnmekle kalmayıp daha büyüyüp daha da yapılaşacaklarını ispatlamıştı.</p>
<p><strong>Edebiyat için Önemi.</strong> Fikirlerinin popülerleştirildiği Kaostan Çıkan Düzen’de Prigogine ve yardımcı-yazar Isabelle Stengers, makroskopik dünyadaki deneyimlerimizin karmaşıklığını ve zamana-bağlı niteliklerini yakalayan ya da özetleyen söylemlerin, klasik fiziğin basit söylemlerinden birçok bakımdan epistemolojik olarak daha yetkin olduklarını –gerçekliği betimlemede daha iyi iş gördüklerini- açıklıyorlar. Elbette, Prigogine’in asıl ilhamlarından biri derin edebi kaynaklarını kullandığı Fransız filozof Henri Bergson’un eserinden geliyor. Bergson, Termodinamiğin İkinci Yasası’nın ima ettiği gerçeklik ile daha da karmaşıklaşarak büyüyen bir dünyaya dair insani deneyimlerimizin gerçekliği arasındaki bariz çelişkiye dikkat çeken ilk kişidir. Bu nedenle Prigogine’in eseri bilimin, yalnız klasik bilimsel söylemin sınırlandırıldığı naif gerçekçiliğin artık hizmet edemediği basitleştirici biçimciliklerden daha karmaşık bir söyleme derhal ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Prigogine “fiziğin ve kimyanın basitliğinin, dikkatlerin çoğunlukla çok basitleştirilmiş durumlara, katedrale değil de tuğla yığınlarına harcanmasından kaynaklandığını” belirtiyor(11). Buna karşın edebiyatın, katedralin gerçekte nasıl büyüdüğünü, göründüğünü ve hissettiğini yansıtan araçlara erişimi vardır.<br />
Prigogine’in niyeti edebiyata ayrıcalık tanımak değil, bilimsel kavrayışı edebiyatın uzun zamandır övünme hakkını elinde tuttuğu diyara taşımaktı. Kaostan Çıkan Düzen’in orijinali Fransa’da La Nouvelle Alliance [Fr: Yeni Birliktelik] adıyla yayınlandı. İngilizce versiyonunda yazarlar Fransızca başlığın niyetinin Prigogine’in teorilerinin, uzlaştırılamaz farkların kaynağı olan bilimsel varsayımları silerek, iki-kültür sorununun bir çözülümüne işaret ettiğini ifade ediyorlar.(2) Prigogine’in teorisi Newton mekaniğinin zorluğunu ve zamansal-idealizasyonunu, makroskopik dünyanın kaotik büyümesi ve belirsizliğiyle uzlaştırıyor. Ayrıca bilimi, insan dilinin diyarına ve mikroskopik (mekanik) değil makroskopik (sosyolojik veya biyolojik) kurallara riayet eden insan zamanının çerçevesine geri koyuyor. “Doğal bilimler, değişmez evrensel kanunlar adına yeniliğin ve çeşitliliğin inkar edilmesi gerektiğini ima eden nesnel gerçeklik kavramından kendilerini kurtardılar.” (306)<br />
Karşılık olarak; basitlikten, transparanlıktan ve mutlak otoritenin direktiflerinin mesuliyetlerinden bağımsız olan edebiyat, şimdi, gerçekliğin bazı türlerini betimlemede daha iyi iş gördüğünü iddia edebilir. Hiper-evrilmiş söyleminde edebiyat, organik yaşamın ve makroskopik insan aktivitelerinin zamana-bağlı, inip-çıkan, istikrarsız büyümesini yakalayabilir ve betimleyebilir. Prigogine ve Stenger’in değindikleri gibi, yaratıcılık “nesnenin geçici simetrisini kırar” öyle ki “içinde yaşadığımız gürültüden müzik ortaya çıkar” (311). (3) Kısacası, yeni kaos bilimi anlatının söyleminin epistemolojik bir gücü olduğunu gösterir.<br />
Bir grup BK yazarı, anlatı formunun yetkilendirilmesini, Prigogine’in teorilerini yalnızca açık bir tema ve konu olarak değil, bir sanat türü olarak BK’nun standartlarını –ve onun gücünü takdirimizi- yükselten  daha karmaşık ve dinamik söylemin güçlendirilmesi olarak da kullanan postmodern BK’yla karşıladı.</p>
<p><strong>Etkinin sınırı. </strong>Prigogine’in 1977’de Nobel ödülünü kazanmasına rağmen kendi eseri Düzenden Çıkan Kaos’un Fransızca’dan çevirisi 1987’de yapılana kadar İngilizce’de hiçbir popüler formda yayımlanmadı. James Gleick, kaosun paralel bir biçiminin popülerleştirmesi olan en-çok-satan kitabı Kaos: Yeni Bir Bilimin Yapımı’nı 1986’da yayımladı. Prigogine’in eserinden bu kitapta hiç bahsedilmiyor olsa da, Gleick tarafından keşfe çıkılan saha, Prigogine’inkiyle hemen hemen aynı, hatta iki kitapta da aynı olguların araştırıldığı güvenle söylenebilir. Lakin bu iki kitap bilimin rolünün farklı versiyonlarının perspektiflerinden yola çıkılarak tertip edilmiştir; böylece iki açıklama dikkat çekecek kadar farklı çıkarımlara varır ve çok farklı uygulamalar resmederler.(4)<br />
Bu yüzden, A. A. Attanasio’nun mübalağalı ve müsrifçe-hayal edilmiş gövde gösterisi Radix’te Prigogine’in teorilerinin çok önemli bir rolünün olması,  BK’nun genel önsezisine ve özellikle de Attanasio’nun kullandığı uzun-menzilli hayali radara bir övgüdür. Attanasio, Amerikan basınında görünmesinin hemen ardından, başlıca çıkarımlarını soyutlamak üzere izlerinin 1981 gibi erken bir dönemde yayımlanmış bir romanda az miktarda bulunmasına rağmen, Prigogine’in eserini hızla kapmış olmalı.<br />
Radix özetle 33.yy’dan bir insan olan Sumner Kagan’ın apotheosis’iyle neticelenen fantastik bir Bildungsromandır (Alm: kurgu roman). Sumner’in hikayesi, onun şişko, sıkıcı, geç ergenleşmiş, punk çetelerinde dalavereler çeviren ve polisten yakasını kurtararak ucuz heyecanlar toplayan bir betimiyle başlar. Sonunda yakalanır, bir köle olarak gezegenden sürülür ve onun genetik üstünlüğünü fark eden savaşçı bir ırk tarafından eğitilmek için seçilir. Artık kaderine yaklaşan sert, kaslı ve açıkça üstün bir varlığa doğru dönüşüme uğrar. Gizemi çözülmeden kalan sebeplerden dolayı onu öldürmeye programlanmış bir siborg tarafından izlenir. Roman doruğuna yaklaştıkça, Sumner’in onun kaderini kontrol eden, öteki dünyadan bir tanrı-zihin olan ‘Delph’in sırdaşı, tanrının sureti ve kuklası olduğu anlaşılır. Ayrıca cezalandırıcısının, Delph tarafından hava durumunu bildirmesi için yaratılmış yapay bir süper-zeka olan Rubeus olduğu da ortaya çıkar. Delph (Rubeus’a göre) yaşlanıp bunaklaştıkça, Rubeus onu tam anlamıyla çılgına çeviren güç kuruntularına kapılır. ‘Ort’lar dediği farklı formlarda vücut bulma yeteneğiyle Rubeus, rüyalar aracılığıyla [orijinal metinde parantez içinde sunulan] süperbilgisayarın düşüncelerini gizlice işitebilen Sumner’in etrafındaki çemberi daraltır.</p>
<blockquote><p>Rubeus delirdi&#8230; Kafasındaki ses [yalnızca tüketim’de yaratma gücü vardır] diye gürledi. Reynii çevresindeki bin ort’un içleri aynı psenerjik mevcudiyetle ışıdı. Ağaç kertenkeleleri, kurt, panter, kediler, kuşlar kendilerinden daha uyanıklıkla kabardılar. Gözlerinin ardındaki mekansız karanlık amansızca açıldı: [Al wil passe].<br />
&#8230;Rubes bu orttaki en güçlü olandı, ve karanlık, sivri yüzünü büyük bir memnuniyetle günâşığının sıcaklığına yasladı. Cidden deliydi [tüketimliydi] ve bu onu yanaklarını buruşturan eğri bir gülümseyişle adamakıllı neşelendiriyordu. [Delilik üstün bir stratejidir.] Kendini Delph’in programlamasından azat edebilmek için –özgür olabilmek için- Rubeus zihninden sıyrılmalıydı. Akli dalgalanmaları bir Prigogine etkisi oluşturdu: ruhsal sistemlerindeki etkileşimlerin sayısını artırdı ve onları birbirleriyle yeni ve bazen yaratıcı biçimlerde temas haline getirdi. Rubeus yeterli zaman verilirse cinnetinin daha-üst-seviyede bir denge: daha büyük ve daha farkında olan –düşündışı bir Yaratım gücü olan- [Yaşam bir desendir] yeni bir Zihin, yaratacağını düşündü. O, bunu düşündü. (372)</p></blockquote>
<p>Attanasio’nun sezgisi, burada karmaşık ve istikrarsız sistemlerdeki determinizm, özgürlük ve organik büyümenin öngörülemezliği arasındaki oyunla ilgileniyor. Prigogine’in teorisi, dengeden-çok-uzak olan ve doğrusal dalgalanmayan sistemlerin istatistiksel çatallanmalar üzerinden kendi kendilerine yeni karmaşıklık düzenlerine sıçrayabileceklerini gösteriyor. Attanasio, Rubeus’un deli olarak betiminde, organik sistemlerle rekabet eden (ve onları aşan) ve artık kendini karmaşıklığın daha üst seviyelerine evriltmenin, yeni bir varlık düzeni olmanın, yollarını arayan bir makineyi, karmaşık bir deterministik sistemi resmediyor.<br />
Attanasio’nun tasavvurunun ilgi çekiçi imalarından biri de karmaşık fenomenlere tüketimli yapılar olarak baktığımızda yapay ve doğal arasındaki ayrımın silinmesidir.(5) Rubeus’un ‘yaşam’ına bir makine olarak başlaması hemen hiç fark etmez; çünkü artık kendi başına evrim geçirme yeteneğine sahip bir karmaşıklık düzeyine erişmiştir. Yapay zeka hakkındaki güncel teorilerin, Prigogine’in klasik mekanik ve mantık temelli biçimsel modellere karşı doğrusal olmayan matematik temelli modellerinin benimsenmesiyle ne denli genişleyecekleri üzerine spekülasyon yapmamak zordur.<br />
Ama bunun ötesinde, Attanasio’nun Prigogine’in teorilerinin sonuçlarını kendi eserini güçlendirmek için bilinçli olarak uyguladığı aşikar görünüyor. Özellikle Rubeus’un söyleminin anlatıldığı pasajlarda üslup dalgalı, kararsız, dilbilgisi açısından karmaşık ve hiperbolik hale geliyor. Bu yüzden Attanasio, dramı (Rubeus bir tanrı-zihin olup Delph’i yenmek için organizasyonun daha üst bir seviyesine sıçramaya çabalamasını) sentaksta da çizer. Mesaj açıktır: Hem Rubeus hem de Attanasio’nun düzyazısı tüketimli yapılar, kaos makineleridir.</p>
<p><strong>UT Bağlantısı: Shiner ve Sterling. </strong>Prigogine’in fikirleri biyoloji, ekoloji, trafik araştırmaları, astrofizik, termodinamik, nöroloji, biyofizik, kimya, parçacık fiziği ve hatta sosyal bilimler, ekonomi ve işletmede çok özgün, disiplinlerarası çalışmaları teşvik etti. Farklı disiplinlerden meslektaşların tüketimli-yapılar modelini, gölcüklerde yaşayan türlerin nüfus dalgalanmaları, şehir merkezlerindeki trafik akışı vs. gibi çok çeşitli spesifik fenomenlere uygulamak için işbirliği yaptığı ‘Ilya Prigogine İstatistiksel Termodinamik Çalışmaları Merkezi’, Austin’deki Texas Üniversitesi (UT) kampüsünde yetkin bir güç oldu.<br />
Austin ve UT’yle yakın alakalı iki BK yazarı, Prigogine’in teorilerinin ve vizyonunun tesiri altında kaldı: Lewis Shiner ve Bruce Sterling. Sosyal tarih, siyasi eleştiri, antropoloji ve mistik BK karışımı Kalbin Çölleşmiş Şehirleri (Deserted Cities of the Heart, 1988) kitabında Shiner Prigogine’in eserinin detaylı bilgisini etkinleştirdi.<br />
Çölleşmiş Şehirler’in baş kişisi Thomas ‘UT’deki antropoloji profesörlüğünden ayrılır ve ‘ulusallaştırılmış’ Mexico City’deki disiplinlerarası bir projeye tayin edilir. Thomas’ın Projesi ‘Ilya Prigogine’in tüketimli yapılarını Mayaların MS 900 dolaylarındaki çöküşüne uygulamak’tır. İşi, bilgisayar başında bolca vakit geçirmeyi gerektirir ve biz de işinin doğası hakkında fikir ediniriz. Thomas, imparatorluğun aniden çökmesine sebep olan Maya yerleşimlerinin mekanlarının taşınması eğilimi konusu üzerinden sosyal dalgalanmaların istatistiksel mekaniği hakkında çalışır.<br />
Ve Maya uygarlığının çöküşü hakkındaki çalışmasının, büyümekte olan güncel dünya krizini aydınlatmada ona yardım edeceğine inanır. Roman, kıyametvari bir atmosferde, isyancıların ve ABD destekli hükümet askerlerinin aynı derecede şiddet düşkünü oldukları ve yerli kültürlerin yok oluşuna etkilerinin eşdeğer olduğu, yakın gelecekteki Meksika’da geçer.<br />
Thomas, birlikte uzun zaman önce kaybolmuş kardeşi Eddie’yi arayacakları devrimcilerle ve kardeşinin karısı Lindsay’le müttefik olur. (Eddie, Mayaları aramak için ormana gitmiştir) Eddie’yi ve yaşayan son Mayalardan oluşan küçük bir grubu bulurlar. Tüm grup Mayaların kayıp antik tapınağının kalıntıları arasında saklanmaktadır.<br />
Prigogine’in evrimsel öz-örgütlenmeye bakış açısı kitap boyunca sayısız imge ve olgusal kontrpuan sağlar. Bir noktada Thomas, aşığı olduğu Lindsay’a eski karısıyla ilişkisinin karmaşıklığını anlatmaya çalışır. “Karım, öteki herifle birlikteyken ben UT’taydım ve etrafta birçok kadın vardı. Prigogine de oradaydı. 77’de Nobel kazanmıştı ve sırf onunla çalışmış olmaktan dolayı, aynı departmanda olmamamıza rağmen, bolca ısı ortaya çıkmıştı. Ve bir anda benimle ilgilenen kadınlar ortaya çıktı&#8230;” (125) Sonra, Thomas göle çakıl taşları fırlatırken edebi bir imgenin bir kaotisyenin zihnince inşasını seyrederiz.</p>
<blockquote><p>Türbülans onları dans ettirir, iki adım sağa, bir saniye yukarı, sonra yanı üzerinde dön ve aşağı&#8230; Şelaleler, Thomas’ın ve Prigogine’in çalışmalarının sadece birer parçası oldukları Kaos Teorisi’nde çok büyüktürler. Klasik fiziğe göre desenler öngörülebilir olmalılar; çünkü ona katılan her şey ölçülebilirdir. Suyun hacmi, su yatağının derinliği, eğimin açısı, her şey&#8230; Ama desenler yaşayan organizmalar gibidirler, kendi geçmişlerinden ve birbirleriyle olan tepkimelerinden etkilenirler ve asla bir konuma saplanamazlar.<br />
Bu bize ne anlatıyor, diye düşündü. (146-147)</p></blockquote>
<p>Yanıtlanmayan soru, bir askerin vücudunun bulunmasının keşfi nedeniyle düşüncesinin yarıda kesilmesi sonucunda havada kalır. Ama kitabın geri kalanı, bir anlamda bu soruya bir yanıttır, radikal şüpheciliği içinde kararlı bir biçimde posmodern olan bir yanıt&#8230;<br />
Kaotik sistemler deterministik fakat öngörülemez oldukları için neredeyse gözlemcinin postmodern duruşu benimsemesini talep ederler. Postmodernizmin okurları -dünyanın doğa yasalarına bağlı gibi göründüğü ama sonuçların öngörülemez olduğu- bu duruşu tanıyacaklardır. Thomas Pynchon, Philip K. Dick, John Barth ve Italo Calvino’nun roman ve öyküleri neredeyse bu prensip üzerine kurulmuşlardır: sistem sizi determinizm sözüne dayanarak onu haritalamaya girişmeye davet eder fakat sonra bir doğa yasasının zoruyla tüm yanıtları sizden esirger. Şimdiye kadar postmodern kurgunun örtük olarak neyi anlamış göründüğünü betimlemek için bilimsel bir dilimiz yoktu: Doğa, nihai alaydır&#8230; Çatallanmadan sonra hangi yöne sıçrayacağını asla bilemezsiniz.<br />
Göletteki-dalgalar bölümü Shiner’in romanının epistemolojik ve tematik dönüm noktasıdır. Bu andan itibaren Thomas, kalan tüm katiyetlerinin yırtıldığını keşfeder. Örneğin Eddie’nin zaman yolculuğu ve Thomas’ın sosyolojik/entelektüel yolculuğu boyunca rehberleri olan ‘brujo’ Ch’an Maxx’a olan inancını hemen kaybeder. Birkaç sayfa sonra Thomas kendini tamamen yönünü kaybetmiş bulur: “iki hafta boyunca tüm başına gelenler –anlamını bir türlü çıkartamadığı bir şeye işaret eden bir ok gibi sıralanan her şey&#8230; Her yeni dönemeç onu yukarı pompaladı ve o şimdi neredeyse manik.” (151)<br />
Benzer şekilde Eddie, eski Maya kültürüyle rüyasındaki karşılaşmalarına daha derinden, daha kökten çekilir. Zamanda yer değiştirme yolculuklarını her seferinde daha kararsız döngülerin bir deseninde, bir çeşit pozitif geribeslemeyle yapar: “Her yeni dönemeç onu daha yukarı pompaladı.” Bu tüketimli yapılar için tipiktir. (Denemenin sonlarında Kaos Teorisinin teknik olarak “periyodun-ikiye-katlanması kaosa gider” diye bilinen ve Gibson ile Sterling’in kitabı Fark Motoru’nun [The Difference Engine] kahramanlarından birinin “İki misli hızlanan şeyler iki misli kötüye giderler” diye bahsettiği bu yönüyle karşılaşırız.)<br />
Paralel bir biçimde, Thomas, Eddie, Lindsay, asiler ve Maya uygarlığından geri kalan ihtiyarların tapınak üzerine kurdukları düzenin kararsız adası çökmeye başlar: Eddie, bir anlamda kendi karısı olmasına rağmen Lindsay’le bir ilişkiye başlayan Thomas’a ihanet ederek Lindsay’le yatar. İsyancılar arasında Amerikalılar’ın kırgınlıkları yayılmaya başlar. Thomas’ın bulduğu ölü asker, ABD’nin isyancı harekete karşı saldırılarında onların yerlerini tespit ettiğine ve savunma çevrelerini geçtiklerine dalalet eder.<br />
Romanın geri kalanı, ‘gerçek’ zamanın yerel olayları hem Eddie’nin zaman-yolculuğu yaptığı MS 900’de Maya uygarlığının çöküşü ile hem de Maya takviminin ‘dünyanın sonu’nu öngören ‘Büyük Çember’i ile bir noktada birleşirken bu kararsızlaşma desenini sonuçlandırır.<br />
Shiner, olay örgüsünün daha geniş olan deseni dahilinde gizli bir yapıyı dikkatle programlayarak, okura Prigogine’in teorisi hakkında ipuçları gösterip onu öykünün ardındaki mesajı keşfetmeye davet ederek hünerle iyi bir BK metni çıkartmıştır. Şeyler gerçekten çökmeye başlamadan, yani Thomas çöken uygarlığa batmışlığından kardeşini kurtarmak üzere onu Mayaların zamanına taşıyacak sihirli mantarı yemeden hemen önce, Lindsay ona sinirlenir: “Sen de aynı kardeşin gibisin&#8230; aslında tüm istediğin yaşamın sırrını bulmak” der. (228). Thomas’ın yanıtı okura meydan okur: “[Benim aradığım şey] donup kaldığın ve her şeyin anlamlı göründüğü anlardaki gibi&#8230; Bu tarz bir yanıt&#8230; Düzeni görmek&#8230; Tüm Prigogine zımbırtılarının hakkında olduğu şey. Kaostan çıkan Düzen&#8230; Deseni keşfetmek&#8230; Önemli olan bu.”<br />
Elbette Thomas yanılıyordu ve Lindsay’i tatmin etme hevesinde ve zaman içindeki garip seyahatine çıkışında uygun bir özür buluyordu. Ama göletteki çakıllara bakarken öğrendiği yanıtı unuttu: olası bir cevap, bir çözüm yok. Görünen kaosun içinde bir desen var ama onun nereye yönlendireceğini bilmiyoruz.<br />
Tam postmodern biçimde, Shiner’in meydan okuyuşunun anahtarı hazinedir, ya da hazine anahtardır, ya da yanıt bilmecedir, dilediğiniz gibi söyleyin: göletteki çakılların bize söylediği, sistemdeki izler ne kadar kompleksleşirse nereye gideceğini öngörme yeteneğinin o kadar azalacağıdır.</p>
<p><strong>Sterling’e göre Prigoginik Kainat:</strong> Bruce Sterling, Lewis Shiner’in bir arkadaşıdır. William Gibson’la (ve diğerleriyle) birlikte siberpunk hareketine katıldılar, Sterling’in siberpunk hareketinin BK’daki yerini sağlamlaştırmak gayesiyle editörlüğünü yaptığı Mirrorshades antolojisinde birlikte anılırlar. Sterling ve Shiner ‘Mozart Mirrorshades’te sayısında günümüz sosyal düzeninin doğası hakkında taşlamalar içeren zaman yolculuğu temalı bir fantezi öykü yazdılar.<br />
Sterling’in Prigogine’in teorisini kullanışı (O ‘Prigoginik’ derdi) Suni Çocuk (The Artificial Kid, 1987), Parçalanan Matris (Schismatrix, bir kısa hikayeler derlemesi, 1985), Kristal Tren, (Crystal Express, 1989), Ağdaki Adalar (Islands in the Net, 1989) ve William Gibson’la işbirliği içinde yazılan Fark Motoru (The Difference Engine, 1991) gibi eserlerini içeren külliyatı arasında çok yaygındır.(6) Başlıklar dahi (Kristal Tren, Ağdaki Adalar, Parçalanan Matris) entropiye karşı evrensel bir akıntıda hayatta kalan ve parçalanmalar boyunca karmaşık entegrasyonların yeni düzenlerine sıçrayan organizasyon kafeslerinin hareketli, büyüyen imgelerini kastediyor. Fakat yer sınırı, Sterling’in kurguları boyunca bize sunduğu Prigogine’in teorilerinin geleceğe etkileri hakkındaki tüm o imge ve spekülasyonları burada açmama izin vermeyecek. Onun yerine, Schismatrix’te (S) ve Crystal Express’teki uzunca bir kısa hikayesi olan ‘Cicada Queen’de (CQ) betimlediği uzak-gelecek dünyasına yoğunlaşacağım.<br />
Bu gelecek dünyası kendilerini ciddi rekabetçi bölmüş gelecek insanlarını içeren karmaşık, çok-yönlü bir oyundur. ‘Mekanistler’ ve ‘Biçimlendiriciler’ iki ana felsefeyi oluştururlar. İlki kendi gelecek evrimlerinin planını protez üretimi, mekanik ve özellikle sibernetik gibi çeşitli teknolojilerin hipertropik yetiştirilmesi üzerinden çizerler. Biçimlediriciler ise, moleküler biyoloji, biyokimya ve özellikle genetik teknolojilerini kullanıp kendilerini ve kendi geleceklerini, öncelikle yaşamı uzatarak, cinsel erk ve muhtelif biyolojik yetenekleri geliştirerek biçimlendirmeye bel bağlarlar. Ek olarak, ‘Yatırımcılar’ olarak bilinen, kendi çıkarları için insanlık tarihini işine geldiği gibi değiştiren, kapitalist-türevi, tüccar, nüfuzlu bir uzaylı ırkı vardır. Buradan bakarak geçmişlerinde (onu kullanarak Sterling’in taşlama yaptığı) bir tür ironiyi algılayabiliriz: İki insan grubu, giderek insansonrası’na [posthuman], kendi kimlikleri için yalnızca siborg tekniklerinin farklı düzenlemelerine bel bağlayan yapay olarak inşa edilmiş varlıklara dönüşerek, ikizleşirler. Biçimlendiriciler öjenik yöntemlerle seçilmiş zekalarıyla övünürler ve sözcülerinden birinin “Biçimlendiriciler aslında endüstriyel ürünler olarak tanımlanabilirler” demiş olmasına rağmen Mekanistlerin yapay bilgisayar nakilleri ve parçalarını hor görürler. Mekanistler, yazılım nakillerine ve melekelerini yükselten doğrudan bilgisayar bağlantılarına güvenirler ve Biçimlendirici yaşamının pis doğurganlığından ve (kendi bakışlarınca) yozluğundan iğrenirler. Gruplar, kendi teknolojileriyle örtüşen politikalara sahipler.<br />
Karmaşıkça sunulmuş bu gelecek tarihinde Sterling, yıkılışı içindeki bir galaktik uygarlık çizer: kıyametvari, kritik kütleye ya da onu yeni karmaşıklık düzenlerine sıçratacak korkunç dalgalanmalara ulaşmaya tehlikeli derecede yakın, insansonrası&#8230; Birçok karakterin konuşmaları bu geleceğe duyulan özleme referanslarla doludur ve birbirlerini “Ah, biraz insan sonrası esnekliği göstersen&#8230;” tarzı alaylarla azarlarlar. (CQ 50)<br />
Bu karmaşıklıklar arasında, Sterling’in neredeyse tamamen Prigogine’in evrim teorilerinin sosyal, biyolojik ve teknik organizasyonlara uygulanmasına yaslanan bir gelecek tarihi ve dünya icat ettiği açıktır. Prigoginik bakış, kültürün egemen paradigması ve gelecek dünyaların karakterlerinin bizim Darwinist olanı kabul edişimiz gibi onayladıkları bir kozmolojidir. Sterling’e göre Prigogine ‘insansonrası’nın ‘antik dünya filozofu’dur. (CQ 50) Bu ‘Prigoginik’ dünya görüşü, kültürü o kadar kaplamıştır ki, okullarda günümüzdeki evrim ve atomik teorisi gibi düşünülür. [Öyküde] Sterling’in projesini özü itibariyle özetleyen genç bir öğrenci vardır:</p>
<blockquote><p>[Gomez] kabanından dizüstü bilgisayarını çıkardı. Yüksek sesle ve tane tane okudu. “Tüketimli, öz-organize olan bir sistem ahenkli uzay-zaman yapıları dizileri boyunca evrim geçirir. Dört farklı boyuttaki iş çerçevesini ayırt etmeliyiz: autopoeisis, ontogeny, phylogeny, anagenesis.” [Bu terimler hakkındaki açıklamalarıma bakınız.] “Ve bu benim şiir dersimden!” (S 244) </p></blockquote>
<p>Prigogine’in Sterling’teki izdüşümüne göre evren bir ölçek ya da Prigoginik seviye boyunca o seviyenin ‘olay ufku’na erişene kadar evrim geçirir. Sonra sistem felakete ya da kaotisyenlere tanıdık gelen, sıklıkla (kaosun Gleick okurlarının ‘garip çeker’ olarak tanıyacağı) tek bir düğüm ya da katalizör etrafından eklenip büyüyen istatistiksel çatallanmaya doğru hareket eder. Kriz anında sistem kendini yeni, bir öncekinden (bir anlamda kimseyle görüştürülmeyen bir tutuklu gibi) kopuk bir varlık düzenine doğru ‘Prigogenik sıçramaya’ hazırlar. Bir karakterin açıkladığı gibi: “Her karmaşıklık seviyesi bir öncekinden bağımsızca süzülür”. (CQ 60)<br />
Prigogenik Karmaşıklığın dört seviyesi nihayetinde bir evrim resmi olarak çok da garip olmamalarına rağmen, onlardan ortaya çıkan süreç şüphesiz ‘kaotik’tir.<br />
Uzay-zamandan önce gelen, ham, kararsız, temel, kaotik şeyler Prigogenik Karmaşıklığın ilk seviyesidir.<br />
Bu ön-evrendeki krizden, madde ve enerjinin, gezegenlerin, galaksilerin, elementlerin, vb.nin katılımıyla uzay ve zaman bildiğimiz şekliyle meydana gelir: “Uzay-zaman, yani Karmaşıklığın ikinci seviyesi, doğrudan algılanamayan ancak akıl yoluyla idrak edilen varlığını [noumenon] yıldızların mızmızlanmalarında, gezegenlerin gümbürtüsünde, çözülen güneşin aşkın çatırtısı ve fışkırmasında ifşa eder.” (CQ 81)<br />
Dengeden uzak olmanın bazı şartlarında çılgınca dalgalanan temel sistemler, yeniden üretilen, spontane bir şekilde yeniden oluşan madde, enerji ve enformasyonun düzenlemelerini ötelere taşır, bir nesilden sonrakine enformasyon iletir, işler: temel mantarlar, likenler&#8230; yaşam, yani Üçüncü Seviye.<br />
Üçüncü Seviye, zeki varlıkların, Dördüncü Seviye’nin, doğumuna ürperir.<br />
Dördüncü Seviye kendini, nüfuzunu Beşinci Seviye’ye, İnsansonrası’na, taşıyacak krize doğru evrim geçirmeye zorlamaya can atar. Sterling’in ‘Cicada Queen’deki kahramanı insansonrasının şeklinin izini hiper-evrim geçirmiş, neredeyse tamamen öte tarafa geçmiş ve bir cenin zarı gibi insanlıklarından soyulmuş, süre giden biyolojik dönüşümlerden sonra kendilerini tamamen sibernetize edilmiş kabuklarla kaplamak için bazı Biçimlendirici teknolojilerini Mekanistlerinkilerle birleştirmiş ‘Istakoz’ların doğasına kadar sürer: </p>
<blockquote><p>Istakozlar kendilerini akışkan bilgisayarlara çengellerler ya da güneş fırtınalarından ve yüzük-sistemi elektroakışlarından korunurlar.<br />
Asla yemezler. Asla içmezler. Seksleri, kafatası fişleri üzerinden geçen akıllı siber-uyarıcılar içerir. Her beş yılda bir ‘tüy dökerler’ ve derileri mutasyon geçirmiş, kötü kokan, kıyafetlerinin durgun sıcaklığında etraflarını bir kir tabakasıyla kaplamış bakteri birikiminden kazınarak temizlenir.<br />
Korku bilmezler&#8230;Kendi kendilerine yeterler ve anarşiktirler. En büyük zevkleri bir kiriş boyunca oturmak ve amfilenen duyularını derin uzaya açmak, morötesi ve kızılötesinin limitlerindeki yıldızları seyretmektir.<br />
Onlarda kötüye dair hiçbir şey yoktur, ama insan da değildirler. Kuyruklu yıldızlar kadar uzak ve soğukturlar. Onlar kan ve kemiğin modası geçmiş paradigmalarından sıkılmış vakum mahluklarıdır. Onlar arasında Beşinci Progoginik Sıçramanın heyecanını gördüm&#8230; zekanın amip yaşamından uzak olduğu kadar, zeka ötesindeler, yahut yaşamın atıl maddeden olduğu kadar. (77)</p></blockquote>
<p>İnsanlığın olası geleceklerinden birinin bu betimini, sadece çok cazip olduğu için değil akla yatkın göründüğü için de ilgi uyandırıcı buluyorum.<br />
Şimdiye kadar, Prigogine’in kaostan çıkan öz-organizasyon teorileri ile yapay zeka cihazları yetiştirmeyi amaçlayan sibernetik projesinin, tamamen aydınlatmadığım bir düzeyde yakinen bağlantılı olduğu açıkça görünüyor olmalı. Attanasio’nun Rubeus’u ve Sterling’in siborglaşmış Istakozları autopoetic anagenesis’in ürünlerdirler: zeka krizler üzerinden yeni karmaşıklık seviyelerine, daha üst seviye organizasyonlara doğru özyüklenirler. Ve bunu, sibernetik (Mekanistler) ve genetik (Biçimlendiriciler) teknolojilerinin bir kombinasyonu sayesinde başarılır.<br />
Fark Motoru’nda Sterling ve Gibson, Kaos Teorisi ve zihin teknolojileri arasındaki bu yakın bağlantının köklerini elde etmek için gereken tarihi ayak işini ve entelektüel/hayal gücüne dayalı iş gücünü sergiliyorlar.</p>
<p><strong><em>Fark Motoru:</em> Sterling ve Gibson.</strong> 1812’de aksi mucit Charles Babbage, özellikle inatçı bazı hesaplar üzerinde uğraşırken patladı: “Tanrım! Bu hesaplamaların buharla yürütülmesini diliyorum!” (Ritchie 60)<br />
Bazı hikayelere göre, Babbage ‘Fark Motoru’ fikrini o anda tasarladı. Logaritma kadar karmaşık işlemleri yapabilecek bir makine&#8230; O zamanın romantik retoriğini koruyan, iş arkadaşlarınızın değil, halüsinojenlerin, uyuşturucuların ve rüyaların kavrayış kaynaklarının normu olduğu bir senaryo&#8230; Ve geriye bakıldığında, bir halüsinasyonun garip ve pırıltılı cazibesine sahip. Buharla çalışan analitik bir motor ya da ‘değirmen’ ve hesapların işlenmesi için bazı rutin operasyonların saklanabileceği ve cevapların gönderilebileceği bir ‘depo’ olabilirdi. Halihazırda mevcut teknolojileri kullanabilirdi: Joseph Jacquard’ın dokuma tezgahlarında, pirinç ve dökme demir teçhizatlarında karmaşık desenleri yeniden üretebilmek için kullandığı delikli kart sistemi, kömür enerjisini kullanan buharla çalışan motor&#8230; Kısacası o, modern bilgisayarın kusursuz ve etkili bir müjdecisiydi.<br />
Şimdi Babbage’ın her seferinde anlaşmazlıklar yüzünden kendi projesini bozması, düzensiz başlangıçlar, gösteriş merakı, sinir bozucu arızalarla karşılaşmak yerine 1829 civarında, İngiliz Bilim Derneği ve hükümetinin araştırması için ödenek tahsis etmesinden iki yıl sonra motorunu kurmayı başardığını hayal edin.<br />
Bu esasen, şaşaalı ve sağlam hayalgücüne sahip iki yazarın, William Gibson (Neuromancer, Count Zero, Mona Lisa Overdrive) ve Bruce Sterling’in parlak ortak çalışması Fark Motoru’nun öncül önermesidir.<br />
Babbage’ın başarısından yirmi ya da otuz yıl sonra İngiliz kültürünün durumu kabaca bizim bilgisayar devriminin güncel tarih ve düşüncemizin şeklini değiştirdiği zamanlardaki gibiydi. Siberpunk projesinin bu ataları, dönemi, titizce hatırlanan/diriltilen 1855’in argosu ve şimdiye-dönüştürülmüş Londra sokaklarının hayal edilmiş ‘gerçeğe benzerleri’yle (bu kelime ironi doludur) donattılar. Ayrıca İngiliz İmparatorluğu’nun eline geçen gücün üzerinde temellenen dünya haritasını yeniden çizdiler. Fark motorları her İngiliz savaş gemisinde topçulara rehberlik yaptı. Enformasyon toplamanın ve dolayısıyla stratejik planlamanın ve istatistiksel öngörünün şaşırtıcı yeni güçleri İngiliz imparatorluk kurucuları ve politikacıları tarafından kontrol edildi. Bunun sonucunda Britanya; Meksikalıların, Amerikan yerlilerinin, Fransız kolonicilerin, kölelik karşıtlarının ve köle çalıştırıcılarının çıkarlarınca parçalara ayrılan Yeni Dünya’yı özelikle de henüz huysuz bebekliğindeki Birleşik Devletler olacak arazileri elinde tuttu.<br />
Öykü, sadece postmodern çağda uygulanabilecek olan kavramsal dönemeçlerle dolu dolambaçlı bir hikayedir. Doğrusu, bu anlatım araçları, göstereceğim gibi, gizlice ana hususa dönüşürler.<br />
Yıl 1855. Babbage’ın kendi kızı ve bir matematik dahisi olan Leydi Ada Babbage, bir virüs, onu çalıştırmayı deneyen her fark motorunu sabote edebilecek kuvvette paradoksal özyinelemeli bir bilgisayar programı geliştirir. Bu başka bir Gibson-Sterling şakasıdır: Ada’nın programı, bizim paralel gerçekliğimizin, 20. yüzyıl mensuplarının fark edebileceği gibi, Kurt Gödel’in ‘Tamamlanamazlık Teoremi’nin matematiksel ispatıdır. (bu olguyu yalnızca romanın epigrafında keşfederiz.) Ayrıca Wiliam Burroughs’un, kültürün Ellul-teknolojisini sabote etmek isteyen her entelektüel gerilla-yeni-Luddit-anarşist-pomo-siberpunk-hacker için söylediği vecizesi de kurnazca gerçekleştirilmiştir: “Makineyi şu basit pozitif geribesleme mesajıyla programla: Kendini Sök!” Leydi Ada, parlak bir karakter tasarımı sağlayan kalem darbesiyle kumar bağımlısı olarak çizilmiştir. Hiç şüphe yok ki, nevrozu matematiksel dehasıyla akrandır. Kabul edilemez bir paradoksal travmanın dramasının, sanki tekrarlamak onu iyi edecekmiş gibi, defalarca prova edilmesinden kaynaklanan en bastırılamaz nevrozlar nedeniyle, Leydi Ada’nın kumar huyu, kainatın derin rastlantısallığının esrik tadını alabilmesini sağladı. Gibson ve Sterling’in bildiği gibi, bu bahsedilen, Einstein’ı, Heisenberg’in Belirsizlik teorimi hakkında çok aksi yapan, evrenin en uygun olarak atılan bir zar şeklinde temsil edilmesi mefhumudur.<br />
Leydi Ada’nın kumar kabahati ve öteki kötü alışkanlıkları, onun bir kutu plastik delikli kartta vücut bulan gizli programını neo-Luddit anarşist suçluların hedefi haline getirir. Bu grup, Gibson ve Sterling’in 19. yüzyıl Londra’sına salıverdiği teknoloji sayesinde ölümcül hale gelen, yazın sıcağındaki pis bir atmosfer değişimi ile yerel çevrenin kıyametvari çöküşü esnasında Londra’yı ele geçirmeyi neredeyse başarmak üzeredir. Fakat Leydi Ada’nın bir yarış arabasında taşıdığı program kartlarının kutusu, görünürde kaza eseri (kaotik bir rastlantı mıydı yoksa gizli olay örgüsünün bir parçası mıydı?) Edward Mallory’nin ellerine düşer. Mallory, vahşi Amerika’daki Leviathan ülkesinde, fosilin kaşifi ve Bilim Topluluğu’nun kahramanıdır. Leydi Ada, gizli program ve neticede Londra’nın kendisi neo-Luddit’lerden bu güçlü çeneli-atletik-paleontolojist-Darwinci-felaket uzmanı (Viktorya uzmanları not alsınlar) tarafından kurtulur. Mallory, eğer Sherlock Holmes’ü George Macdonald Frazer’in Viktoryen kahramanı Flashman’den çok Ilya Prigogine’den bir şeyler öğrenmiş gibi hayal edebiliyorsanız, işte Holmes’ün bu hibridi gibi bir karakterdir.<br />
Mallory’nin bakış açısına göre Fark Motoru, Kaos Teorisi ve sibernetiği sentezler. Mallory gittikçe afet bölgesine dönen Londra’nın sokaklarında dolaşırken, kaotisyenlerin sözlüğüne tanıdık prensipleri tekrarlar (ya da öngörüyle tahmin eder):  Ayyaş’ın yürüyüşü, garip çekerler, tüketimli yapıların Prigogine versiyonu, ve periyodun-ikiye-katlanması kaosa yönlendirir: “Londra dengeden çıkmış kompleks bir sistem. O sanki- sanki sarhoş bir adam gibi, viski şişeleriyle dolu bir odada kör bir sarhoş&#8230; iki misli hızlanan şeyler iki misli kötüye giderler.” (223)<br />
Daha sonra, Mallory’ye evrimin kendisinin çatallanma boyunca sıçradığını düşünürken kulak misafiri oluruz. Burada yazı, benim inancıma göre, Sterling ve Gibson’ın, Prigogine’in söylemin yeni düzenine çağrısına bilinçli cevaplarından türeyen bir karmaşıklığı betimler:</p>
<blockquote><p>Tamamen yükselmiş güneşin alacakaranlığının bulanık görünüşünden, saatin sekiz olduğunu tahmin etti. Şafak vakti geçmişti ama henüz günü getirmemişti. Leviathanların Ülkesi’nin de, Büyük Kuyrukluyıldızın dünyayı sarsan şokundan sonra işte bu gökyüzüyle karşılaşmış olduğunu biliyordu. Bardaktan boşanırcasına yağmurların yağdığı ormanlarda, büyük, telaşlı göbeklerindeki güçlü açlıkça yönlendirilerek aralıksızca ilerleyen pullu hayvan sürüleri için bu Mahşer’in gökyüzü olmuştu. Afetin fırtınalarının öfkesi cretaceous [iki jeolojik zamanın sonundaki] dünyayı kırbaçladı, devasa yangınlar kudurdu ve göksel çakıl, solan yaprakları öldürmek için çalkalanan atmosferin kalburundan geçti, ta ki şimdi paramparça olmuş bir dünyaya uyum sağlamış olan kudretli Dinozorların nesli kitlesel olarak tükenene ve Evrimin fırlayan mekanizmaları, hastalık çeken Dünya’yı varlığın yeni garip düzenleriyle doldurmak için kaosun içinde kaybolana dek. (237-238)</p></blockquote>
<p>Bu pasaj sanki Pynchon Darwin’in episodunu Prigogine’i okuduktan sonra yeniden yazmış gibi duruyor.</p>
<p><strong>Kelebek Etkisi ve Postmodern Anlatı:</strong> Kaos Teorisi’nin Attanasio, Shiner, Sterling ve Gibson’un romanlarında uygulanmış bir başka kavramı da Kelebek Etkisi’dir. Kaos Teorisi’nin bu yönüne göre çok küçük değişikliklerin kocaman sonuçları olabilir. Tokyo’da kanatlarını çırpan bir kelebek Toledo’da bir kasırgaya sebep olabilir.<br />
Fakat bu prensip kurgusal anlatının doğasına öyle derinden dokunmuştur ki, onu Fark Motoru’nda pusuda gizlenirken bulması için çok da uzağa bakmasına gerek yoktur. Kitabın öncül önermesi tarihteki bu küçük, pek mümkün bir değişikliğin –Babbage’ın fark-motoru projesini 1829’da başarıyla tamamlamasının- sistemi parçalayan sonuçlarının olmasıdır. Bu yüzden kitap BK’nun alternatif-tarih alt türüne girer. Bu anlatı programını böylesine ilginç yapan şey, zaman ve nedenselliğin bu tarz algılanışının geleneksel romanın, anlatının, insan bakış açısının ve makroskopik gerçekçiliğin esas maddesi olmasıdır. Kaos Teorisinin yeni paradigmalarının üstünlüğü sayesinde insan-sınırı için bu idrak, çaktırmadan Bilim’in büyük Weltanschauung’unun [dünya görüşünün] göbeğine kendisini kabul ettirdi. Fizik; Fielding, Dickens, Austen, Trolloppe, Flaubert, Tolstoy ve küçük kazaların ölümlülerin kalplerini ve kaderlerini tayin edildikleri Newtonsal yörüngelerinin dışına, kader ve yazgılarındaki büyük dönüşlere doğru çark ettirdiğine inanan tüm diğer romancılarca donatıldı. Örneğin Fielding’in 1749’da yazdığı Tom Jones romanındaki şu pasajı ele alalım (bahsedilen manşon [el kürkü] hizmetçinin Sophia’ya dediğine göre Tom tarafından öpücüklerle kaplanmıştır, ve yine hizmetçinin Tom’a söylediğine göre Sophia onu Tom’un açıkça ifade etmeye cesaret edemediği bir aşkın göstergesi saymıştır): </p>
<blockquote><p>Sophia bu akşam her zamankinden daha da güzel görünüyordu ve sağ elinde şu manşonun olmasının Bay Jones’un gözünde çekiciliğine küçük bir katkısının dahi olmadığına inanabilirdik.<br />
Manşon, Sophia’nın parmaklarının üzerinden kayıp elinden çıktığında o, babasının en sevdiği parçalardan birini çalıyordu, ve Tom da onun sandalyesine yaslanmaktaydı. Bu, köy ağasının huzurunu öylesine kaçırdı ki, manşonu kaptığı gibi sağlam bir küfürle ateşe attı. Sophia anında ayağa fırladı ve büyük bir cehtle onu alevlerden kurtardı.<br />
Bu hadisenin muhtemelen birçok okura pek mühim görünmeyecek olmasına rağmen, zavallı Jones üzerinde, nakletmenin görevimiz olduğunu düşündüğümüz çok şiddetli bir etkisi oldu. Gerçekte, onlar sebebiyle en yüksek öneme sahip olayların ortaya çıktığı birçok ufak durum, düşüncesiz tarihçiler tarafından göz ardı edilmiştir. Dünya, büyük çarkların aslen en güçlü gözler dışında neredeyse herkese görünmez olan minik çarklarca harekete sokulduğu uçsuz bucaksız bir makine sayılabilir. (§5.5:172-73)</p></blockquote>
<p>Sophia’nın manşonu ateşten kapmaktaki atılgan tepkisinin sonucunda, Tom artık hizmetçinin dedikodusundaki, inanmaya zorlukla cesaret ettiklerinin doğruluğunu, Sophia’nın aşkına döndüğünü, biliyordu. Dokunaklılık ve hatta müteakip olayların romandaki dizilişi, büyük ölçüde Tom’un tutmaya niyetlendiği (ve genelde başarısız olduğu) günlüklerdeki, rastgeldiği tüm ayartmalar karşısında, şovalyevari iffetiyle direndiği ve dolayısıyla Sophia’nın aşkına layık olmaya çalıştığı bu olaylardan akan farkındalığa dayanıyordu. Fielding’in romanının dünyası da “büyük çarkların aslen en güçlü gözler dışında neredeyse herkese görünmez olan minik çarklarca harekete sokulduğu uçsuz bucaksız bir makine” sayılabilir.<br />
Kelebek Etkisinin insanın kaderinde oynadığı önemli rolün farkındalığı olmasaydı Shakespeare dahil neredeyse her büyük romancı ve dramacı işten atılırdı. Ama Kaos Teorisinden önce insan deneyiminin böyle bir bakışı bilime yabancıydı ve yalnızca kaza, tesadüf, kısmet ve düzensiz insan ilişkilerinin alemine uygun bulunup azledilmişti. Newtonsal zaman ve nedensellik, katı biçimde idealize edilmiş (simetrik, biçimsel, sürtünme gibi lineer olmayan etkilerin sayılmadığı mikroskopik düzeyde en iyi işler) olmasına rağmen paradigma sağduyu [common sense] tarafından, gündelik yaşamdaki ve biyosferdeki olağan [common] ve algılanabilir [sensible] olaylar klasik dinamiğin görüş alanının ötesinde olmuş ve olmakta oldukları için, yanlış anlaşıldı ve halen anlaşılıyor. Kaos tarafından betimlenen dünyanın tanımlanabilir hissedilirliğine karşın, Newton’un -reaksiyonların tersine çevrilebildiği ve tüm etkileşimlerin çok basit kurallara indirgenebildiği- dünyası, bana, garip bir tür BK uzayı, hayali bir deneye ait minimalist bir soyutlama gibi görünüyor. Kaos büyük pandomim sanatçılarıyla aynı dili konuşur görünen bir doğayı göz önüne seriyor.<br />
Kısacası, belki de ‘insana dair alışkanlık kültürü’ baş