Geçtiğimiz günlerde kredi derecelendirme kuruluşu Standard & Poors (S&P) Türkiye’nin kredi notunu pozitiften durağana düşürünce kıyamet koptu. Öyle ya, Türkiye ekonomisi mucizeler yaratıyordu. 2011’in dünyada Çin’den sonra en hızlı büyüyen 2. ekonomisi olan bir ülkenin kredini notunu düşürmek olsa olsa art niyetli bir komplo olabilirdi. AKP hükümetinin üyeleri de medar-ı iftiharları ekonomik mucizelerine toz kondurulmasından oldukça rahatsız olacaklar ki, S&P’ye söylemediklerini bırakmadılar. Başbakan Erdoğan’a göre S&P Türkiye’nin notunu “ideolojik nedenlerle ve ülkemizin başarılarını çekemediği için” indirdi. Şakşakçı basının köşe yazarları da bu “ideolojik nedenleri” çok geçmeden “haçlı zihniyeti” ile özdeşleştirdi. S&P batılı bir kuruluştu sonuçta.

Hâlbuki aynı yazarlar S&P Amerika Birleşik Devletleri’nin ve Fransa’nın kredi notlarını düşürdüğünde “oh olsun” dememişler miydi? Peki ya, nüfusun çoğunluğunu Hristiyanların oluşturduğu ABD ve Fransa’nın notları da mı “haçlı zihniyetiyle” indirilmişti? Ya haçlılar kıskançlık ve çekememezlikten birbirlerine de düşmüşlerdi ya da bu işin içinde başka bir iş vardı.

S&P’nin ve diğer kredi derecelendirme kuruluşlarının büyük sermaye gruplarının ve özellikle finansal sermayenin zihniyetini ve çıkarını kolladığı, neoliberal kapitalizmin varsayımlarıyla hareket ettiği pek tabii söylenebilir. Ancak, S&P’nin haçlı zihniyetiyle hareket ettiğini söylemek olsa olsa AKP’nin çocuk kandırma hikâyelerinden bir başkası olabilir. Şüphesiz AKP hükümetinin ve yandaşlarının böylesi bir söylemi üretmelerindeki ana gerekçe Türkiye’nin dünyanın merkezinde olduğu, Amerikalı’nın, Avrupalı’nın, kredi derecelendirme kuruluşlarının yatıp kalkıp Türkiye’yle uğraştıkları sanrısını toplum nezdinde oluşturmaktır. Hâlbuki örneğin S&P 120 ülkede neoliberal saiklerle oluşturulmuş standart kriterlere göre finans sermayenin bekçiliğini yapan bir kuruluştur, Türkiye gibi Fransa’nın, İspanya’nın veya ABD’nin notları da haçlı değil neoliberal zihniyete göre şekillenmektedir.

Ortalama Ülke Türkiye
Kendisini dünyanın merkezinde sayma sanrısı aslında oldukça tehlikeli bir psikolojidir. Bu sanrının, ülke dışındaki herkese karşı paranoyaya varan aşırı bir şüphe ve düşmanlığı, ülke içinde de aşırı milliyetçilik ve muhafazakârlığı körüklediği aşikârdır. Hâlbuki çok kolaylıkla ulaşılabilecek istatistikî verilere bakılırsa Türkiye’nin 2011 sonu itibariye 74 milyonu aşan nüfusunun 7 milyarı aşan dünya nüfusunun tam olarak %1,07’sini temsil ettiği görülebilir. IMF’nin 2011 yılı sonu itibariyle Gayri Safi Yurt İçi Hâsıla’yı (GSYİH) temel alarak yaptığı ekonomik büyüklük sıralamasına göre de 778 milyar dolarlık GSYİH’i ile Türkiye 69,66 trilyon dolarlık dünya ekonomisinin tam olarak %1,11’ini temsil etmektedir. 2011 sonu itibariyle nüfusu ve ekonomik büyüklüğü dünyanın %1’ine denk gelen Türkiye’de kişi başına düşen gelir de dünya ortalaması olan 10.144 doların hemen üzerinde 10.522 dolardır. (İlgili raporlar için bakınız: IMF – Dünya Ülkeleri Kişi Başına Düşen Gelir Tablosu 2002-2011 ve IMF – Dünya Ülkeleri GSYİH Verileri 2002-2011)

En basit araştırmayla ulaşılabilecek bu veriler ışığında Türkiye’nin ekonomik açıdan dünyada ortalama bir ülke olduğu görülebilir. Bu da AKP hükümetinin Türkiye’nin 2002 yılından beri yaşadığı ekonomik gelişimi allayıp pullayan hikâyesiyle ters düşmektedir. Şimdi gelin, “ekonomi hep büyümek zorunda mıdır?”, “ekonomik büyümenin yoksullara faydası var mıdır?”, “gelir adil dağılmadıkça ekonomik gelişmenin bir anlamı var mıdır?” gibi mevcut AKP hükümetinin hiç mi hiç gündeme getirmediği soruları biz de daha sonra tartışmak üzere şimdilik erteleyelim ve Türkiye’nin ekonomik görünümünü AKP’nin, kapitalizmin ve onun kurumlarının diliyle ve kategorileriyle değerlendirelim. Bakalım neoliberal AKP hükümetinin ekonomik hedeflerini kendi silahlarıyla vurduğumuzda bu hedefleri tutturabiliyor muyuz?

AKP hükümetinin ekonomi söylemine göre, Türkiye her şeyde olduğu gibi ekonomi de karanlık günleri geride bırakmış, hızlı bir büyümeyle 2002’den bu yana son on yılda Gayri Safi Yurt İçi Hasılası’nı (GSYİH) tam üç kat artırmıştır. IMF, Dünya Bankası ve OECD verileri de bunu doğrulamaktadır. Türkiye’nin GSYİH’i bu dönemde 250 milyar dolar civarından 750 milyar dolara ulaşmıştır. AKP hükümeti de bu veriyi ısıtıp ısıtıp tekrar gündeme getirmekte, bu büyümeyi en büyük başarısı olarak lanse etmektedir. Peki, bu ekonomik büyüme AKP’nin bir mucizesi midir yoksa dünyadaki genel ekonomik gelişmelerin bir sonucu mudur? TUİK verilerine göre Türkiye ekonomisi 2002-2011 yılları arasında ortalama yıllık %5,2 büyümüştür. Aynı dönemde gelişmekte olan ülkelerden Çin ortalama yıllık %9’un üzerinde, Hindistan %8, Vietnam %7 ve Endonezya %6 civarında büyümüştür. Yani adı geçen bu ülkelerin GSYİH’leri 2002-2011 yıları arasında üç kattan yani Türkiye’den daha fazla artmıştır. Aynı dönemde, Rusya ekonomisi yılda ortalama %4,7, Polonya %4,5, Brezilya ise %4’e yakın oranda büyümüştür. Görüldüğü gibi Türkiye’deki ekonomik büyüme gelişmekte olan ülkelerin ortalaması civarındadır. (Şu linkten dünyadaki tüm ülkelerin 1999-2010 yılları arasındaki ekonomik büyüme oranlarına bakılabilir: Dünya Ülkeleri 1999-2010 Yılları Arasında Büyüme Oranları)

Şimdi isterseniz Türkiye’nin dünya ekonomileri içindeki sıralamasındaki değişimlere bir göz atalım ve Türkiye’nin ekonomik gelişmesinin sıra dışı olup olmadığını bir de bu açıdan gözlemleyelim.

1980 yılında IMF, Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler verilerine göre Türkiye dünyanın 20. en büyük ekonomisidir. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında ise Türkiye dünyanın 18. büyük ekonomisi konumundadır. Peki, bugün yani o “mucize büyümenin” sonucunda Türkiye kaçıncı sıraya gelmiştir. Türkiye 2011 yılı sonunda yine tıpkı 2002 yılında olduğu gibi dünyanın 18. ekonomisi konumundadır. Türkiye’nin ekonomik büyüklüğünün dünya ekonomisi içindeki ağırlığı 2002 ila 2011 arasında %1,1 ila %1,2 arasında salınmış, bu konuda çok büyük bir değişiklik olmamıştır. Yani Türkiye aşağı yukarı dünyada gelişmekte olan diğer ülkelerin ortalaması kadar bir ekonomik büyüme gerçekleştirmiştir. Bu durum aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu günden beri böyledir. Türkiye tarihi boyunca inişli çıkışlı bir ekonomik büyüme grafiği çizse de ortalama olarak en fazla dünyadaki ekonomik büyüme ortalamasını tutturmuştur. AKP ile birlikte bu noktada değişen hiçbir şey olmamıştır. Durumu daha iyi anlatmak için Çin, Kore ve Endonezya örneklerine bakabiliriz. IMF’nin Dünya Ekonomik Görünümü Nisan 2012 raporuna göre Türkiye’nin sıralamada yerinde saydığı son 30 yıllık süreçte Çin dünyanın 9. büyük ekonomisi iken 2. büyük ekonomisi haline gelirken, Güney Kore 27.’likten 15.’liğe, Endonezya ise 22.likten 16.cılığa yükselerek 18. Türkiye’yi sıralamada geride bırakmıştır. Keza Hindistan, Tayvan, Vietnam gibi ülkeler de sıralamada çok daha yüksek basamaklara tırmanmıştır. Dolayısıyla AKP’nin de savunusunu yaptığı neoliberal kapitalizmin ideolojisini benimseyenlerin ekonomik mucize arayacakları yer Türkiye değil yukarıda adı geçen ülkelerdir.

Kaldı ki, Hindistan ve Endonezya hariç yukarıda adı geçen ülkelere göre Türkiye’nin nüfusu aynı dönemde çok daha hızlı artmıştır. Dolayısıyla son 30 yıllık dönemde Türkiye’de kişi başına düşen gelirdeki artış oranı gelişmekte olan ülkelerdeki artışın altında kalmaktadır. Örneğin 1960’lı yıllarda Türkiye’den çok daha fakir olan ve 1980 yılında Türkiye ile aynı kişi başına düşen gelire ulaşan Güney Kore’nin bugün itibariyle kişi başına düşen milli geliri Türkiye’nin iki katına yani 20.000 dolara ulaşmıştır. 1980-2011 arasında Türkiye’de kişi başına düşen gelir Rusya, Brezilya ve Meksika ile aşağı yukarı aynı ve Polonya’nın biraz altında artış göstererek 10.000 dolara ulaşmıştır. (Dünya Bankası verilerine dayanarak 1960 yılından bugüne kadar ülkeler arası tarihsel karşılaştırmalı kişi başına düşen gelir grafiklerini incelemek için şu linke bakılabilir: 1960-2010 Ülkeler Arası Karşılaştırmalı Kişi Başına Düşen Gelir)

Burada da açıkça görülecektir ki, 1960’lı yıllarda Türkiye ile aşağı yukarı aynı kişi başına düşen gelire sahip olan Yunanistan ve İspanya yaşadıkları ekonomik krize rağmen bugün Türkiye’den sırasıyla 2.5 ve 3 kat daha fazla kişi başına düşen gelire sahiptir. Bu ülkelerdeki asgari ücretler de yine Türkiye’nin 2-3 katı civarında olup çalışmayanlar işsizlik maaşı ve birçok başka sosyal güvenceden ücretsiz olarak yararlanabilmektedir. Avrupa Birliği’nin şu an içinde bulunduğu krize bakarak Türkiye ekonomisini Avrupa’dan üstün görme sanrısı ve sahte gururu içindeki AKP ve yandaş medyasının Türkiye ekonomisinin İspanya ve Yunanistan’ın ölüsünün bile üçte biri etmediğini görmeleri için internette beş dakikalık bir araştırma yapmaları yeterli olacaktır. Aşağıda ayrıntılı biçimde inceleyeceğim AKP’nin zihniyetiyle hareket edilmeye devam edildiği müddetçe de Türkiye’nin son zamanların popüler söylemiyle “artık ihtiyaç duyulmayan” ve burun kıvrılan Avrupa Birliği’nin ekonomik ve toplumsal imkânlarına ulaşması maalesef yakın gelecekte mümkün gözükmemektedir.

Türkiye’deki İşsizlikten Büyük İstihdam Sorunu: “Haydi Kadınlar Evinize!”
Açıkça görüldüğü gibi Türkiye’de bazı istatistikler ideolojik olarak öne çıkarılırken bazı istatistikler bilinçli olarak gündeme getirilmemekte ve göz ardı edilmektedir. Bunlardan biri de Türkiye’deki işsizlik oranlarıdır. Burada yapılan şey istatistikleri çarpıtmaktan ziyade (ki bu da bir miktar yapılmaktadır), hükümetin işine gelen istatistiği öne çıkarıp işine gelmeyeni hasıraltı etmesidir. Bizlere aktarılan istatistiklere göre Türkiye’de işsizlik düşmektedir. 2008 krizinde %14’lere varan işsizlik bugün %10’un altına düşmüştür. Bu veriler doğru olabilir. Ama doğru olan bir başka veri de Türkiye’de çalışma yaşındaki nüfusun istihdam edilme oranının ne kadar düşük olduğudur. Eurostat (Avrupa Birliği İstatistik Kurumu) verilerine göre 2011 yılında Türkiye’de çalışma yaşındaki nüfusun ancak %48,4’ü istihdam edilmektedir. Bu istihdam oranıyla Türkiye Avrupa ve OECD ülkeleri arasında sonuncu sıradadır. Hâlbuki işsizliğin her geçen gün arttığından yakınılan Avrupa’da istihdam ortalaması %64’tür (ilgili Eurostat verisi için bkz: Avrupa Ülkeleri Cinsiyete Göre İstihdam Oranları)

OECD ülkeleri istihdam ortalaması da yine %64 civarındadır. Yani Türkiye’de işsizlik sorunundan önce bir iş sorunu vardır. Ortada yeterince iş, yeterince istihdam olanağı yoktur. Üstüne üstlük Türkiye’de çalışma yaşında olan kadınların büyük bir bölümü Avrupa’da var olmayan bir kategoriyle “ev kadını” olarak sınıflandırılmıştır. Yine Eurostat verilerine göre Türkiye’de çalışma yaşındaki kadınların istihdam edilme oranı 2011 yılında %27,8’dir. Bu oran Avrupa ortalaması olan %59’un yarısından azdır, hatta Türkiye kadın istihdamındaki bu oranla krallık ve şeriat hukuyla yönetilen birçok Ortadoğu ülkesinin dahi gerisinde yer almaktadır. Kadınların ekonomik bağımsızlığının garanti altına alınmadığı bir ortamda kadınların toplum içinde maruz kaldığı ayrımcılığa da kadına yönelik şiddete de yapısal bir çözüm bulmak maalesef mümkün değildir. Ne var ki, ülkenin başbakanı hala kadınlara “en az üç annesi olmak” çağrısı yapmakta, kadının toplum içinde değil evin içinde ve erkeğe ekonomik, siyasal, toplumsal her alanda bağımlı olarak yaşamasını uygun görmektedir.

AKP Tarzı Ekonomik Büyüme Modelinin Karanlık Yüzü
Şimdi gelelim AKP’nin Türkiye için öngördüğü ekonomik büyüme ve istihdam programının ağır bedellerine ve acı sonuçlarına:

Yabancı fonların gecelik finansal yatırımlarını vergisiz Türk borsası ve bankaların yüksek faiziyle cezbetmeye çalışıp bu fon akışından sağlanan sermaye ile yapılan ithalata dayalı ekonomik büyüme modelinin Türkiye’ye ilk armağanı 75 milyar dolara ulaşan dış ticaret açığıdır (AKP 2002 yılında iktidara geldiğinde Türkiye’nin cari açığı 0.67 milyar dolar ve cari açığın GSYİH’e oranı sadece %0.27 idi). Türkiye’nin bugün GSYİH’sine oranı %10’a ulaşan cari açığı, Türkiye’yi cari açığın GSYİH’ye oranı açısında dünya birincisi yapmaktadır! (Aynı oran “krizdeki” Yunanistan’da %8 civarındadır). 75 milyar dolarlık cari açıkla Türkiye ABD’den sonra miktar olarak dünyada en çok cari açık veren ikinci ülkedir! (Türkiye’nin cari açık miktarı kendisinden 3-4 kat büyük ekonomiler olan Fransa, İtalya, Hindistan gibi ülkelerden çok daha fazladır).

Türkiye’nin ekonomik büyümesi yabancı fonlardan gelen sıcak parayla finanse edilirken üretim de emek gücünün sömürüsüne dayanmaktadır. Son derece kötü koşullarda çalışmaya zorlanan işçilerin yaşadığı iş kazaları sonucu sadece resmi ve kaydı tutulan verilere göre yılda 1.500 işçi hayatını kaybetmektedir. Bu da ölümlü iş kazalarının tüm çalışanlara oranı açısından Türkiye’yi Avrupa birincisi ve dünya ikincisi yapmaktadır.

AKP’nin ekonomik büyüme için “istikrar” politikaları Türkiye’yi demokrasi anlamında açıkça geriye götürmüştür. “Sınır Tanımayan Gazeteciler” örgütünün her yıl hazırladığı “Dünya Basın Özgürlüğü Endeksine” göre AKP’nin 2002’de iktidara geldiği dönemde basın özgürlüğü açısından 179 ülke arasında 99. sırada yer alan Türkiye bugün 148. sıraya kadar düşmüştür (ilgili rapor için bkz: Sınır Tanımayan Gazeteciler Dünya Basın Özgürlüğü Raporu 2011-2012).

Yine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’de görülen davalarda, Türkiye 2011 yılında 159 davada mahkûm olarak Avrupa İnsanları Sözleşmesini en çok ihlal eden ülkeler sıralamasında AKP iktidarıyla beraber üçüncü sıradan birinci sıraya yükselmiştir. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında hapishanelerdeki hükümlü ve tutuklu sayısı 59 bin iken bugün bu rakam 122 bine ulaşmıştır.

Yine Türkiye gelir dağılımı dengesini ortaya koyan GINI endeksine göre gelir adaletinde Avrupa sonuncusudur.

OECD’nin eğitim imkânları ve lise üzeri eğitim alan nüfusun toplam nüfusa oranı araştırmasında Türkiye tüm OECD ülkeleri içinde Brezilya, Şili ve Meksika’nın da gerisinde kalarak sonuncu olmuştur. Keza yine OECD’nin üç yılda bir lise öğrencileri arasında yaptığı PISA Edebiyat, Matematik ve Fen Bilgisi becerisi testlerinde OECD ülkeleri arasında Şili ve Meksika’dan sonra sondan üçüncü olabilmiştir. (ilgili OECD rapor özeti için bkz: OECD Ülkelerinin Eğitim Seviyesi Açısından Sıralaması Rapor Özeti)

Tüm bu verilerin bir özeti olarak değerlendirilebilecek ve dünya ülkelerinin ekonomi, sağlık ve eğitim alanlarındaki gelişmişliklerini değerlendiren Birleşmiş Milletler İnsani Gelişmişlik Endeksi’nde Türkiye AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılına göre 2011’de yedi sıra birden gerileyerek değerlendirmeye dâhil edilen 187 ülke arasında 85. sıradan 92. sıraya inmiştir. Kısacası Türkiye ekonomik olarak dünya ortalamaları kadar büyümüş, eğitim alanında ise dünyadaki gelişmelerin gerisinde kalmış böylece 2002-2011 yılları arasında BM İnsani Gelişmişlik Endeksinde yedi sıra birden geriye düşmüştür. (Konuyla ilgili olarak BM İnsani Gelişmişlik Endeksi 2011 Raporu Türkçe Özetine bakılabilir.)

Tüm bu veriler bize göstermektedir ki, AKP iktidarıyla beraber Türkiye ekonomik olarak en fazla ortalamaları tutturabilmiştir. Bu ortalamaları tutturmak için “istikrarı korumak” adı altında demokratikleşme çabalarının baskı altına alınması sonucunda Türkiye insan hakları, basın, ifade ve düşünce özgürlüğü alanlarında radikal biçimde geriye gitmiştir. Ekonomik gelişmişlik ve demokratik kültürün yerleşmesi anlamında tek umut kaynağı olan eğitim alanında ise Türkiye’nin hali içler acısıdır. İşin daha da kötüsü, demokrasi, insan hakları ve eğitim alanlarında reforma yönelik herhangi bir program AKP hükümetinin gündeminde dahi yer almamaktadır. Bu durum, AKP tarzı ekonomi ve siyaset yönetimi altında bir Türkiye’nin geleceği konusunda bizleri derin bir endişeye sevk etmektedir.

Yazar: Harold Barclay
Çevirmen: Zarife Biliz

“30 yılı aşkın antropoloji öğretme tecrübem sırasında, öğrenciler arasında, hiçbir toplumun yönetimsiz var olamayacağı ve buna bağlı olarak her toplumun bir başının olması gerektiği mitinin çok köklü bir şekilde yerleşmiş olduğunu gördüm. Günümüz öğrencileri kilisenin dininden vazgeçmiş olsalar bile, milliyetçilik ve devletçilik dinlerinden vazgeçmediler. Çağdaş çoğulcu toplumlarda birliğin kaynağı olan, tutkal işlevi gören şey bu ikisidir. Demek ki, tıpkı ortaçağ toplumunun birliği için Tanrı inancının gerekli olması gibi, devletin ve yönetimin gerekliliği miti bu birlik için şart ve belirleyicidir. Barcley bu kitabında Aborijinlerden Pigmelere, Eskimolardan Santallara, Kızılderililerden Berberileree kadar dünyanın dört bir yanından onlarca topluluğu inceliyor; devletsiz bir toplum düşüncesinin ütopyacı bir düş olmadığını tersine insanlığın geçmişini karakterize eden bir sistem olduğunu ortaya koyuyor.”

Bu eser Ocak 2010’da Versus Yayınları tarafından yayımlanmış olup, baskısının tükenmesinin ardından anarşist kuramın ilkelerine uygun bir zihniyetle, çevirmeninin kararı ve yazarının onayıyla “açık kaynak” olarak internette ücretsiz kullanıma sunulmuştur. Okurların alıntı yaparken gerek yazarın, gerekse çevirmenin emeğine saygı göstererek, kaynak belirtmesi rica edilir. Bu eser ticari amaçlarla kullanılamaz. — Zarife Biliz

Kitabın tamamını indirmek için: Efendisiz Halklar

Ya Wall Street’i İşgal Et Ya Borç İçinde Gömül!
Dünyanın en büyük finans merkezi New York’ta Occupy Wall Street (Wall Street’i İşgal Et) eylemlerinde üçüncü haftaya girildi. Eylemciler 2008’den bu yana aşılamayan finansal krizin faturasının çalışanlara, öğrencilere, işten çıkartılanlara, yoksullara yani borçlarına borç katılanlara kesilmesine karşı seslerini yükseltiyorlar. Evet, New York’ta uzun yıllardır rastlanmayan türden bir eylem gerçekleşiyor. New York Borsası’nın da bulunduğu Wall Street’in hemen karşısındaki Zuccotti Parkı’nda kamp kuran yüzlerce eylemci ve onlara internet paylaşım siteleri, bloglar ve forumlar aracılığıyla destek veren yüzbinlerce kişi kapitalizmin daha önceki krizlerinde olduğu gibi bu son krizi de sermayesine sermaye katmak için fırsat olarak değerlendiren finans kurumlarının krizlerin ve yol açtığı gelir adaletsizliğinin baş sorumlusu olarak yargılanmalarını ve mahkum edilmelerini talep ediyorlar. Başlangıçta katılımcılarının sayısı 100-200’ü geçmeyen ve ana-akım medya tarafından çok da önemsenmeyen bu eylem Brooklyn Köprüsü’nün 2.000’e yakın eylemci tarafından işgal edildiği 1 Ekim 2011’deki gösteriden sonra tüm dünyanın ilgi odağı haline geldi. New York polisinin yaşlı genç demeden sivil itaatsizlik eylemi yapan 700’e yakın kişiyi toplu olarak gözaltına alması iktidarın yaşananlar karşısında duyduğu tedirginliğin bir göstergesi olarak değerlendirildi. Şimdi, Occupy (işgal et) eylemleri dünyanın dört bir yanına yayılıyor. 15 Ekim’de dünyanın tüm büyük şehirlerinde küresel bir eylem planlanıyor.

Eylemciler tıpkı televizyonlarının başında haberleri izleyen milyonlarca insan gibi yeni ve çok daha derin bir ekonomik krizin adım adım yaklaşmakta olduğunun farkındalar. Ama bu kez yaşanacakların faturasının zaten borç yükü altında ezilen ve her geçen gün daha da yoksullaşan dünya nüfusunun büyük çoğunluğuna kesilmesine karşı direnmekte kararlılar.

Bugün sadece Wall Street’i İşgal Et eylemine destek verenler değil Dünya Bankası, IMF, Amerika ve Avrupa Merkez Bankaları gibi küresel finans piyasasının başlıca aktörleri de büyük bir krizin yaklaşmakta olduğu konusunda hemfikirler. Kredi derecelendirme kuruluşları hem Amerika’nın hem de birçok Avrupa ülkesinin kredi notunu birer birer düşürüyor. Piyasalar yaklaşan krizi fiyatlandırmaya çoktan başladılar bile. Ekim 2011 itibariyle Amerikan borsası 2009 yılı Eylül ayındaki yani bir buçuk yıl önceki seviyelerine kadar düşmüş durumda. Amerikan dolarının değeri tarihi seviyelere yükseldi. Vadeli Opsiyon Borsaları’nda ise piyasaların çökeceğine oynayan senetler büyük prim yapmaya başladı. Görüldüğü gibi finans sermayenin aktörleri, dev bankalar ve finansal yatırım şirketleri aslında kendilerinin çıkardığı krizi kendi zenginliklerini artırmak için büyük bir fırsata dönüştürmek noktasında tüm hazırlıklarını yapmış durumdalar. Artık mesele, dünya nüfusunun çok büyük çoğunluğunu oluşturan çalışanların, öğrencilerin, işsiz ve yoksulların buna izin verip vermeyeceği. Wall Street’i İşgal Et eylemine destek verenler ekonomik krizin finans sermayenin kârına kâr katması ve halkları daha da yoksullaştırması karşısında insanları sessiz kalmamaya çağırıyor. Çünkü bu kısır döngüye dur demedikçe siyasetçisiyle, polisiyle, devletin tüm kurumlarıyla işbirliği içindeki örgütlü finans sermaye her dört beş yılda bir yeni bir kriz yaratıp bunu dünya nüfusunu daha da yoksullaştırıp baskı altına almak için kullanacak. Durumu daha iyi değerlendirmek için dilerseniz bundan iki yıl öncesine gidelim ve ekonomik krizlerin nasıl bir kısır döngü içinde tekrar tekrar karşımıza çıktığına daha yakından bakalım, hem dünyanın hem de Türkiye’nin 2008 ekonomik krizini nasıl deneyimlediğini ve krizin sonuçlarının dünya ve Türkiye halklarına bedelinin ne olduğunu soruşturalım.

Türkiye Ekonomisinin Hal-i Pür Melali
Çok değil bundan iki yıl önce ‘piyasa uzmanları’ büyük bir ekonomik krizi daha atlatmış olmanın hazzını yaşıyordu. Hızla düşen borsalar iki, iki buçuk yıl boyunca sürekli ve katlanarak yükseldi, dibe vuran ekonomiler rekor oranlarda büyüdü, Türkiye’nin 2008 krizinde bir dönem %14’e varan daralmalar yaşadığı ve dünyanın en hızlı küçülen ekonomisi olduğu bir çabukta unutulurken ülkenin 2011’in ilk döneminde %11 büyüyerek dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi olması başbakanın, hükümetin ve yandaşlarının propaganda bombardımanı sayesinde akıllarda kalan tek veri oldu. Tıpkı Nasreddin Hoca’nın meşhur kazan hikayesinde olduğu gibi kazanın öldüğünü bir türlü kabul etmeyenler kazan doğurunca pek memnun olmuşlardı. Ne var ki gerçek rakamlar bize aslında ekonomik büyüklükte ve kişi başına düşen gelirde 2010 yılı sonu itibariyle dönüp dolaşıp gele gele ancak 2008 krizi öncesi seviyelere gelinebildiğini gösteriyor. 2011 başında kriz öncesi seviyeler bir miktar aşılmış olsa da bu büyümenin kalıcı olacağı oldukça kuşkulu. Zaten “bu kez kriz bizi teğet bile geçmeyecek” diyen başbakan Erdoğan dışında neredeyse tüm hükümet üyeleri yaklaşmakta olan büyük krizin kendilerini zor durumda bırakacağından endişe ediyor olsa gerekler ki, olası bir yıkımın sorumluluğunu kendi üzerlerinden atma telaşına kapılmışlar. Ekonomi bakanı Ali Babacan’ın sözlerine kulak verirsek “her ne kadar Türkiye ekonomisi çok sağlam olsa da Avrupa Birliği’nde yaşanacak büyük çaplı bir ekonomik krizin Türkiye’ye ciddi olumsuz etkileri olacak”. Kısacası, bakan Babacan’a göre tıpkı Birinci Dünya Savaşı’ndan beri bizlere öğretildiği gibi “Almanya yenildiği için Türkiye de yenilmiş sayılacak!”
(devamı…)

Erk-ek Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı

“Erkeklik, yalnız bizim çağımızda değil her çağda, kazanılmak zorunda olunan bir şeydi” [Leonard Krıegel]

Toplumsallaşma serüvenimiz boyunca tabi tutulduğumuz ve hiçbir zaman bitmeyecek “erkeklik” sınavının benliğimizde açtığı yaralar, yarattığı tahribatlar her erkeğin sınıfsal, kültürel konumuna, sosyal ve eğitim düzeyine göre farklılıklar gösterse de, “erkek olmak uğruna çoğu zaman insan olmaktan vazgeçtiğimiz” toplumsal cinsiyet rolü yıkıcı varoluşunu üretmeye devam etmektedir. “Çocuk oyunları, okul takımları, spor oluşumları, arkadaş grupları, aile ortamı, iş alanları, askerlik hizmeti gibi onlarcası sıralanabilecek bu mekanizmalar, kadınları ve erkekleri cinsiyet kalıpları üzerinden ayrıştırır. Bu ayrışma, aynı zamanda onların sosyal varoluşu haline gelir. Bireyin varlığı ancak, cinsiyetlendirilmiş muhayyel cemaatler içindeyken kabul edilir”[1]. Yani kısacası toplumsal cinsiyet rejimi içinde rolünü ve cinsel yönelimini kuşku götürmez şekilde belirginleştirmiş bireylerin toplumsal varoluşu kabul görmektedir. İçine sıkıştırıldığımız cinsiyet kalıplarının sınırlarını ihlal etmek, her türlü aşağılanmayı, dışlanmayı, şiddete maruz kalmayı ve hatta öldürülmeyi gerektiren bir sosyal varoluşu cepheden göğüslemek demektir. Toplumsal cinsiyet rejiminin sürekli bir iktidar kışkırtmasıyla zorladığı, her daim güçlü ve yeterli olması varsayılan erkeklik rolünün hakkını vermeye çalışmak hiç de kolay değildir. Yaşadığımız topraklarda erkekliğe giden çetin yolda erkeği; sert, duygusuz ve ağır yüklerle dolu bir dizi toplumsal ödev beklemektedir. Sünnet, Askerlik, İş bulma, Evlilik, Çocukları otoritesiyle yönlendirmek gibi sonu gelmez ritüellere, sorumluluklara razı olmak demektir. “Erkek, ailenin ordu gücüdür. Silahı olmasa bile, yumruğu işler olmalıdır. Ağır bir yükü taşıyabilmeli, sıkışık kapakları açabilmeli, kaçan birini koşup yakalayabilmelidir”[2]. Yine de erkeklik, kazanıldığından hiçbir zaman emin olunamayan bir yok-ödüldür. Her daim yeniden kanıtlanılması, üretilmesi ve taşınılması gereken uçucu bir kimliktir. Erkeklik bir kere elde edildikten sonra ömür boyu keyfi sürülen bir krallık değildir. Onaylanmaya ve okşanmaya muhtaç bir kudrettir. Hayattan yediğimiz güçlü şamarların etkisi çoğu zaman iktidarsızlık ve yetersizlik duygularını beslemekte bu da erkeğin ruhunu zehirleyen hınç duygusunu durmadan bilemektedir. Sürekli kışkırtılan erkeklik mitinin hayatın sert duvarlarına toslamasıyla keşfedilen iktidarsızlık duyguları samimi bir yüzleşmeyi doğuracağına, yaşanan “erkeklik krizi” çeşitli maskelerle, güç gösterileriyle maalesef savuşturulmaktadır. İktidarın, işsizliğin, militarizmin ve patriarkinin yol açtığı yaralar ve değersizlik hissi; şiddetle, tecavüzle, ırkçı veya köktenci siyasal hareketlere katılmakla hatta gerekirse ölüm bile göze alınarak aşılmaya çalışılmaktadır. Kısacası erkek olmak uğruna ödenen bedeller kadını “dışarıdan”, erkeği ise “içeriden” yıkan sonuçlar yaratmaktadır. Erkeklik kimliğini kazanma mücadelesi kadınların seslerini kesmeyi hedef alırken, erkeklerin de kalplerini hançerlemeyi hedef alır. Şefkatsiz, sevgi fakiri, korku ve kaygıların kemirdiği bir şizofren varlığa dönüşmektedir. Yıldırım Türker’in deyişiyle “Erkle tartılan, erkle tanımlanan, serüveni erk peşinde bir varoluşun sıkılgan bekçisi”dir erkek. Meşruluğunu benliğindeki kadınsı değerleri bastırmaktan alan bir anti-kimliktir. Kısacası erkeğin varlığı, huzursuzluğun ve gerilimin uzun tarihidir. Hayatıma girmiş kadınların yarattıkları farkındalıklar ve feminist literatürün özgürlük tahayyülümde yarattığı dönüşümler toplumsal erkeklik hikâyemin üzerine daha uzun ve derinden düşünmemi sağladı. Erkekliğin bir “imkânsız iktidar” olduğunu, kimi korkuları gizleyen bir suskunluk zırhı, ayağıma dolanan bazı eksiklikleri ve yetersizlikleri savuşturma telaşı olduğunu maalesef geç fark ettim. Erkeklik mitinin sessizleştirdiği bu karanlık ve ağır cemaatin mahremiyetinin içinden konuşmak, özele dair bir yarayı dillendirmek, bu ketum varoluşu her yönüyle sorunsallaştırmak sanıldığından daha zordur. Çünkü “erkeklik, sürekli başka konumların ‘ne olduğu’ hakkında konuşma hakkını kendi elinde tutan ve bu sayede kendi bulunduğu konum sorgulama dışı kalan bir ‘iktidar konumu’dur”[3]. Bende bir erkek olarak bu iktidar konumuyla suç ortaklıklarımı, erkeklik kalesinin iç çatlaklarını ve hegemonik erkekliğin beni de ezen tahakküm örüntülerini öznelliğim üzerinden elimden geldiğince görünür kılmaya çalışacağım. Elimden geldiğince diyorum çünkü bir erkek olarak erkeklik hallerimi “serde erkeklik var” belasından ötürü kadınlar gibi en dolaysız, en çıplak haliyle anlatabileceğimden hala emin değilim. Anlatacaklarım erkeklik hikâyemin sadece bazı kör düğümlerine içten dokunmak ve erkeklik kalesinin ulaşılmaz burçlarına tırmanmaktan vazgeçişimin, “kaçış çizgileri”min gerekçelerini ortaya sermekten ibarettir.
(devamı…)

İçindekiler / Naverok

-Şark, Ya Da Doğu ‘Ora’ Kadınlarının Evi – Evrim Alataş
-Savunma Uzmanlarının Rasyonel Dünyasında Cinsiyet ve Ölüm – Carol Cohn
-Doğu-Batı İkileminde Cinsiyete Dayalı Kimlik Politikaları – Lêlav Zorîp
-Nedir Gerçekten Anarkafeminizm?
-Önderliğin Feminizmle İmtihanı – Zozan Özgökçe
-8 Mart Üzerine Düşünceler – Emine Özkaya
-Kesintili Degil Sürekli Praksis – Serpil Odabaşı
-İki Yüzlülük Karnemizde Orospu / Û – Rû-Spî – Leyla Sara
-Herstory! – Reni Perker
-Kewgirî û dengbêj Emê Gozê – Nali Piroz
-Dişi Kaplumbağa Kuşun İlk Uçuş Denemesi – Zelal Özgökçe
-Bu Sayı Bir Lütuf Mu – R&Z
-Kutsal Melek Anne ve Hain Şeytan Orospu Arasında Bıkkın Salınım – Gülkan Ahıska
-Cinsiyetçiliğe Kardeş Geldi Ahlakçılık – Aylin Çelik
-Godot Gelmişti Şimdi Sıra Barbarlarda – Xezal N. Karaağar
-Düşünüyorum – Ulviye Mevlan
-Tarihten Bugüne Kürt Giysileri – Nevin Güngör Reşan
-Orada Bir Yerden Bahset Bana – Deniz İlgin
-Nehirdaşlar – Girê Bêmırazan
-Bu Adalet Kimin? – Lale Çuyrak
-Eril İktidarın Çatlaklarından Sızan Özgürlük – Ramazan Kaya
-Devlet Baba ve Arketip Baba – Hemail Miran
-Alçaklığın Modern Tarihi – Tarık Aygün
-Leyla Qasim – Hüseyin Kaytan
-Anarşist Öznellikler ve Modern Öznellik – Daniel Colson
-Doğal Yaşam, Başkaldırı ve Anarşi – Ednan Şur
-Arap Dev-R-eformlarının Paradoksları – Asef Bayat
-Beden, Direniş ve Sanat – Mehmet Oruç
-Yürek Lal – Burcu Ezgi Açıkgöz
-Nêrgizname – Dilek Akkuş
-Holywood’dan Paradigmanın İflasına Bir Ayna: Kimliksiz – Rawin Sterk
-Press Filmi Üzerine – Adnan Çelik
-Feminist Kitaplık

Dipnot dergisinin Ocak-Şubat-Mart 2011 tarihli 4.sayısında yayımlanmıştır

“Evrensel” İnsan Hakları ve Hukuk, Kimin Hakları ve Hukukudur?

“İki yüzyıl sonra Aydınlanma geri dönmektedir. Ancak hiç de Batı’nın mevcut olanaklarını ve özgürlüklerini kavramının bir yolu olarak değil. Ama sınırlarının ve kötüye kullandığı iktidarının sorgulanmasının bir yolu olarak. Aklın despotik Aydınlanma olarak sorgulanması için” [Foucault]

Batının modern toplum modelinden ve değerlerinden farklı bir toplum modeli veya değeri savunmak, sürekli geri kalmışlığın bir ifadesi veya “modern – öncesi” bir aşamada kalmışlığın göstergesi olarak sunulmuştur. Batılı olmayan başka aydınlanmaların ve modernleşme süreçlerinin olduğunu, rasyonalite ve ahlak üzerinde mutlak tekelini kurmuş “emperyal özne” Batıya kabullendirmek her zaman zor olmuştur. “Ahlak, Kant’tan beri rasyonel uyuşmazlığa yer olmayan bir evrensel buyruklar alanı olarak sunuldu. Bu, bana göre, dünyanın kökten çoğulcu niteliğinin ve değerlerin indirgenemez çatışmasının farkına varmaya engel olmaktadır”[1] Modern Batı’nın tarihine ve belli bir toplumsal gelişim düzeyine tekabül eden ahlaki ve politik değerleri, kültürel ve coğrafik farkları yadsıyarak “evrensel” norm haline getirmek Batı’nın başka toplumları medenileştirme misyonunu meşrulaştırmış, bu da fetihçi failin başka toplumlar üzerinde kurduğu hegemonyayı uzun süre görünmez kılmayı başarmıştır. Aynı hegemonyanın izlerini insan hakları mevzusunda da takip etmek mümkündür. İnsan haklarının “evrensel” olduğu vurgusu, belli uygulamaların ve yaptırımların Batı’nın kurumsal normlarına uyması gerektiğini varsayan örtük bir emperyal politikadır.
(devamı…)

Qijika Reş dergisinin Ocak-Şubat 2011 tarihli 3.sayısında yayımlanmıştır.

12 Eylül darbesinin planlayıcıları kendilerini darbenin hemen ardından başlayabilecek olası bir silahlı direniş senaryosuna göre hazırlamışlardı. Ne var ki, sadece darbecilerin değil daha birçoklarının beklediği böylesi bir silahlı direniş ve iç savaş hiç yaşanmadı. Bu en azından Türkiye’nin batısında böyle oldu. Darbe, daha en baştan uyguladığı kaba şiddetle, hayata geçirdiği kapsamlı sansür ve yasaklarla, fişlemelerle, gözaltılarla, işkenceler ve infazlarla her türlü siyasi alternatifi ve direniş ihtimalini sindirmeyi başardı. İlerleyen yıllarda Türkiye’nin batısında darbenin fiziksel şiddetinin yerini söylemsel bir şiddet aldı ve farklı dünyalar, farklı Türkiyeler düşünme ve bunu hayata geçirme ümidi YÖK’üyle, MGK’sıyla, yeni eğitim müfredatıyla, Türk-İslam senteziyle kurumsallaşan şiddet tarafından tekrar ve yeniden bastırılmaya çalışıldı.

Türkiye’nin batısında tüm bunlar yaşanırken, Türkiye’nin doğusu darbeyi ve sonrasını çok daha başka bir biçimde tecrübe etti. Cuntacı generallerin darbenin hemen ardından ve ülkenin batısında bekledikleri silahlı ayaklanma dört sene sonra ülkenin doğusunda başladı. Böylece, 70’li yılların sonlarında Türkiye’nin hemen tüm illerinde ilan edilen olağanüstü hal ülkenin batısında darbeyi takip eden yıllarda kaldırılırken ülkenin doğusunda olağan durum halini aldı. Ve 70’li yıllarda beş bine yakın kişinin hayatına mal olan “iç karışıklıklara” son verme iddiasıyla kendini meşrulaştıran 12 Eylül rejimi Türkiye’nin doğusunda 50 bin cana, yıkılan yakılan yüzlerce köye ve milyonlarca insanın zorunlu sürgününe yol açtı.
(devamı…)

Qijika Reş dergisinin Ocak-Şubat 2011 tarihli 3.sayısında yayımlanmıştır

“İnsanlar savaşır ve kaybeder; uğruna savaştıkları şey yenilmelerine rağmen gerçekleşir, ama ortaya çıkan düşündüklerinden başka bir şeydir, başka insanlar başka bir adla onların davası için savaşmak zorunda kalır”
[William Morris]

Siyasetin, toplumsal özgürleşme vaadiyle, radikal eşitlik ufkuyla göbek bağını kopardığı ketum zamanlardayız. Siyaset, artık belli cemaatlerin veya politik grupların çıkarlarının akıllıca idare edilmesine, ekonomik olarak karlı ve toplumsal olarak kabul edilebilir dengelerin hesaplanmasına dönüşmüştür. Her derde deva liberal demokrasinin, farklı cemaatlerin çıkarları arasındaki mutabakat oyunundan, çokluk’u uyumlulaştırma rejiminden öte bir şey olmadığını bütün bir yeryüzü deneyimledi. Jacques Ranciére göre, içinde yaşadığımız çağda “ütopya adalarına yapılan kaçamak yolculuk olarak siyaset sona eriyordu. Siyaset artık gemiyi idare etmek ve dalgaya uyum sağlamak sanatıyla büyümenin doğal ve barışçıl hareketiyle özdeşleşiyordu”(1). Her türlü sosyal ve politik deneyimi söylem tarzlarına indirgeyerek, hayatın sosyo-ekonomik boyutunu askıya alan sahte bir hakikat rejimi tarafından kuşatılmış durumdayız. Liberal siyasetin sarp kıyılarında; radikal muhalifler, rekabet edilmesi gereken hasımlar olarak görülmemekte, aksine iktidar tarafından şeytanlaştırılan, yok edilmesi gereken düşmanlar olarak kodlanmaktadır. Chantal Mouffe’un haklı vurgusuyla, siyaseti ahlakileştirme, dolaysıyla siyasetten uzaklaşma riskini de beraberinde getirmektedir. “Bugün olmakta olan, siyasalın ahlaki dil dizgesinde tüketilmesidir. Başka bir deyişle, siyasal hala bir biz/onlar ayrımına bağlı; fakat biz/onlar ayrımı, siyasal kategorilerle değil, ahlaki terimlerle ifade ediliyor”(2). Kimlik ve farklılık söyleminin özgürlük politikalarının şiarı haline geldiği günümüzde, sınıf temelli radikal bir eşitlik siyasetinin yerini tekil mücadele deneyimlerinin sınırları pekiştiren politikasına bıraktığını söyleyebiliriz.
(devamı…)

Sonraki Sayfa »